Telavizyon yoktu. Gazete de her zaman olmazdı. Öyle güzel haldeydik ki, keyfimiz bozulmazdı hiç! Dışarıda kar... Ama kuzine içten içe öyle yanıyor ki. Kuzinenin üzerinde demir maşa... Masanın üzerinde de ekmek dilimleri. Aydınlık bir kış sabahı ve kızarmış ekmek kokusu... Sucuk lükstü. Yumurta lezzetli. Ekmek her zaman ekmek gibi... Bir defa olsun kümesten yumurta almamış, bir defa olsun o kızarmış ekmeğin kokusunu duymamış ve fakat alışveriş merkezlerinin restoran katlarında boğucu bir gürültü ve havasızlık içinde hamburger keyfine fit olmuş çocuklar ve gençler için ben ne kadar yaşlıyım...
Dışarıda kar...İçeride kanaat...İçeride huzur...
Televizyon yoktu. Gazetede her zaman olmazdı. Öyle güzel haldeydik ki, keyfimiz boulmazdı hiç...
Portakal kabuklarını sobanın üzerine dizer, kokusuna ram olurduk. Kestane közlemek büsbütün bir gecenin akıllara seza mutluluğuydu.
Sonra illa ki, büyüklerin anlsttığı hikayeler, hatıralar... Birçoğu arızal ve tedaviye muhtaç beyinlerden çıkma dizilerin ve filmlerin açtığı hasarlar yerine, geniş ve besleyici bir masal dünyası...
Lezzet bir tarafa, kokuyada hasret kalacağımız kimin aklına gelirdi? Ekmeklerimiz el değerek üretilirdi, lezzetliydi, sağlıklıydı ve mis gibi kokardı. Çay da kokardı... Domates de... Bütün bu nefasete, küçücük bir bakkal dükkanın zenginliği yetiyordu. Dışarıda kar... İçeride huzur...
Zam endişesi doğal gazın kesilme korkusu, yolda kalma telaşı, rejim tehlikesi... Kimin umrunda... Ne güzel günlerdi...
Mutluluğun resmini çiziyorduk...Hey gidi günler diyen kaç kişiyiz?..
Mahmut TOPUZ
14 Haziran 2013 Cuma
EVDE KUŞ BAKIMI
Kuş bakımı belirli kurallara uyulduğu zaman çok kolay,
uyulmadığı zaman ise üzücü sonuçlarla karşılaşılabileceği için zordur. Eve giden
bir hayvanın, yüzlerce arkadaşının yanından ayrıldığı düşünüldüğünde bir kaç gün
gariplik çekmesi, çok sessiz ve sakin olması doğaldır. Hatta bir iki gün, hiç
yem yemeyebilir. Gizli gizli su içeceğinden, dışkısı çok sıvı olabilir. Fakat bu
durumda bile mutlaka kuşunuzu iyi bir şekilde inceledikten sonra aldığınız yere
hayvanın durumunu mutlaka danışın. Çünkü, aldığınız hayvan, hele yavruysa en
ufak bir olumsuzluk savunmasız olan yavrunun çok kısa bir zamanda güçsüz
düşmesine, hatta 24 saat içerisinde ölmesine neden olabilir. Erken teşhis her
zaman büyük bir umuttur.
Canlı hayvan demek, her zaman sorumluluktur. Bizler, sizlere canlı ve sağlıklı olarak teslim ederiz. Kapıdan çıktıktan sonra sorumluluk sizlere aittir. Zira evinize gelip bakmamız mümkün olmadığından, bir canlının sorumluluğunu alamayacak hiç kimse, hayvan bakmamalıdır. Hiçbir canlının canını, bizler vermediğimiz gibi sorumsuzluğumuz sonucunda onların yaşamlarını yitirmelerine sebep olmaya hiçbirimizin hakkı yoktur.
İnsanlar gibi onlar da hastalanabilir. Gerekli zamanlarda, gerekli müdahaleler yapılırsa onlar da iyileşir. Bir takım mazeretlerle geç kalındığında, tedavi için de geç kalınmış olabilir. Burada bir can sözkonusu olduğundan, kimin sorumluluğu altında ise bu sorumluluk da ona aittir.
Mutlaka uyulması gereken kurallar şunlardır:
Ömür boyu hiçbir şekilde cereyanda kalmamalı çünkü, cereyanda kalan kuş çok kötü hastalanabilir, ya hasta bir kuş olarak ömrünü sürdürür ya da ölür.
Bir ay boyunca kafesten çıkarılıp evde uçurulmamalıdır. Çünkü; evi bilmeyen, tanımayan hayvan bilinçsizce uçarak sağa sola çarpabilir. Bu da bir iç kanamaya neden olursa, sonuç ölüm olabilir. Bir ay sonra yavaş yavaş uçurmaya başlayabilirsiniz.
Bir ay boyunca yeşillik asla verilmeyecek, çünkü bünyesi oturmamış ve iklim değiştirmiş bir kuşun sindirim sistemi bozulur ve ishalden bir iki gün içinde ölebilir. Bir ay sonra ise, ya özel yeşillik yemi veya haftada bir defa olmak şartı ile çok az yeşillik veya meyva verebilirsiniz. Maydanoz asla verilmeyecek ve evde uçurulduğu zaman çiçekleri yememesine özen gösterilecektir.
Bir ay boyunca hayvanın bünyesini toparlaması için kesinlikle banyo yaptırılmayacak, bir ay sonra haftada bir, öğle saatlerinde özel banyoluklarla banyo yaptırılacaktır. Akşam saatlerinde banyo yaptırılmayacak, çünkü gece oda ısısı düşerse kuşunuz hastalanabilir.
Yemesi Gereken Şeyler
Karışık, sterilize, tozsuz yemler tercih edilmeli çünkü tozlu yemler hayvanlarımızda çeşitli hastalıklara neden olmaktadır.
Kuş kumu mutlaka verilmesi gerekir. Çünkü bizlerdeki gibi midesi olmayan kuşlar, yediklerini kumlar sayesinde öğütür, kum olmadığı zaman sindirim bozukluğuna neden olur.
Gaga taşı mutlaka verilmelidir. Çünkü, doğada gagalarını sürterek, törpüleyen kuşlar gaga uzamalarını böylelikle engellerler. Kafeste ise gaga taşı bu görevi görür. Ayrıca kuşun kalsiyum ihtiyacını da karşılayarak kemiklerinin gelişmesini sağlar.
Vitamin ise doğadan ayırdığımız kafes içindeki kuşların sağlığını korumak için, mutlaka verilmesi gerekmektedir.
Krakerler ise hayvanın kafeste canlı, neşeli ve dinamik olmasını sağlayan ve zaman zaman mutlaka verilmesi gereken ek besinlerdir.
Kuşlarımızın sağlıklı ve neşeli olmasını istiyorsak diğer ek besinlerden de almak, azar azar da olsa arada sırada vermek şarttır. Çünkü tek yönlü beslenme, hayvan sağlığı açısından son derece sakıncalıdır.
Konuşturmayı Düşünüyorsanız
Bütün papağan türü hayvanları konuşturabilirsiniz, her türde farklı yetenekler olmasına ve aynı cinslerde farklı karakterler olmasına rağmen genel olarak her papağan türü az da olsa konuşturulabilir.
Hayvanın konuşması için yavru olması veya konuşabilecek yaşta olması şarttır. Çok küçük yaştaki Gri Papağanların (ki en iyi konuşan türdür) ölüm oranı çok yüksek olduğundan 1 ile 3 yaş arası tercih edilmelidir.
Konuşturulacak yavrunun önce size güvenmesi şarttır. Bu nedenle ona zarar verici, ürkütücü davranışlardan kaçınılmalıdır.
Sürekli olarak 2 heceli kolay kelimeler (CAN - CANIM - CANAN - CİCİ KUŞ) vb. kelimeler tekrarlanmalıdır. Bu yöntemi, istediğimiz sözcükleri kasetlere kayıt yaptıktan sonra dinleterek uygulayabilirsiniz.
İlk zamanlar akşamları kafes içindeki yemlikleri çıkartın, çok obur olan papağan türlerine sabah elinizden yem yedirmeye çalışın ama ürkütmeden. Öğleden sonra elinizden yem yemese de mutlaka yemliklerini yerine koyun, bir müddet sonra size güvenecek ve elinize gelecektir.
Ayrıca hayvanın zihnini açan, kızıştırarak dilini çözen özel konuşturma ilaçları veya yemlerini kullanırsanız çok önemli gelişmeler sağlayabilirsiniz. Zira konuşturucu ilaçların yabana atılmayacak kadar faydaları görülmüştür.
Canlı hayvan demek, her zaman sorumluluktur. Bizler, sizlere canlı ve sağlıklı olarak teslim ederiz. Kapıdan çıktıktan sonra sorumluluk sizlere aittir. Zira evinize gelip bakmamız mümkün olmadığından, bir canlının sorumluluğunu alamayacak hiç kimse, hayvan bakmamalıdır. Hiçbir canlının canını, bizler vermediğimiz gibi sorumsuzluğumuz sonucunda onların yaşamlarını yitirmelerine sebep olmaya hiçbirimizin hakkı yoktur.
İnsanlar gibi onlar da hastalanabilir. Gerekli zamanlarda, gerekli müdahaleler yapılırsa onlar da iyileşir. Bir takım mazeretlerle geç kalındığında, tedavi için de geç kalınmış olabilir. Burada bir can sözkonusu olduğundan, kimin sorumluluğu altında ise bu sorumluluk da ona aittir.
Mutlaka uyulması gereken kurallar şunlardır:
Ömür boyu hiçbir şekilde cereyanda kalmamalı çünkü, cereyanda kalan kuş çok kötü hastalanabilir, ya hasta bir kuş olarak ömrünü sürdürür ya da ölür.
Bir ay boyunca kafesten çıkarılıp evde uçurulmamalıdır. Çünkü; evi bilmeyen, tanımayan hayvan bilinçsizce uçarak sağa sola çarpabilir. Bu da bir iç kanamaya neden olursa, sonuç ölüm olabilir. Bir ay sonra yavaş yavaş uçurmaya başlayabilirsiniz.
Bir ay boyunca yeşillik asla verilmeyecek, çünkü bünyesi oturmamış ve iklim değiştirmiş bir kuşun sindirim sistemi bozulur ve ishalden bir iki gün içinde ölebilir. Bir ay sonra ise, ya özel yeşillik yemi veya haftada bir defa olmak şartı ile çok az yeşillik veya meyva verebilirsiniz. Maydanoz asla verilmeyecek ve evde uçurulduğu zaman çiçekleri yememesine özen gösterilecektir.
Bir ay boyunca hayvanın bünyesini toparlaması için kesinlikle banyo yaptırılmayacak, bir ay sonra haftada bir, öğle saatlerinde özel banyoluklarla banyo yaptırılacaktır. Akşam saatlerinde banyo yaptırılmayacak, çünkü gece oda ısısı düşerse kuşunuz hastalanabilir.
Yemesi Gereken Şeyler
Karışık, sterilize, tozsuz yemler tercih edilmeli çünkü tozlu yemler hayvanlarımızda çeşitli hastalıklara neden olmaktadır.
Kuş kumu mutlaka verilmesi gerekir. Çünkü bizlerdeki gibi midesi olmayan kuşlar, yediklerini kumlar sayesinde öğütür, kum olmadığı zaman sindirim bozukluğuna neden olur.
Gaga taşı mutlaka verilmelidir. Çünkü, doğada gagalarını sürterek, törpüleyen kuşlar gaga uzamalarını böylelikle engellerler. Kafeste ise gaga taşı bu görevi görür. Ayrıca kuşun kalsiyum ihtiyacını da karşılayarak kemiklerinin gelişmesini sağlar.
Vitamin ise doğadan ayırdığımız kafes içindeki kuşların sağlığını korumak için, mutlaka verilmesi gerekmektedir.
Krakerler ise hayvanın kafeste canlı, neşeli ve dinamik olmasını sağlayan ve zaman zaman mutlaka verilmesi gereken ek besinlerdir.
Kuşlarımızın sağlıklı ve neşeli olmasını istiyorsak diğer ek besinlerden de almak, azar azar da olsa arada sırada vermek şarttır. Çünkü tek yönlü beslenme, hayvan sağlığı açısından son derece sakıncalıdır.
Konuşturmayı Düşünüyorsanız
Bütün papağan türü hayvanları konuşturabilirsiniz, her türde farklı yetenekler olmasına ve aynı cinslerde farklı karakterler olmasına rağmen genel olarak her papağan türü az da olsa konuşturulabilir.
Hayvanın konuşması için yavru olması veya konuşabilecek yaşta olması şarttır. Çok küçük yaştaki Gri Papağanların (ki en iyi konuşan türdür) ölüm oranı çok yüksek olduğundan 1 ile 3 yaş arası tercih edilmelidir.
Konuşturulacak yavrunun önce size güvenmesi şarttır. Bu nedenle ona zarar verici, ürkütücü davranışlardan kaçınılmalıdır.
Sürekli olarak 2 heceli kolay kelimeler (CAN - CANIM - CANAN - CİCİ KUŞ) vb. kelimeler tekrarlanmalıdır. Bu yöntemi, istediğimiz sözcükleri kasetlere kayıt yaptıktan sonra dinleterek uygulayabilirsiniz.
İlk zamanlar akşamları kafes içindeki yemlikleri çıkartın, çok obur olan papağan türlerine sabah elinizden yem yedirmeye çalışın ama ürkütmeden. Öğleden sonra elinizden yem yemese de mutlaka yemliklerini yerine koyun, bir müddet sonra size güvenecek ve elinize gelecektir.
Ayrıca hayvanın zihnini açan, kızıştırarak dilini çözen özel konuşturma ilaçları veya yemlerini kullanırsanız çok önemli gelişmeler sağlayabilirsiniz. Zira konuşturucu ilaçların yabana atılmayacak kadar faydaları görülmüştür.
1 Haziran 2013 Cumartesi
İSTİĞFAR
27 Mayıs 2013. | KIRIK TESTI
İşlenen her bir günah insan tabiatı açısından bir deformasyondur. Böyle bir deformasyon yaşayan insanın yeniden formuna girebilmesi yani tabiat-ı asliyesine dönebilmesi ise ancak istiğfarla mümkündür. Diğer bir ifadeyle, günahlar insan mahiyetinde olumsuz bir kısım değişiklikler meydana getirir. Öyle ki, günah ile kirlenen bir kalb zamanla kendi fonksiyonunu dahi eda edemez hâle gelebilir. Ayrıca her bir günah, insanı Allah’tan uzaklaştırır ve onu küfre yaklaştırır. İşte insanı küfre yaklaştıracak günahlardan kurtulma ve kalbde oluşan lekeleri silme ancak istiğfarla mümkün olur. (Bkz.: Tirmizî, tefsiru sûre (83) 1)
Mü’min “estağfirullah” derken, esasında muzari kipinin genişlik ve enginliği içinde “Allah’ım, ben Sen’den yarlığanma talep ediyorum/ederim/edeceğim!” demektedir. Evet, burada geçmiş zaman kipinin yerine şimdiki zaman, geniş zaman ve gelecek zaman ifade eden muzari kipinin kullanılması mânidardır. Zira bununla insan geçmişte işlediği bir günahın affedilmesi talebini bütün bir geleceğe yaymış olmaktadır. Aslında Cenâb-ı Hak, kulun bir kere yaptığı tevbe ve istiğfarı da kabul ederek onun günahlarını bağışlayabilir. Fakat insana düşen vazife, elinin, ayağının, gözünün veya kulağının kayması karşısında bir kere mağfiret talebini yeterli bulmayıp "Allah'ım, Sen'den yarlığanma diliyorum; ömrüm vefa ettiği sürece de bu talebime devam edeceğim. Bir kere af dilemeyi yeterli bulmuyorum; şu anda beni bağışlamanı istediğim gibi, bu hatamdan dolayı bir ömür boyu pişmanlık duyacak ve affedilip bağışlanma dileneceğim. Yarlığa beni Rabbim!.." diyerek, işlediği tek bir günahın dahi bir ömür boyu nedametini içinde duymasıdır. Evet, mü’min işlediği günah karşısında, kendisine sevap yolu gösterildiği hâlde günah yoluna girmesinin ne kadar ayıp olduğunu düşünmeli, Cennet gibi bir nimet vaadi karşısında günahlara dalarak onu görmezlikten gelmenin bir küstahlık olduğunu bilmeli, içten içe hep o günahın hacaletini duymalı ve böylece sürekli istiğfara yönelmelidir. Öyle ki, bazen tek bir günah için bile on bin defa istiğfar çekmelidir. Hatta kimi zaman bunu bile yeterli görmemeli, “Elfü elfi estağfirullah!” demeli ve bir milyon istiğfarı içinde birden duymaya çalışmalıdır.
Diğer yandan Allah Teâlâ Furkan Sûre-i Celilesi’nde,
Üstad Hazretleri bu âyet-i kerimeyi, daha farklı bir yaklaşımla, tevbe ve istiğfar neticesinde insanın şer kabiliyetlerinin hayır kabiliyetine değiştirileceği şeklinde yorumlar. Buna göre kul, günahtan sonra sadakat izhar ederek tevbeyle yeniden Allah’a teveccüh ettiğinde Cenâb-ı Hak da, “Mademki sen Bana döndün. Öyleyse Ben de sendeki şer kabiliyetlerini hayır kabiliyetine çeviriyorum.” şeklinde mukabelede bulunabilir.
İkinci olarak, namaz, Cenâb-ı Hakk’a yapılan tazarru ve niyazların hora geçtiği bir mevki olduğundan, onun ardından yapılan duaların ayrı bir kıymet ve makbuliyeti vardır. Dolayısıyla böyle bir makamda Cenâb-ı Hakk’a teveccüh edilip günahlardan arınma ihtiyacının O’na arz edilmesi adına üç defa “Estağfirullah” denilmesi Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarafından tavsiye edilmiştir. Bu yönüyle beş vakit namaz, istiğfar için önemli bir zemin ve fırsattır.
Kur’ân-ı Kerim’de beyan buyrulan,
Öte yandan insanın kalbinin yumuşadığı, günahlarının ağırlığını içinde hissettiği ve heyecanlarının köpürdüğü zamanlar da istiğfar adına çok iyi değerlendirilmelidir. Çünkü bu anlarda kurbet esintileri var demektir.
Hata ve günahların arkasından hiç zaman kaybetmeksizin hemen Cenâb-ı Hakk’a yönelmek de istiğfar için önemli vakitlerden biri olan “hata ve günaha adım atıldığının fark edildiği ilk an”ı değerlendirmek olacaktır. Zira günah bir girdap gibidir ve aynı zamanda o, insanda bağımlılık meydana getirir. Dolayısıyla günaha dalan bir insanın ondan kurtulması kolay olmaz. Hatta gırtlağına kadar değişik kötülüklere batan bir kişi, eğer ciddî bir azim ortaya koyarak oradan çıkma hususunda iradesinin hakkını vermezse, zamanla o günahın yasaklanmamış olmasını temenni etmeye başlayabilir ki, bu da o insanı itikadî noktada felâkete sürükleyebilir. Batanlar genellikle bu tür düşüncelerle batmıştır. İşte bu sebepledir ki, daha başta “Bu yol bataklığa gidiyor. Birkaç adım sonra ben de geriye dönülemeyecek bir noktaya savrulabilirim.” deyip hiç vakit kaybetmeksizin içine düşülen hata ve günahtan geriye dönmek çok önemlidir.
Son bir husus olarak şunu ifade edeyim ki, mağfiret talebi adına yukarıda belirtilen zaman dilimleri önemli bir fırsat aralığı oluştursa da, istiğfar için ille de hususî bir zaman tahsis etmek şart değildir. İstiğfarı bu vakitlerle sınırlandırmak ise kesinlikle doğru değildir. Zira insan sabah akşam, gece gündüz her zaman af talebinde bulunabilir, ömrünün her anını istiğfar adına bir fırsat olarak değerlendirebilir. Evet insan, fırsatını bulduğunda hemen bir kenara çekilip, ister diz çökerek isterse başını yere koyarak istiğfar ve tevbeyle Cenâb-ı Hakk’a yönelebilir. Hatta bir yerden bir yere giderken, araba kullanırken, birisini beklerken insan boş duracağına, farklı farklı istiğfarlarla Allah’a içini dökebilir. Aslında insanın her anını bu istikamette değerlendirmesi gerekir. Zira ölüm, ansızın karşımıza çıkabilir. İstiğfarla mırıldanan dudaklarla ölümü karşılamak ise, tertemiz bir hâlde ötelere yürümek adına çok önemli bir vesiledir.
HERKUL.ORG
http://www.herkul.org/index.php/krk-testi/kirik-testi
Soru: Günahların bulaşıcı bir hastalık gibi dört bir yanı sardığı günümüzde istiğfarın inanan gönüllere vaad ettikleri nelerdir? İstiğfar için özellikle tercih edilmesi gereken belirli vakitler var mıdır?
Cevap: Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) beyanlarına göre her doğan çocuk İslâm fıtratı üzerine doğar. (Bkz.: Buhâri, cenâiz 80, 93) Esasen insanın yükümlü kılındığı mükellefiyetlerdeki temel espri de doğuştan insana verilen bu aslî fıtratı korumaktır. Yani insan, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine ihsan ettiği fıtrat-ı asliyeyi vefat edinceye kadar korumakla mükelleftir. Zaten münciyât (insanı sahil-i selâmete ulaştıracak ameller) kategorisinde ele alınabilecek bütün emirler fıtrat-ı asliyeyi korumaya matuf olduğu gibi, mühlikât (helâk eden, felâkete sürükleyen hususlar) olarak isimlendirilen bütün haramlar da fıtrat-ı asliyeyi bozmaya sebeptir. O hâlde insan bir taraftan helâk edici günahlara karşı sağlam seralar oluştururken diğer taraftan da sürekli, sâlih amellerin peşinden koşmalı; fıtrat-ı asliyesini, kirletmeden ve deformasyona maruz bırakmadan, muhafaza etmenin yollarını aramalıdır.İşlenen her bir günah insan tabiatı açısından bir deformasyondur. Böyle bir deformasyon yaşayan insanın yeniden formuna girebilmesi yani tabiat-ı asliyesine dönebilmesi ise ancak istiğfarla mümkündür. Diğer bir ifadeyle, günahlar insan mahiyetinde olumsuz bir kısım değişiklikler meydana getirir. Öyle ki, günah ile kirlenen bir kalb zamanla kendi fonksiyonunu dahi eda edemez hâle gelebilir. Ayrıca her bir günah, insanı Allah’tan uzaklaştırır ve onu küfre yaklaştırır. İşte insanı küfre yaklaştıracak günahlardan kurtulma ve kalbde oluşan lekeleri silme ancak istiğfarla mümkün olur. (Bkz.: Tirmizî, tefsiru sûre (83) 1)
Koruyucu Hekimlik
Esasında insan daha baştan günahın en küçüğüne bile adım atmama mevzuunda kararlı bir duruş sergilemelidir. Bu istikamette o, günaha düşmeyeceği temiz ve nezih ortam oluşturma gayreti içinde olmalı ve kendisini günaha sürükleyebilecek zeminlerden yılandan çıyandan kaçar gibi kaçmalıdır. Bu ise ancak her günahta Cehennem’e yuvarlanıyor olma hissini vicdanında derinden derine duyan mü’min bir gönle müyesser olacaktır. Zaten günaha karşı kalbde bir tiksinti hâsıl olmuyorsa, o kalbin ölmüş olduğuna hükmedilebilir. Evet, hata ve mâsiyetlere karşı tepki vermeyen, günahtan rahatsızlık duymayan, yaptığı yanlışlıklardan dolayı uykuları kaçmayan bir gönül, ölmüş bir bünye gibidir. Bütün bu sebeplerden dolayı, inanan bir gönül, günaha karşı mutlaka bir tepki gösterir. Gösterilmesi gerekentepkilerin en başta geleni ise istiğfardır.Mü’min “estağfirullah” derken, esasında muzari kipinin genişlik ve enginliği içinde “Allah’ım, ben Sen’den yarlığanma talep ediyorum/ederim/edeceğim!” demektedir. Evet, burada geçmiş zaman kipinin yerine şimdiki zaman, geniş zaman ve gelecek zaman ifade eden muzari kipinin kullanılması mânidardır. Zira bununla insan geçmişte işlediği bir günahın affedilmesi talebini bütün bir geleceğe yaymış olmaktadır. Aslında Cenâb-ı Hak, kulun bir kere yaptığı tevbe ve istiğfarı da kabul ederek onun günahlarını bağışlayabilir. Fakat insana düşen vazife, elinin, ayağının, gözünün veya kulağının kayması karşısında bir kere mağfiret talebini yeterli bulmayıp "Allah'ım, Sen'den yarlığanma diliyorum; ömrüm vefa ettiği sürece de bu talebime devam edeceğim. Bir kere af dilemeyi yeterli bulmuyorum; şu anda beni bağışlamanı istediğim gibi, bu hatamdan dolayı bir ömür boyu pişmanlık duyacak ve affedilip bağışlanma dileneceğim. Yarlığa beni Rabbim!.." diyerek, işlediği tek bir günahın dahi bir ömür boyu nedametini içinde duymasıdır. Evet, mü’min işlediği günah karşısında, kendisine sevap yolu gösterildiği hâlde günah yoluna girmesinin ne kadar ayıp olduğunu düşünmeli, Cennet gibi bir nimet vaadi karşısında günahlara dalarak onu görmezlikten gelmenin bir küstahlık olduğunu bilmeli, içten içe hep o günahın hacaletini duymalı ve böylece sürekli istiğfara yönelmelidir. Öyle ki, bazen tek bir günah için bile on bin defa istiğfar çekmelidir. Hatta kimi zaman bunu bile yeterli görmemeli, “Elfü elfi estağfirullah!” demeli ve bir milyon istiğfarı içinde birden duymaya çalışmalıdır.
Şer Eğilimlerinin Kökünü Kesen İksir
İstiğfar, tahrip edilen mahiyeti yeniden restore ettiği gibi, aynı zamanda şerre karşı eğilim gücünün de kökünü keser. Zira sürekli istiğfar eden ve sürekli arınan bir insan, yeni bir günaha davetiye çıkaracak günah zeminini de ortadan kaldırıyor demektir. Yani böyle bir kimsenin kalbinde başka mikroplara çağrıda bulunacak bir virüs yoktur. Ayrıca bilemediğimiz şekilde Cenâb-ı Hak sürekli istiğfarda bulunan bir insanın, kötülüklere karşı eğilim hissini köreltebilir.Diğer yandan Allah Teâlâ Furkan Sûre-i Celilesi’nde,
فَأُولَئِكَ يُبَدِّلُ اللَّهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ
“Allah onların kötülüklerini iyiliklere, günahlarını sevaplara çevirir.” (Furkân Sûresi, 25/70) buyurmak suretiyle iman, salih amel, istiğfar ve tevbeyle kendisine yönelenlerin kötülüklerini iyiliklere çevireceği müjdesini vermiştir. Evet, Cenâb-ı Hak, işlenen günahlarla kirlenen sayfa ve satırları Kendisine teveccüh edilmesi vesilesiyle silebilir; boş kalan o sayfa ve satırları da, boş kalmasın diye, engin rahmetiyle güzelliklerle doldurabilir. Bu da Allah’ın rahmetinin gazabının önünde olmasının ayrı bir tecellisidir. (Bkz.: Buhâri, tevhid 22)Üstad Hazretleri bu âyet-i kerimeyi, daha farklı bir yaklaşımla, tevbe ve istiğfar neticesinde insanın şer kabiliyetlerinin hayır kabiliyetine değiştirileceği şeklinde yorumlar. Buna göre kul, günahtan sonra sadakat izhar ederek tevbeyle yeniden Allah’a teveccüh ettiğinde Cenâb-ı Hak da, “Mademki sen Bana döndün. Öyleyse Ben de sendeki şer kabiliyetlerini hayır kabiliyetine çeviriyorum.” şeklinde mukabelede bulunabilir.
İstiğfar İçin Önemli Zaman Dilimleri
Farz namazların arkasından üç kere af talebinde bulunmak sünnettir. (Müslim, mesâcid 135) İnsanın, Allah’a en yakın bir konuma ulaştıktan ve O’nun en sevdiği bir ibadeti icra ettikten sonra istiğfar etmesi şu iki hususla açıklanabilir: Birincisi, insanın kendisini namaza verememesi, ilâhî huzurun atmosferine giremeyerek hâlâ kendi dünyasında dolaşması, kendi hesaplarının arkasından koşması ki, miraç sayılan bir ibadette ortaya konulan bu tür tavırlar Allah’a karşı bir saygısızlıktır. Dolayısıyla Allah’ın huzurunda, Efendiler Efendisi’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) miraçta duyduğu mânâları duyma peşinde koşması gereken bir insanın, kendisine takılması, laubali tavırlar takınması istiğfar etmeyi gerektirir.İkinci olarak, namaz, Cenâb-ı Hakk’a yapılan tazarru ve niyazların hora geçtiği bir mevki olduğundan, onun ardından yapılan duaların ayrı bir kıymet ve makbuliyeti vardır. Dolayısıyla böyle bir makamda Cenâb-ı Hakk’a teveccüh edilip günahlardan arınma ihtiyacının O’na arz edilmesi adına üç defa “Estağfirullah” denilmesi Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarafından tavsiye edilmiştir. Bu yönüyle beş vakit namaz, istiğfar için önemli bir zemin ve fırsattır.
Kur’ân-ı Kerim’de beyan buyrulan,
كَانُوا قَلِيلًا مِنَ اللَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ وَبِالْأَسْحَارِ هُمْ يَسْتَغْفِرُونَ
“Onlar geceleri az uyurlar ve seher vakitlerinde de istiğfar ederlerdi.” (Zâriyât Sûresi, 51/17-18) âyet-i kerimesi, istiğfar için çok önemli ayrı bir zaman dilimine dikkat çekmektedir. Bu âyet-i kerimede, bir taraftan, seherlerde kalkıp istiğfar eden, yana yakıla Allah’a içini döken, seccadeye başını koyduktan sonra bir daha başını kaldırmayı âdeta unutan mü’minler takdir ediliyor ve bu takdir de gök ehline, ruhânîlere ve bütün mü’minlere duyuruluyor. Diğer taraftan da bu beyanla, mü’minlere bir hedef gösteriliyor. Zira Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Sahiha’da mü’minlerin bazı vasıfları vakayı rapor şeklinde anlatılırken, hem bu vasıflara sahip olanlar takdir edilmiş, hem de henüz bu niteliklere sahip olmayanlar için ulaşılması gereken bir hedef gösterilmiş olur. Öyleyse insanların uykuda olduğu seher vakitlerinde hiç olmazsa iki rekât teheccüt namazıyla Rabb-i Kerime karşı kulluğunu arz etme, hiç kimsenin haberdar olmadığı o dakikalarda kalkıp istiğfar etme çok önemlidir.Öte yandan insanın kalbinin yumuşadığı, günahlarının ağırlığını içinde hissettiği ve heyecanlarının köpürdüğü zamanlar da istiğfar adına çok iyi değerlendirilmelidir. Çünkü bu anlarda kurbet esintileri var demektir.
Hata ve günahların arkasından hiç zaman kaybetmeksizin hemen Cenâb-ı Hakk’a yönelmek de istiğfar için önemli vakitlerden biri olan “hata ve günaha adım atıldığının fark edildiği ilk an”ı değerlendirmek olacaktır. Zira günah bir girdap gibidir ve aynı zamanda o, insanda bağımlılık meydana getirir. Dolayısıyla günaha dalan bir insanın ondan kurtulması kolay olmaz. Hatta gırtlağına kadar değişik kötülüklere batan bir kişi, eğer ciddî bir azim ortaya koyarak oradan çıkma hususunda iradesinin hakkını vermezse, zamanla o günahın yasaklanmamış olmasını temenni etmeye başlayabilir ki, bu da o insanı itikadî noktada felâkete sürükleyebilir. Batanlar genellikle bu tür düşüncelerle batmıştır. İşte bu sebepledir ki, daha başta “Bu yol bataklığa gidiyor. Birkaç adım sonra ben de geriye dönülemeyecek bir noktaya savrulabilirim.” deyip hiç vakit kaybetmeksizin içine düşülen hata ve günahtan geriye dönmek çok önemlidir.
Son bir husus olarak şunu ifade edeyim ki, mağfiret talebi adına yukarıda belirtilen zaman dilimleri önemli bir fırsat aralığı oluştursa da, istiğfar için ille de hususî bir zaman tahsis etmek şart değildir. İstiğfarı bu vakitlerle sınırlandırmak ise kesinlikle doğru değildir. Zira insan sabah akşam, gece gündüz her zaman af talebinde bulunabilir, ömrünün her anını istiğfar adına bir fırsat olarak değerlendirebilir. Evet insan, fırsatını bulduğunda hemen bir kenara çekilip, ister diz çökerek isterse başını yere koyarak istiğfar ve tevbeyle Cenâb-ı Hakk’a yönelebilir. Hatta bir yerden bir yere giderken, araba kullanırken, birisini beklerken insan boş duracağına, farklı farklı istiğfarlarla Allah’a içini dökebilir. Aslında insanın her anını bu istikamette değerlendirmesi gerekir. Zira ölüm, ansızın karşımıza çıkabilir. İstiğfarla mırıldanan dudaklarla ölümü karşılamak ise, tertemiz bir hâlde ötelere yürümek adına çok önemli bir vesiledir.
HERKUL.ORG
http://www.herkul.org/index.php/krk-testi/kirik-testi
Benlik.. Benlik.. Benlik.. ve Kendini Aşmış Yiğitler
27 Mayıs 2013.
*“Kazara bir sapan taşı, bir altın kâseye değse / Ne kıymeti artar taşın, ne kıymetten düşer kâse.” (Sâ’di) (00:20)
*Bazı edepsiz kimseler, İnsanlığın İftihar Tablosu’na bile hücûm etmiş ve O’na saygısız sözler söylemişlerdir. Âlemlerin şeref abidesi olan Peygamber Efendimiz’e -hâşâ ve kellâ- şair, kâhin, sihirbaz gibi en çirkin isnatlarda bulunmuşlardır. Fakat, her şeye rağmen Allah Rasûlü sabretmiş, insanların kabalıklarına katlanmış ve kendisine düşmanlık edenlere bile yardım eli uzatmıştır. Bu itibarla, mü’minlerin de yakışıksız isnatlara ve çirkin iftiralara maruz kalsalar dahi sabretmeleri lazımdır; haksızlıklar karşısında hafakanlara girseler de en olumsuz şartlarda dahi mantıkî olmaya çalışmaları icap etmektedir. (01:25)
*Günümüzde enaniyetler çok ileride.. herkes aysbergler gibi enaniyet taşıyor.. elli defa üzerlerine güneş doğsa, başlarından aşağıya sımsıcak şualar yağdırsa, erimeye hiç niyetleri yok. (02:58)
*Diğer taraftan, terbiye müesseseleri yıkılıp gittiğinden biz de terbiye yetimi bir millet haline geldik. Terbiyeyi yitirdik, terbiye yetimleri haline geldik!.. Onun için ağzını açan hemen herkes enaniyet adına laflar döktürmeye başlıyor. Bir şeyi terennüm ederken “ben”, yaptığı bir hizmeti anlatırken “ben”, gırtlak oyunlarına girerken “ben”, eğilirken “ben, kalkarken “ben”… (03:52)
*İbadette başkaları mülahazaya alındığı an Allah’la münasebetlerde kararmalar olur. (05:37)
*Öyle ifritten bir çağda yaşıyoruz ki, Müslümanlık zuhur ettiği günden bugüne İslam dünyası böylesine belalı bir dönem görmemiştir. (06:14)
*İnsan kendisini tastamam, yeterli, müzekka ve mükemmeliyet içinde zannediyorsa, eksik gediğini asla göremez. Enbiya-yı izâm, evliya-yı fihâm ve asfiya-yı kirâmı gez-göz-arpacık yaparak hedefe bakması lazım ki, insan, kusurlarını görebilsin ve telafi yoluna girebilsin. (07:30)
*Cenâb-ı Hak âyet-i kerimede, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem),
*Araplar Kur’an okurken etraftan “Allah Allah Allah…” diyorlar. Sanki fon müziği gibi bir şey. Okuyan da böyle dendikçe coşuyor, riyakarlığına riyakarlık katıyor. Oysa, İnsanlığın İftihar Tablosu Kur’an okurken herhalde Cibril bile başını eğiyordu, “Senin gibi diyemem ben!” diyordu; fakat, Kur’an okunurken hiçbir sahabinin “Allah Allah Allah…” dediği duyulmuyordu. (09:30)
*Benlik.. benlik.. benlik… Gurur.. gurur.. gurur… Enaniyet.. enaniyet.. enaniyet!.. İnanın bana, tâbîleri bu anlayışta olan insanların yeryüzünde ruhlarının âbidesini ikâme etmeleri mümkün değildir; evvelâ bir tezkiye-yi nefse (nefisleri adına arınmaya) ihtiyaçları vardır. (10:16)
*Nur Müellifi, “Sen, ey riyakâr nefsim! ‘Dine hizmet ettim’ diye gururlanma. ‘Muhakkak ki Allah, bu dini fâcir adamla da te’yid ve takviye eder.’ hadisi sırrınca, müzekkâ olmadığın için, belki sen kendini o racul-ü fâcir bilmelisin. Hizmetini ve ubudiyetini, geçen nimetlerin şükrü, vazife-i fıtrat, farize-i hilkat ve netice-i san’at bil, ucub ve riyadan kurtul.” buyurur. Demek ki, nefis tezkiyesine nâil olamamış bir insan, dine ve diyanete hizmet ediyor olsa bile, gurur, ucb ve riyaya düşmemek için çok temkinli hareket etmeli ve kendisinin de o racul-ü fâcirin akıbetine uğrayabileceğini düşünüp titremelidir. Hizmetlerinden dolayı asla şımarmamalı, gurura kapılmamalı ve kendisini emniyette saymamalıdır; aksine, Allah yolundaki mücahedesini tabii bir vazife, bir kulluk borcu ve o zamana kadar lutfedilen nimetlerin şükrü kabul etmelidir. Şahsı itibarıyla fısk u fücura açık olduğunu hep hatırda tutmalı, nefsi ile başbaşa kaldığında her haltı karıştırabileceğine inanmalı; dolayısıyla her zaman Allah’a sığınmalı ve eksiklerine, kusurlarına, hatalarına ve günahlarına rağmen hâlâ imana hizmet dairesinde bulunuyor olmasını büyük bir arınma fırsatı olarak görmelidir. (10:50)
*Hazreti Pir, Eşref Edip’e temkinli bir ifadeyle “Evet, büsbütün ümitsiz değilim.” diyor. Oysa ki, yer yer “İşte ey iki hayatın ruhu hükmünde olan İslâmiyeti bırakan iki ayaklı mezar-ı müteharrik bedbahtlar! Gelen neslin kapısında durmayınız. Mezar sizi bekliyor, çekiliniz. Tâ ki, hakikat-i İslâmiyeyi hakkıyla kâinat üzerinde temevvüc-sâz edecek olan nesl-i cedid gelsin!” demiş ve hep bir nesl-i cedid beklentisinde olduğunu dile getirmiştir. (14:57)
*Geleceğin mimarları, kendini aşmış, tezkiye-yi nefse muvaffak olmuş, debbağın deriyi yerden yere vurduğu gibi nefsini yerden yere vuran ve olumsuz her şeyi kendinden bilen gönül insanlarıdır. Onlar, nefsiyle hesaplaşacak kadar yürekli, babayiğit, Allah’la münasebeti sağlam ve dipdiri insanlardır. Zaten, ölüler başkalarına hayat veremezler. Diri olmak da Allah’la münasebetle doğru orantılıdır. (20:56)
*İnşaallah siz ve sizden sonra gelen nesiller “hakaik-i Kur’aniyeyi arz üzerinde temevvüc-sâz edecek” o nesil olursunuz. Olur da “Ümitvâr olunuz. Şu istikbal inkılâbâtı içinde en yüksek ve gür sada, İslâm’ın sadası olacaktır.” müjdesini vermiş ve “Ümidim var ki, istikbâl semâvât u zemin-i Asya / Bâhem olur teslim yed-i beyzâ-i İslâma!” gaye-i hayaliyle yaşayıp onu gerçekleştirmeyi sonraki nesillere bırakmış olan o Zat’ı da sevindirirsiniz. (23:23)
*Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, bir hadis-i şerifte buyurmuştur ki: “Cennet ehli, nimetler içinde zevke ererlerken bir nur parıldar, başlarını kaldırır bakarlar ki üzerlerinden Rabb-i Rahim, kendilerini cemalinin şerefi ile şereflendirmiş, ‘Ey cennet ehli! Selam üzerinize olsun.’ buyuruyor. İşte
HERKUL.ORG
http://www.herkul.org/index.php/bamteli/bamteli
*Bazı edepsiz kimseler, İnsanlığın İftihar Tablosu’na bile hücûm etmiş ve O’na saygısız sözler söylemişlerdir. Âlemlerin şeref abidesi olan Peygamber Efendimiz’e -hâşâ ve kellâ- şair, kâhin, sihirbaz gibi en çirkin isnatlarda bulunmuşlardır. Fakat, her şeye rağmen Allah Rasûlü sabretmiş, insanların kabalıklarına katlanmış ve kendisine düşmanlık edenlere bile yardım eli uzatmıştır. Bu itibarla, mü’minlerin de yakışıksız isnatlara ve çirkin iftiralara maruz kalsalar dahi sabretmeleri lazımdır; haksızlıklar karşısında hafakanlara girseler de en olumsuz şartlarda dahi mantıkî olmaya çalışmaları icap etmektedir. (01:25)
*Günümüzde enaniyetler çok ileride.. herkes aysbergler gibi enaniyet taşıyor.. elli defa üzerlerine güneş doğsa, başlarından aşağıya sımsıcak şualar yağdırsa, erimeye hiç niyetleri yok. (02:58)
*Diğer taraftan, terbiye müesseseleri yıkılıp gittiğinden biz de terbiye yetimi bir millet haline geldik. Terbiyeyi yitirdik, terbiye yetimleri haline geldik!.. Onun için ağzını açan hemen herkes enaniyet adına laflar döktürmeye başlıyor. Bir şeyi terennüm ederken “ben”, yaptığı bir hizmeti anlatırken “ben”, gırtlak oyunlarına girerken “ben”, eğilirken “ben, kalkarken “ben”… (03:52)
*İbadette başkaları mülahazaya alındığı an Allah’la münasebetlerde kararmalar olur. (05:37)
*Öyle ifritten bir çağda yaşıyoruz ki, Müslümanlık zuhur ettiği günden bugüne İslam dünyası böylesine belalı bir dönem görmemiştir. (06:14)
*İnsan kendisini tastamam, yeterli, müzekka ve mükemmeliyet içinde zannediyorsa, eksik gediğini asla göremez. Enbiya-yı izâm, evliya-yı fihâm ve asfiya-yı kirâmı gez-göz-arpacık yaparak hedefe bakması lazım ki, insan, kusurlarını görebilsin ve telafi yoluna girebilsin. (07:30)
*Cenâb-ı Hak âyet-i kerimede, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem),
اَلْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ الْإِسْلَامَ دِينًا
“İşte bugün sizin dininizi kemâle erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Sizin hakkınızda hoşnutluğumu İslâm’a bağladım.” (Maide Suresi, 5/3) buyurmak suretiyle hem İslam’ı ekmeliyet ve etemmiyet üzere gönderdiğini hem de rızasını ekmeliyet ve etemmiyete bağladığını ifade etmiştir. (08:24)*Araplar Kur’an okurken etraftan “Allah Allah Allah…” diyorlar. Sanki fon müziği gibi bir şey. Okuyan da böyle dendikçe coşuyor, riyakarlığına riyakarlık katıyor. Oysa, İnsanlığın İftihar Tablosu Kur’an okurken herhalde Cibril bile başını eğiyordu, “Senin gibi diyemem ben!” diyordu; fakat, Kur’an okunurken hiçbir sahabinin “Allah Allah Allah…” dediği duyulmuyordu. (09:30)
*Benlik.. benlik.. benlik… Gurur.. gurur.. gurur… Enaniyet.. enaniyet.. enaniyet!.. İnanın bana, tâbîleri bu anlayışta olan insanların yeryüzünde ruhlarının âbidesini ikâme etmeleri mümkün değildir; evvelâ bir tezkiye-yi nefse (nefisleri adına arınmaya) ihtiyaçları vardır. (10:16)
*Nur Müellifi, “Sen, ey riyakâr nefsim! ‘Dine hizmet ettim’ diye gururlanma. ‘Muhakkak ki Allah, bu dini fâcir adamla da te’yid ve takviye eder.’ hadisi sırrınca, müzekkâ olmadığın için, belki sen kendini o racul-ü fâcir bilmelisin. Hizmetini ve ubudiyetini, geçen nimetlerin şükrü, vazife-i fıtrat, farize-i hilkat ve netice-i san’at bil, ucub ve riyadan kurtul.” buyurur. Demek ki, nefis tezkiyesine nâil olamamış bir insan, dine ve diyanete hizmet ediyor olsa bile, gurur, ucb ve riyaya düşmemek için çok temkinli hareket etmeli ve kendisinin de o racul-ü fâcirin akıbetine uğrayabileceğini düşünüp titremelidir. Hizmetlerinden dolayı asla şımarmamalı, gurura kapılmamalı ve kendisini emniyette saymamalıdır; aksine, Allah yolundaki mücahedesini tabii bir vazife, bir kulluk borcu ve o zamana kadar lutfedilen nimetlerin şükrü kabul etmelidir. Şahsı itibarıyla fısk u fücura açık olduğunu hep hatırda tutmalı, nefsi ile başbaşa kaldığında her haltı karıştırabileceğine inanmalı; dolayısıyla her zaman Allah’a sığınmalı ve eksiklerine, kusurlarına, hatalarına ve günahlarına rağmen hâlâ imana hizmet dairesinde bulunuyor olmasını büyük bir arınma fırsatı olarak görmelidir. (10:50)
*Hazreti Pir, Eşref Edip’e temkinli bir ifadeyle “Evet, büsbütün ümitsiz değilim.” diyor. Oysa ki, yer yer “İşte ey iki hayatın ruhu hükmünde olan İslâmiyeti bırakan iki ayaklı mezar-ı müteharrik bedbahtlar! Gelen neslin kapısında durmayınız. Mezar sizi bekliyor, çekiliniz. Tâ ki, hakikat-i İslâmiyeyi hakkıyla kâinat üzerinde temevvüc-sâz edecek olan nesl-i cedid gelsin!” demiş ve hep bir nesl-i cedid beklentisinde olduğunu dile getirmiştir. (14:57)
*Alvarlı Efe Hazretleri,
“Ne ilmim var ne amalim,
Ne hayr u taate kaldı mecalim;
Garîk-î isyanım, çoktur vebalim,
Acep rûz-i cezada ne ola halim!”
diyerek kendisine bakışını ortaya koyuyor. Aslında bütün büyüklerin kendilerine bakışı böyledir ve bu sözün “Sen kendini o racul-ü fâcir bilmelisin!” tembihinden farkı yoktur. (16:00)“Ne ilmim var ne amalim,
Ne hayr u taate kaldı mecalim;
Garîk-î isyanım, çoktur vebalim,
Acep rûz-i cezada ne ola halim!”
*Niyazî Mısrî hazretleri de kendisine bakışını şu sözlerle seslendiriyor:
“Bir ticaret yapamadım, nakd-i ömrüm oldu heba,
Yola geldim lakin göçmüş cümle kervan bîhaber;
Ağlayıp nâlân edip düştüm yola tenhâ garip,
Dîde giryân, sine biryân, akıl hayrân bîhaber.”
Kendine böyle bakan bir insan, başkaları için problem olmayacağı, başkalarının problemlik duygularını tetiklemeyeceği gibi, aynı zamanda nezd-i Uluhiyet’te alâ-yı-illiyyîn-i kemâlâta namzet bir kâmet-i bâlâdır. (18:34)“Bir ticaret yapamadım, nakd-i ömrüm oldu heba,
Yola geldim lakin göçmüş cümle kervan bîhaber;
Ağlayıp nâlân edip düştüm yola tenhâ garip,
Dîde giryân, sine biryân, akıl hayrân bîhaber.”
*Geleceğin mimarları, kendini aşmış, tezkiye-yi nefse muvaffak olmuş, debbağın deriyi yerden yere vurduğu gibi nefsini yerden yere vuran ve olumsuz her şeyi kendinden bilen gönül insanlarıdır. Onlar, nefsiyle hesaplaşacak kadar yürekli, babayiğit, Allah’la münasebeti sağlam ve dipdiri insanlardır. Zaten, ölüler başkalarına hayat veremezler. Diri olmak da Allah’la münasebetle doğru orantılıdır. (20:56)
*İnşaallah siz ve sizden sonra gelen nesiller “hakaik-i Kur’aniyeyi arz üzerinde temevvüc-sâz edecek” o nesil olursunuz. Olur da “Ümitvâr olunuz. Şu istikbal inkılâbâtı içinde en yüksek ve gür sada, İslâm’ın sadası olacaktır.” müjdesini vermiş ve “Ümidim var ki, istikbâl semâvât u zemin-i Asya / Bâhem olur teslim yed-i beyzâ-i İslâma!” gaye-i hayaliyle yaşayıp onu gerçekleştirmeyi sonraki nesillere bırakmış olan o Zat’ı da sevindirirsiniz. (23:23)
*Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, bir hadis-i şerifte buyurmuştur ki: “Cennet ehli, nimetler içinde zevke ererlerken bir nur parıldar, başlarını kaldırır bakarlar ki üzerlerinden Rabb-i Rahim, kendilerini cemalinin şerefi ile şereflendirmiş, ‘Ey cennet ehli! Selam üzerinize olsun.’ buyuruyor. İşte
لَهُمْ فِيهَا فَاكِهَةٌ وَلَهُمْ مَا يَدَّعُونَ سَلَامٌ قَوْلاً مِنْ رَبٍّ رَحِيمٍ
“Orada onlar için her çeşit meyve vardır. Bütün arzuları yerine getirilir. Onlara merhametli Rabb'in söylediği selam vardır.” (Yâsîn, 36/57-58) beyanında anlatılan da budur. Bunun üzerine Cenab-ı Hak onlara nazar buyurur, onlar da O'na bakarlar ve baktıkları müddetçe diğer nimetlerden hiçbir şeye iltifat etmezler. Ta perdeleninceye kadar ki, o zaman da üzerlerinde ve yurtlarında ilahî nur bâki kalır.” (25:50) HERKUL.ORG
http://www.herkul.org/index.php/bamteli/bamteli
24 Mayıs 2013 Cuma
DAĞ
Dağ, çevresindeki karasal alanlardan daha yüksek olan kara kütlelerine verilen addır. "Dağlık" sıfatı, dağlarla ilişkili ve kaplı alanları tanımlamak için kullanılır.
Dünyada birçok dağ olup bunların ortaya çıkış nedeni farklıdır. Bazı dağlar yerin sıkışmasıyla oluşken bazı dağlar lavların yeryüzüne çıkıp donmasıyla oluşur. Yanardağların lavlarının kaynağı, magma denen çok sıcak kütledir.
Asya'nın %54'ü, Kuzey Amerika'nın %36'sı, Avrupa'nın %25'i, Güney Amerika'nın %22'si, Avusturalya'nın %17'si ve Afrika'nın %'3'ü dağlarla kaplıdır. Dünya'nın karasal kütlesinin %24'ü bütünüyle dağlıktır. İnsanların %10'u dağlık bölgelerde yaşar. Dünya'nın nehirlerinin çoğu dağlık kaynaklarca beslenir ve insanlığın yarısından fazlası su için dağlara bağımlıdır.[1][2]
Tüm dağlar yalnızca dünyada değildir. Diğer gezegenlerde de dağlar vardır. Bunlara örnek olarak Venüs'te Gila Dağı (3km) ve Türkiye'nin yarısına yakın bir alan kaplayan, Güneş Sisteminin en yüksek dağı Mars'taki Olympus Mons (25km) örnek verilebilir. Bunların dışıda Ay'da 8 km ve yine Mars'ta 18 km yüksekliğindeki dağlar verilebilir fakat bu dağların yükseliklerinin ölçümü gezegenin yüzeyinden itibaren yapılmaktadır ve Mars'taki dağlar sönmüş birer volkandır. Dünyanın en yüksek dağları ola
Bazı kaynaklar dağı, göze çarpan sivri bir tepesi olan, belirli bir yüksekliğin üzerindeki topoğrafik çıkıntılar olarak tanımlarlar; örneğin Britannica Öğrenci Ansiklopedisine göre, dağlar; "genellikle 610 metre (2,000 fit) üzerinde yükselir".[3] Diğer taraftan, Britannica Ansiklopedisi, yüksekliğe sınır koymadan, kavramı sadece "jeolojik açıdan standartize edilemeyen terim" olarak ifade eder.[4]
Yüksekliğin diğer tanımları da olabilir. Dünya'nın merkezinden en uzakta bulunan zirve Ekvator'daki Chimborazo volkanıdır. Deniz seviyesinden 6.267 metre (20,560 ft) yükseklikle Andlar'daki bu zirve "en yüksek" olarak nitenlendirilmemektedir çünkü Chimborazo, Ekvatora'a çok yakındır ve Dünya ekvatorda şişkinleşir; Chimborazo 2.150 metre (7,100 ft), dünyanın merkezine Everest'den daha uzaktır. [6] Tabanından en yükseğe çıkan zirve Hawaii'deki Mauna Kea'dır, zirve tabanının bulunduğu Pasifik Okyanusu'ndan 10.200 metre (33,500 ft) yüksekte bulunur.[7]
Bugün Everest Dünya'daki en yüksek dağ olsa da, geçmişte daha yüksek dağlar bulunmuştur. Prekambriyan zamanı boyunca, şuan kıvrılarak küçülmüş olan Kanada Shield 12,000 metre (40,000 ft) ile en yüksek dağlardan biri olmuştur. Bu dağ, Himalaya ve Rocky Dağları gibi tektonik tabakaların çarpışması sonucu yükselmiştir.
Mars'ta bulunan eski bir volkan olan Olympus Dağı 26 kilometre (85,000 ft) (Fraknoi et al., 2004) yükseklikle, Güneş Sistemi'ndeki bilinen en yüksek dağdır.
Volkanların bizim güneş sistemimizdeki diğer gezegenlerde de püskürdükleri bilinmektedir ve bunlar yaşamlarımız boyunca (örneğin Venüs'te) sürekli püskürmektedir, bu dağların bazıları lav yerine buz püskürür. Birkaç yıl önce, Hale teleskobu güneş sistemimizdeki bir uyduda bulunan bir volkanın püskürmesini ilk kez kayıt etmiştir.
Dağlar iki şekilde oluşur:
Yeterince uzun dağlar tabanlarından tepelerine kadar çok farklı iklimsel şartlara sahip olurlar ve farklı yüksekliklerde farklı yaşam alanları barındırırlar. Bu zonlarda bulunan fauna ve flora yukarıdaki ve aşağıdaki şartlardan izole olmaya, bu zonlardan üyeler almamaya meyillidir. Bu izole olmuş ekolojik sistemler gökyüzü adası ve/veya mikroklima olarak bilinir.
Ağaç ormanları, dağın bir yanında bulunan, ağaçlarla nemlenen, eşsiz ekosistem ormanlardır. Çok uzun dağlar buz ya da karla örtülü olabilirler.
dağlar yerden daha soğuktur, çünkü Güneş Dünya'yı yerden yukarıya doğru ısıtır. Güneş'in radyasyonu atmosferden geçerek yere iner ve yerküre ısıyı emer.
Yerküre'nin yüzeyine en yakın hava, genellikle, daha ılıktır. Dağda yükselen hava, zor ılınır ve sonuç olarak soğur.[8] Hava sıcaklığı normalde, her 300 metre yükseklikte 1 ila 2 C derece düşer.
Dağlar genellikle insan yaşam alanı olarak düzlüklere göre daha az tercih edilir, buralarda hava daha serttir ve tarım alanları daha az bulunur. Çok büyük yüksekliklerde havada daha az oksijen bulunur ve güneş radyasyonu UV'ye karşı daha az koruma sağlanır.
Hipoksiya'nın (kanda az oksijen bulunması) neden olduğu Akut Dağ Hastalığı, daha alçak kesimlerde yaşayıp, 3.500 metreden daha yukarılarda birkaç saatini geçirmiş insanların yarısını etkiler.
Dünyaya dağılan dağların ve dağlık dizilerin bir kısmı kendi doğal hallerinde ve ağaç kesimi, madencilik, otlatma için kullanılabildiği gibi az kısmı hepsi için, bazıları ise eğlence (rekreasyon) için kullanılmaktadırlar.
Bazı dağlar sadece ağaçlıkken, bazılarının zirveleri görülmeye değer muhteşem manzaralara sahiptir. Dağdan dağa geçiş yapılıp zirvelere erişilebilir; yükseklik, diklik, düzlük, arazi yapısı, hava ve yol koşulları bu geçişleri etkileyen faktörler olduğu gibi, teleferikler gibi daha kolay ulaşım için yapılmış araçlar da dağlarda bulunabilir.
Dağcılık, hiking, kaya tırmanışı, buz tırmanışı, tepeden aşağı kayma ve kar sörfü gibi eğlence aktiviteleri dağları eğlenceli hale getiren uğraşlardır. Tepeden aşağı kayma gibi akitivitelerde dağlar özellikle düzlükse eğlenceyi arttırıır. Bununla beraber bu tür uğraşlar her zaman için risk taşımaktadır.
Karaların baştan başa şekil ve yerleşimi de dağları ve dağlık yapıları ayrıca tanımlar. Sonuçta bazı dağlar bileşenlerini oluşturan kayaların tipine göre karakterize edilebilirler. Dağları genel olarak şu iki gruba ayırabiliriz:
Ya da dağlar şu şekilde de gruplandırılabilir:
(Dağ tipleri hakkındaki daha geniş bilgi için Dağ çeşitleri listesi sayfasına bakınız.)
WİKİPEDİA
Dünyada birçok dağ olup bunların ortaya çıkış nedeni farklıdır. Bazı dağlar yerin sıkışmasıyla oluşken bazı dağlar lavların yeryüzüne çıkıp donmasıyla oluşur. Yanardağların lavlarının kaynağı, magma denen çok sıcak kütledir.
Asya'nın %54'ü, Kuzey Amerika'nın %36'sı, Avrupa'nın %25'i, Güney Amerika'nın %22'si, Avusturalya'nın %17'si ve Afrika'nın %'3'ü dağlarla kaplıdır. Dünya'nın karasal kütlesinin %24'ü bütünüyle dağlıktır. İnsanların %10'u dağlık bölgelerde yaşar. Dünya'nın nehirlerinin çoğu dağlık kaynaklarca beslenir ve insanlığın yarısından fazlası su için dağlara bağımlıdır.[1][2]
Tüm dağlar yalnızca dünyada değildir. Diğer gezegenlerde de dağlar vardır. Bunlara örnek olarak Venüs'te Gila Dağı (3km) ve Türkiye'nin yarısına yakın bir alan kaplayan, Güneş Sisteminin en yüksek dağı Mars'taki Olympus Mons (25km) örnek verilebilir. Bunların dışıda Ay'da 8 km ve yine Mars'ta 18 km yüksekliğindeki dağlar verilebilir fakat bu dağların yükseliklerinin ölçümü gezegenin yüzeyinden itibaren yapılmaktadır ve Mars'taki dağlar sönmüş birer volkandır. Dünyanın en yüksek dağları ola
Bazı kaynaklar dağı, göze çarpan sivri bir tepesi olan, belirli bir yüksekliğin üzerindeki topoğrafik çıkıntılar olarak tanımlarlar; örneğin Britannica Öğrenci Ansiklopedisine göre, dağlar; "genellikle 610 metre (2,000 fit) üzerinde yükselir".[3] Diğer taraftan, Britannica Ansiklopedisi, yüksekliğe sınır koymadan, kavramı sadece "jeolojik açıdan standartize edilemeyen terim" olarak ifade eder.[4]
Birleşik Krallık'ta
Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığında, Çevre Bakanlığı, "dağ"ı, 600 metrenin üzerinde olan bütün karalar olarak tanımlar. Bu ölçüm yaklaşık olarak 2,000 fite (610 m.) karşılık gelir. [5] İskoçya 2003 yasaları, bu tanımdaki gibi görülmez ve "dağ" tanımı daha öznel şekilde; 914.4 metrenin (3,000 fit) üzerindeki tepeler için kullanarak, onları "Munro"lar olarak sıralar. Birleşik Krallık'ta, tepe tanımı, yüksekliğine bakmayarak yaygın şekilde bütün tepeler ve dağlar için kullanılır.Birleşik Devletler'de
Birleşik Devletler'de Coğrafik İsimler heyeti, 305 m (1,000 fit) altı (bazıları 100 fit kadar küçüktür) özellikteki yüzlerce kara alanını "dağ" adı altında listeler. Bu Birleşik Devletler'in her yerinde, hatta Kaskad Dağları olarak bilinen alçak yüksekliklerin baskın olduğu batı kıyıları için de geçerlidir. Ancak heyet henüz, dağları, tepeleri ve diğer yükseklikleri ayırmaya kalkışmamıştır ve hepsini, nasıl isimlendirildiğine veya yüksekliğine bakmayarak basitçe "tepe" (summit) olarak sınıflandırır. Bununla beraber, heyet, Tom Sıradağları (en yüksek tepesi 1,200 fit; 366 m) gibi alçak dağ sıralarını "sıradağ" olarak listeleyip sınıflandırır.1Yükseklik
Bir dağın yüksekliği onun deniz seviseyinden yüksekliğine göre belirlenir. Andlar ortalama 4 km iken; Himalayalar deniz seviyesinden ortalama 5 km yukarıdadır. En yüksek dağ, Himalayalarda bulunan 8.848 metre (29,030 ft) yüksekliğiyle Everest Tepesidir.Yüksekliğin diğer tanımları da olabilir. Dünya'nın merkezinden en uzakta bulunan zirve Ekvator'daki Chimborazo volkanıdır. Deniz seviyesinden 6.267 metre (20,560 ft) yükseklikle Andlar'daki bu zirve "en yüksek" olarak nitenlendirilmemektedir çünkü Chimborazo, Ekvatora'a çok yakındır ve Dünya ekvatorda şişkinleşir; Chimborazo 2.150 metre (7,100 ft), dünyanın merkezine Everest'den daha uzaktır. [6] Tabanından en yükseğe çıkan zirve Hawaii'deki Mauna Kea'dır, zirve tabanının bulunduğu Pasifik Okyanusu'ndan 10.200 metre (33,500 ft) yüksekte bulunur.[7]
Bugün Everest Dünya'daki en yüksek dağ olsa da, geçmişte daha yüksek dağlar bulunmuştur. Prekambriyan zamanı boyunca, şuan kıvrılarak küçülmüş olan Kanada Shield 12,000 metre (40,000 ft) ile en yüksek dağlardan biri olmuştur. Bu dağ, Himalaya ve Rocky Dağları gibi tektonik tabakaların çarpışması sonucu yükselmiştir.
Mars'ta bulunan eski bir volkan olan Olympus Dağı 26 kilometre (85,000 ft) (Fraknoi et al., 2004) yükseklikle, Güneş Sistemi'ndeki bilinen en yüksek dağdır.
Volkanların bizim güneş sistemimizdeki diğer gezegenlerde de püskürdükleri bilinmektedir ve bunlar yaşamlarımız boyunca (örneğin Venüs'te) sürekli püskürmektedir, bu dağların bazıları lav yerine buz püskürür. Birkaç yıl önce, Hale teleskobu güneş sistemimizdeki bir uyduda bulunan bir volkanın püskürmesini ilk kez kayıt etmiştir.
Dağlar iki şekilde oluşur:
- KIVRIM DAĞLAR:
- KIRIKLI DAĞLAR:
Özellikleri
Yüksek dağlar, ve Dünya'nın kutuplarına yakın olarak bulunan dağlar, atmosferin daha soğuk tabakalarıyla birlikte bulunurlar. Bu nedenle sıkça don etkisiyle oluşan buzlanmaya ve erozyona maruz kalırlar.Yeterince uzun dağlar tabanlarından tepelerine kadar çok farklı iklimsel şartlara sahip olurlar ve farklı yüksekliklerde farklı yaşam alanları barındırırlar. Bu zonlarda bulunan fauna ve flora yukarıdaki ve aşağıdaki şartlardan izole olmaya, bu zonlardan üyeler almamaya meyillidir. Bu izole olmuş ekolojik sistemler gökyüzü adası ve/veya mikroklima olarak bilinir.
Ağaç ormanları, dağın bir yanında bulunan, ağaçlarla nemlenen, eşsiz ekosistem ormanlardır. Çok uzun dağlar buz ya da karla örtülü olabilirler.
dağlar yerden daha soğuktur, çünkü Güneş Dünya'yı yerden yukarıya doğru ısıtır. Güneş'in radyasyonu atmosferden geçerek yere iner ve yerküre ısıyı emer.
Yerküre'nin yüzeyine en yakın hava, genellikle, daha ılıktır. Dağda yükselen hava, zor ılınır ve sonuç olarak soğur.[8] Hava sıcaklığı normalde, her 300 metre yükseklikte 1 ila 2 C derece düşer.
Dağlar genellikle insan yaşam alanı olarak düzlüklere göre daha az tercih edilir, buralarda hava daha serttir ve tarım alanları daha az bulunur. Çok büyük yüksekliklerde havada daha az oksijen bulunur ve güneş radyasyonu UV'ye karşı daha az koruma sağlanır.
Hipoksiya'nın (kanda az oksijen bulunması) neden olduğu Akut Dağ Hastalığı, daha alçak kesimlerde yaşayıp, 3.500 metreden daha yukarılarda birkaç saatini geçirmiş insanların yarısını etkiler.
Dünyaya dağılan dağların ve dağlık dizilerin bir kısmı kendi doğal hallerinde ve ağaç kesimi, madencilik, otlatma için kullanılabildiği gibi az kısmı hepsi için, bazıları ise eğlence (rekreasyon) için kullanılmaktadırlar.
Bazı dağlar sadece ağaçlıkken, bazılarının zirveleri görülmeye değer muhteşem manzaralara sahiptir. Dağdan dağa geçiş yapılıp zirvelere erişilebilir; yükseklik, diklik, düzlük, arazi yapısı, hava ve yol koşulları bu geçişleri etkileyen faktörler olduğu gibi, teleferikler gibi daha kolay ulaşım için yapılmış araçlar da dağlarda bulunabilir.
Dağcılık, hiking, kaya tırmanışı, buz tırmanışı, tepeden aşağı kayma ve kar sörfü gibi eğlence aktiviteleri dağları eğlenceli hale getiren uğraşlardır. Tepeden aşağı kayma gibi akitivitelerde dağlar özellikle düzlükse eğlenceyi arttırıır. Bununla beraber bu tür uğraşlar her zaman için risk taşımaktadır.
Dağ çeşitleri
Dağlar birkaç yolla karakterize edilebilir. Dağların bazıları volkanlardır ve püskürme tarihi ve lav tipiyle karakterize edililebilirler. Diğer dağlar buzlanma süreciyle şekillenddirilmiş olabilir ve buzlanma özellikleriyle tarif edebilirler. Bununla beraber, fayları ve Dünya kabuğundaki katlanmalarıyla ya da tektonik katmanların kıtasal çarpışmalarıyla da (örneğin Himalayalar) örneklendirilebilirler.Karaların baştan başa şekil ve yerleşimi de dağları ve dağlık yapıları ayrıca tanımlar. Sonuçta bazı dağlar bileşenlerini oluşturan kayaların tipine göre karakterize edilebilirler. Dağları genel olarak şu iki gruba ayırabiliriz:
Ya da dağlar şu şekilde de gruplandırılabilir:
(Dağ tipleri hakkındaki daha geniş bilgi için Dağ çeşitleri listesi sayfasına bakınız.)
Jeoloji
Dağlar, genellikle litosferik tabakaların hareketleriyle, orogenik ya da epeirogenik hareketlerden biriyle oluşurlar. Sıkıştırıcı güçler, izostatik yükselti ve volkanik kayaçların araya girmesi, çevredeki kaya yüzeylerinden daha yüksekte olacak şekilde yukarı doğru sıkıştırır. Yükselmenin özelliğine göre tepe, dağ ya da başka bir yükselti oluşur.Dünyanın en yüksek dağları
- Everest
- K2
- Kançencanga
- Lhotse
- Makalu
- Ço Oyu
- Dhaulagiri
- Manaslun Himalaya Dağları'ndaki en yüksek tepe Everest Tepesi ise 8850 metre yüksekliktedir.
WİKİPEDİA
RUHUMUZU DİNLEME ZAMANI : ÜÇ AYLAR
20 Mayıs 2013. | KIRIK TESTI
Şüphesiz insanın bu mübarek zaman dilimlerinde bedenî ve nefsanî ağırlıklardan sıyrılıp belli bir ufka yükselebilmesi, belli bir seviyeyi yakalayabilmesi en başta ciddî bir tefekkür ve tezekkür ameliyesini gerektirir. Ancak bunu yaparken o, kalb ve ruhunu da sürekli mâneviyata açık tutmalıdır. Yani o, bir taraftan, bu aylarda, iman ve Kur’ân’a dair meseleleri, akıl ve zihin melekeleriyle, müzakere yoluyla anlamaya çalışırken, diğer yandan da, üzerine sağanak sağanak yağan mâneviyat ve ışık yağmurunu yudum yudum içine çekmeye çalışmalıdır.
Ayrıca, bu kutlu zaman dilimlerinin kendine mahsus güzelliklerini ve insan gönlüne akseden zevk ve lezzetlerini kâmil mânâda duyup tadabilmek için daha baştan bu zaman dilimlerinin “ganimet ayları” olduğunun bilinip takdir edilmesi, arkasından da saniyesi zayi edilmeksizin gece ve gündüzüyle bu ayların ciddî şekilde değerlendirilmesi gerekir. Mesela, azim ve kararlılıkla geceleri kalkıp Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etmeyen ve gece varidâtını yudumlamayan bir insanın bu aylarla ilgili dile getirilen güzellikleri derinliğiyle hissetmesi, tatması ve zevk etmesi mümkün değildir. Evet, insan ciddî bir metafizik gerilim içinde bu aylara girmez, ciddî bir kulluk şuuruyla kendisini ibadete vermez ve kendisini işin içine salmazsa, bu ayların ifade ettiği mânâlar bardaktan boşalırcasına yağıp dursa da o, bunları duyup hissedemez. Hatta o, başkalarının bu zaman dilimleriyle ilgili ifadelerini kendi idrak ve istidadının mihengine vurur ve onları bir lüks ve fantezi olarak değerlendirebilir.
Evet, bu mübarek günlerin tepemizden aşağıya sağanak sağanak boşalttığı varidâtı duyabilmek, öncelikle ona inanıp teveccüh etmeye bağlıdır. Zira teveccühe teveccühle mukabele edilir. Siz bu ayların ruh ve mânâsına teveccüh etmezseniz, onlar da size kapılarını açmaz. Hatta bu aylarla ilgili söylenen çok canlı ve parlak sözler bile sizin nazarınızda cansız bir ceset gibi sönük kalır. Öyle ki bu mevzuda ne İbn Recep el-Hanbelî’nin bam teline dokunan ifadeleri ne de İmam Gazzâlî Hazretleri’nin yüreklere aşk u heyecan salan sözleri sizin gönlünüzde bir aks-i seda bulur. “Acaba bu adamlar ne söylüyor ki!” der, geçer gidersiniz. Çünkü bir sözün tesiri adına, söylenilen sözün kıymeti kadar, muhatapların bakış açısı, niyeti, idrak ve sinelerinin bu meseleye açık oluşu da önem arz eder.
Bu itibarla insan meseleyi öyle sahiplenmeli ki, âdeta recepleşmeli, şabanlaşmalı ve ramazanlaşmalıdır. Evet, insan, onlarla öyle bütünleşmeli ki, bu kutlu ayların insan ruhuna neler söylediğini duyup hissedebilsin. Yoksa siz, siz olarak kaldığınız, sathîlikten kurtulamadığınız ve bu ayların hakikatini araştırmadığınız sürece bu aylarla ilgili söylenilen çok güzel sözler bile bir kulağınızdan girer, öbür kulağınızdan çıkar. Bu açıdan, laubaliliğe açık duran, böyle bir ganimet mevsiminde kendini yenileme gibi bir gayret içinde olmayan, hâl ve hareketlerinde ciddiyeti yakalayamayan insanların bu aylardan istifadeleri çok zordur.
Kutlu Zaman Dilimine Uygun Programlar
Öte taraftan meselenin içtimaî ruha, toplumdaki genel kabule bakan yönü de vardır. Vakıa bu mübarek ayların ifade ettiği gerçek derinlik ve enginliğin duyulup hissedilmesi kalb ve ruh ufku itibarıyla derin insanlara mahsus bir mazhariyettir. Fakat şu anda umumî mânâda toplumumuzun da belli ölçüde bu ayların kıymet ve bereketini takdir ettiği, camilere yöneldiği ve Cenâb-ı Hakk’a teveccüh ettiği de bir gerçektir. İşte bu durum önemli bir vesile olarak değerlendirilip bu kutlu zamanda farklı program ve aktivitelerle insanların ruhuna belli mesajlar duyurulabilir. Aynı şekilde üç ayların içinde yer alan Regaib, Miraç, Beraat ve Kadir gecelerinde de dinin ruhuna sadık kalınarak çağımızın insanına hitap edecek daha hususî programlar tertip edilebilir. Böylece bu kutlu geceleri, insanları Allah’a yaklaştırma ve dinin hakikatini gönüllere duyurma adına değerlendirmiş oluruz. Camiye gelen insanların gönüllerine bu istikamette bazı hakikatler duyurulabileceği gibi, farklı meclislerde bir araya gelişler de müzakere ve sohbetlerle değerlendirilebilir. Böylece bu ayların kendileri için bir şey ifade ettiğine inanan insanların bu teveccüh ve beklentileri de doğru değerlendirilmiş olur.
Yalnız müsaadenizle burada bu tür programlarla alakalı önemli gördüğüm bir hususa dikkatlerinizi çekmek istiyorum: Bizim, farklı vesileleri değerlendirerek yapacağımız bütün faaliyetlerdeki gayemiz, insanları düşünce ve his dünyaları itibarıyla bir adım daha Allah’a yaklaştırmak olmalıdır. Şayet meşgul olduğumuz program ve aktiviteler bizi bizliğimize götürmüyor ve kendimizi bulma istikametinde bize rehberlik etmiyorsa boş şeylerle uğraşıyoruz demektir. Evet, düzenlediğimiz programlarda Rabbimize ait bir kısım hakikatleri seslendiremiyor, insanları bir adım daha Efendiler Efendisi’ne yaklaştıramıyorsak; hatta sırf insanların heva ve heveslerine hitap eden programlar düzenliyor ve neticede onlara sadece “Hoş dakikalar geçirdik.” dedirtiyorsak, zaman israfına, belki de günaha giriyoruz demektir. Zira Allah’a (celle celâluhu) götürmeyen ve Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ulaştırmayan her yol bir aldanmışlıktır. Hem zaten insanları eğlendirme, şölen ve karnavallar düzenleme hak ve hakikate tercüman olmayı isteyen inanan gönüllerin işi ve vazifesi değildir.
Ayrıca bilinmesi gerekir ki, günümüzde insanların genel durumları itibarıyla eğlenceye açık bir hayat tarzları vardır. Dolayısıyla onların bu mevzuda gösterecekleri alaka sizi aldatabilir. Öyle ki onların memnuniyetine bakarak iyi bir iş yaptığınızı zannedebilirsiniz. Oysaki önemli olan onların alakasından ziyade, yapılan işin Kur’ân ve Sünnet’in kıstaslarına göre doğru olup olmadığıdır. Bu itibarla ortaya konulan faaliyete alaka gösterilmese ve katılım az olsa bile, siz her zaman doğrunun peşinde koşmalısınız. Diğer bir ifadeyle mühim olan, insanların takdir ve alkışı değil, yapmış olduğunuz programın kalbî ve ruhî hayatımız adına bir mânâ ifade etmesidir.
Bu itibarladır ki, göklerin nura gark olduğu, zeminin semavî sofralarla bezendiği böyle bereketli bir zaman diliminde, biz, insanları kalbî ve ruhî hayatları itibarıyla hep derinleşmeye yönlendirmeli ve yapacağımız her işi mutlaka yüksek hedeflere, engin mülâhazalara bağlamalıyız. Öyle ki muhatap olduğumuz insanların gönüllerine her seferinde yeni bir mânâ, yeni bir ruh aşılamalı ve onları, mâneviyat adına doymazlığa doğru yelken açtırmalıyız. Bunu gerçekleştirmek için ister eskiden beri bilinen ilâhîler, naatlar, münacatlar okunsun; isterse de yeni beste ve güftelerle bu mânâlar ifade edilsin ama her ne olursa olsun biz mutlaka her faaliyetimizle insanlarda ebed arzusunu tetiklemeli, gönüllerde sonsuz saadeti kazanma iştiyakını ve kaybetme endişesini harekete geçirmeli ve netice itibarıyla muhatap olduğumuz insanları dinin ruhuna uyarmaya çalışmalıyız.
Hâsılı, camiler, cemaatler, cumalar, Recepler, Şabanlar, Ramazanlar, Regaibler, Miraçlar, Beraatlar ve Kadirler mutlaka insanları Cenâb-ı Hakk’a yönlendirmeye vesile yapılmalı ve her anı sonsuzluğu peylemeye açık bu kutlu zaman dilimlerinde tertip edilen bütün aktiviteler, yüce ve yüksek gayeleri gerçekleştirmeye matuf olmalıdır.
HERKUL.ORG
http://www.herkul.org/index.php/krk-testi/kirik-testi
Soru: Kutlu zaman dilimi üç ayların heyecanını içimizde duyabilme ve onların ruhanî ve mânevî atmosferlerinden âzamî derecede istifade edebilme adına neler tavsiye edersiniz?
Cevap: Öncelikle ifade etmek gerekir ki üç aylar, insanın, Allah’a en yakın olabileceği, O’nun engin rahmetine liyakat kesbedebileceği; günahlarından sıyrılıp kalb ve ruh ufkunda seyahat edebileceği en önemli kutlu zaman dilimleridir. Zaten nefsin tezkiyesi, ruhun terbiyesi ve kalbin tasfiyesi açısından insanın her sene mutlaka böyle semavî bir rehabilite sürecine ihtiyacı vardır. Bu mübarek zaman dilimleri ise böyle bir rehabiliteyi gerçekleştirme adına çok önemli bir vesiledir.Şüphesiz insanın bu mübarek zaman dilimlerinde bedenî ve nefsanî ağırlıklardan sıyrılıp belli bir ufka yükselebilmesi, belli bir seviyeyi yakalayabilmesi en başta ciddî bir tefekkür ve tezekkür ameliyesini gerektirir. Ancak bunu yaparken o, kalb ve ruhunu da sürekli mâneviyata açık tutmalıdır. Yani o, bir taraftan, bu aylarda, iman ve Kur’ân’a dair meseleleri, akıl ve zihin melekeleriyle, müzakere yoluyla anlamaya çalışırken, diğer yandan da, üzerine sağanak sağanak yağan mâneviyat ve ışık yağmurunu yudum yudum içine çekmeye çalışmalıdır.
Teveccühe Teveccühle Mukabele Edilir
Şimdiye kadar pek çok insan, kendi zaviye ve kendi ufku itibarıyla bu zaman dilimleriyle alâkalı nice güzel söz söylemiş, nice güzel beyanda bulunmuş, gündüz ve gecesiyle bu ayların mü’min hayatına kazandıracağı nice güzelliklere dikkat çekmiştir. Hazine kıymetindeki bu eserlerin karşılıklı okuma yoluyla kelime kelime üzerinde durulup tahlil edilmesi, müzakere metoduyla sindirilip içselleştirilmesi, bu ayların insana kazandıracağı varidât ve füyuzâtı anlama ve duyma adına çok önemlidir. Evet, üç aylarla alâkalı yazılanlardan tam istifade edebilmek için sığ ve sathî bir okuyuş tarzından uzaklaşıp, meselenin derinliklerine açılmasını bilmek gerekir. Aksi hâlde, bu duygu ve düşünce geliştirilmediği sürece insanın üç aylarla alâkalı okuyup dinlediklerinden hakkıyla istifade edebilmesi mümkün olmayacaktır.Ayrıca, bu kutlu zaman dilimlerinin kendine mahsus güzelliklerini ve insan gönlüne akseden zevk ve lezzetlerini kâmil mânâda duyup tadabilmek için daha baştan bu zaman dilimlerinin “ganimet ayları” olduğunun bilinip takdir edilmesi, arkasından da saniyesi zayi edilmeksizin gece ve gündüzüyle bu ayların ciddî şekilde değerlendirilmesi gerekir. Mesela, azim ve kararlılıkla geceleri kalkıp Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etmeyen ve gece varidâtını yudumlamayan bir insanın bu aylarla ilgili dile getirilen güzellikleri derinliğiyle hissetmesi, tatması ve zevk etmesi mümkün değildir. Evet, insan ciddî bir metafizik gerilim içinde bu aylara girmez, ciddî bir kulluk şuuruyla kendisini ibadete vermez ve kendisini işin içine salmazsa, bu ayların ifade ettiği mânâlar bardaktan boşalırcasına yağıp dursa da o, bunları duyup hissedemez. Hatta o, başkalarının bu zaman dilimleriyle ilgili ifadelerini kendi idrak ve istidadının mihengine vurur ve onları bir lüks ve fantezi olarak değerlendirebilir.
Evet, bu mübarek günlerin tepemizden aşağıya sağanak sağanak boşalttığı varidâtı duyabilmek, öncelikle ona inanıp teveccüh etmeye bağlıdır. Zira teveccühe teveccühle mukabele edilir. Siz bu ayların ruh ve mânâsına teveccüh etmezseniz, onlar da size kapılarını açmaz. Hatta bu aylarla ilgili söylenen çok canlı ve parlak sözler bile sizin nazarınızda cansız bir ceset gibi sönük kalır. Öyle ki bu mevzuda ne İbn Recep el-Hanbelî’nin bam teline dokunan ifadeleri ne de İmam Gazzâlî Hazretleri’nin yüreklere aşk u heyecan salan sözleri sizin gönlünüzde bir aks-i seda bulur. “Acaba bu adamlar ne söylüyor ki!” der, geçer gidersiniz. Çünkü bir sözün tesiri adına, söylenilen sözün kıymeti kadar, muhatapların bakış açısı, niyeti, idrak ve sinelerinin bu meseleye açık oluşu da önem arz eder.
Bu itibarla insan meseleyi öyle sahiplenmeli ki, âdeta recepleşmeli, şabanlaşmalı ve ramazanlaşmalıdır. Evet, insan, onlarla öyle bütünleşmeli ki, bu kutlu ayların insan ruhuna neler söylediğini duyup hissedebilsin. Yoksa siz, siz olarak kaldığınız, sathîlikten kurtulamadığınız ve bu ayların hakikatini araştırmadığınız sürece bu aylarla ilgili söylenilen çok güzel sözler bile bir kulağınızdan girer, öbür kulağınızdan çıkar. Bu açıdan, laubaliliğe açık duran, böyle bir ganimet mevsiminde kendini yenileme gibi bir gayret içinde olmayan, hâl ve hareketlerinde ciddiyeti yakalayamayan insanların bu aylardan istifadeleri çok zordur.
Kutlu Zaman Dilimine Uygun Programlar
Öte taraftan meselenin içtimaî ruha, toplumdaki genel kabule bakan yönü de vardır. Vakıa bu mübarek ayların ifade ettiği gerçek derinlik ve enginliğin duyulup hissedilmesi kalb ve ruh ufku itibarıyla derin insanlara mahsus bir mazhariyettir. Fakat şu anda umumî mânâda toplumumuzun da belli ölçüde bu ayların kıymet ve bereketini takdir ettiği, camilere yöneldiği ve Cenâb-ı Hakk’a teveccüh ettiği de bir gerçektir. İşte bu durum önemli bir vesile olarak değerlendirilip bu kutlu zamanda farklı program ve aktivitelerle insanların ruhuna belli mesajlar duyurulabilir. Aynı şekilde üç ayların içinde yer alan Regaib, Miraç, Beraat ve Kadir gecelerinde de dinin ruhuna sadık kalınarak çağımızın insanına hitap edecek daha hususî programlar tertip edilebilir. Böylece bu kutlu geceleri, insanları Allah’a yaklaştırma ve dinin hakikatini gönüllere duyurma adına değerlendirmiş oluruz. Camiye gelen insanların gönüllerine bu istikamette bazı hakikatler duyurulabileceği gibi, farklı meclislerde bir araya gelişler de müzakere ve sohbetlerle değerlendirilebilir. Böylece bu ayların kendileri için bir şey ifade ettiğine inanan insanların bu teveccüh ve beklentileri de doğru değerlendirilmiş olur.
Yalnız müsaadenizle burada bu tür programlarla alakalı önemli gördüğüm bir hususa dikkatlerinizi çekmek istiyorum: Bizim, farklı vesileleri değerlendirerek yapacağımız bütün faaliyetlerdeki gayemiz, insanları düşünce ve his dünyaları itibarıyla bir adım daha Allah’a yaklaştırmak olmalıdır. Şayet meşgul olduğumuz program ve aktiviteler bizi bizliğimize götürmüyor ve kendimizi bulma istikametinde bize rehberlik etmiyorsa boş şeylerle uğraşıyoruz demektir. Evet, düzenlediğimiz programlarda Rabbimize ait bir kısım hakikatleri seslendiremiyor, insanları bir adım daha Efendiler Efendisi’ne yaklaştıramıyorsak; hatta sırf insanların heva ve heveslerine hitap eden programlar düzenliyor ve neticede onlara sadece “Hoş dakikalar geçirdik.” dedirtiyorsak, zaman israfına, belki de günaha giriyoruz demektir. Zira Allah’a (celle celâluhu) götürmeyen ve Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ulaştırmayan her yol bir aldanmışlıktır. Hem zaten insanları eğlendirme, şölen ve karnavallar düzenleme hak ve hakikate tercüman olmayı isteyen inanan gönüllerin işi ve vazifesi değildir.
Ayrıca bilinmesi gerekir ki, günümüzde insanların genel durumları itibarıyla eğlenceye açık bir hayat tarzları vardır. Dolayısıyla onların bu mevzuda gösterecekleri alaka sizi aldatabilir. Öyle ki onların memnuniyetine bakarak iyi bir iş yaptığınızı zannedebilirsiniz. Oysaki önemli olan onların alakasından ziyade, yapılan işin Kur’ân ve Sünnet’in kıstaslarına göre doğru olup olmadığıdır. Bu itibarla ortaya konulan faaliyete alaka gösterilmese ve katılım az olsa bile, siz her zaman doğrunun peşinde koşmalısınız. Diğer bir ifadeyle mühim olan, insanların takdir ve alkışı değil, yapmış olduğunuz programın kalbî ve ruhî hayatımız adına bir mânâ ifade etmesidir.
Bu itibarladır ki, göklerin nura gark olduğu, zeminin semavî sofralarla bezendiği böyle bereketli bir zaman diliminde, biz, insanları kalbî ve ruhî hayatları itibarıyla hep derinleşmeye yönlendirmeli ve yapacağımız her işi mutlaka yüksek hedeflere, engin mülâhazalara bağlamalıyız. Öyle ki muhatap olduğumuz insanların gönüllerine her seferinde yeni bir mânâ, yeni bir ruh aşılamalı ve onları, mâneviyat adına doymazlığa doğru yelken açtırmalıyız. Bunu gerçekleştirmek için ister eskiden beri bilinen ilâhîler, naatlar, münacatlar okunsun; isterse de yeni beste ve güftelerle bu mânâlar ifade edilsin ama her ne olursa olsun biz mutlaka her faaliyetimizle insanlarda ebed arzusunu tetiklemeli, gönüllerde sonsuz saadeti kazanma iştiyakını ve kaybetme endişesini harekete geçirmeli ve netice itibarıyla muhatap olduğumuz insanları dinin ruhuna uyarmaya çalışmalıyız.
Hâsılı, camiler, cemaatler, cumalar, Recepler, Şabanlar, Ramazanlar, Regaibler, Miraçlar, Beraatlar ve Kadirler mutlaka insanları Cenâb-ı Hakk’a yönlendirmeye vesile yapılmalı ve her anı sonsuzluğu peylemeye açık bu kutlu zaman dilimlerinde tertip edilen bütün aktiviteler, yüce ve yüksek gayeleri gerçekleştirmeye matuf olmalıdır.
HERKUL.ORG
http://www.herkul.org/index.php/krk-testi/kirik-testi
Fitne Zamanı ve Çekirdek Toplum
20 Mayıs 2013.
*Gönüllerin anahtarı, yumuşak huy ve yumuşak kelimelerdir. (00:25)
*Eğer biz dini derinlemesine duysaydık, söylerken, sergilerken vicdanımızın sesini ortaya koyabilseydik, İslam dünyasında lebâleb camileri dolduran o insanlarda da aşkın-heyecanın bir parçası olurdu. Hep aklıma geliyor ki acaba iğfal mi ediyoruz! Bize bakıp bizde gördükleri şeyleri Müslümanlık zanneden bu insanları aldatmış mı oluyoruz? Acaba hiç konuşmasak, sussak, meseleyi sükûtun hikmetine havale etsek daha mı yararlı olur? İşte buraya kalkıp gelmeden de kendi odamda hep bunları düşünüyordum. Gelme ile gelmeme arasında tam yüzde elli elli.. öyle kerhen geldim. (00:55)
*Müslümanlığı sığ olarak anlamaya, aşkın-heyecanın yitirilmesine sebebiyet veriyorsak bence konuşmamak daha iyi. Hatta şimdi bile aklımdan geçiyor ki; mikrofonu çıkar at, git odana kapan!.. Cami kürsüsünden bu mülahazayla indiğim dönemi hatırlarım. Müslüman öyle olmamalı!.. (02:27)
*M. Akif diyor ki:
*Kendisiyle yüzleşmeyen, ömür boyu hep başkalarıyla yüzleşir ve kendi yüzsüzlüğünden bir türlü sıyrılamaz. (05:50)
*“Âlemin bana yaptığı ne kadar çok olursa olsun, benim bana yaptığım hepsinden fazladır.” (OscarWilde) (06:08)
*Hadis kitaplarında “Kitabü’l-fiten ve’l-melâhim” başlığıyla bazı bölümler yer almaktadır. “Fiten” kelimesinin tekili (müfredi) olan “fitne”nin meşakkat, sıkıntı, bela, musîbet, rezalet ve azap gibi mânâları vardır; aslında fitnenin, imtihan anlamında olduğu, daha sonra meşakkat ve imtihanın netice verdiği kötülük mânâsında kullanıldığı söylenmektedir. Zamanla bu kelime küfür, günah, ihtilâf, düşmanlık, rüsvaylık ve fısk gibi her türlü kötülük için kullanılmaya başlanmıştır. Melâhim ise; melhame kelimesinin çoğuludur; melhame, savaş meydanı demektir. Hadis kaynaklarında “fiten ve melâhim” başlıkları altında, ileride gelecek olaylardan, özellikle âhir zamanda cereyan edecek olan dehşetli hadiselerden bahsedilmiş; bunlara karşı müslümanın nasıl tavır takınması gerektiği belirtilmiştir. (07:30)
*Bir hadis-i şerifte, “Âhir zamanda yaşları küçük, akılca kıt birtakım gençler zuhur edecek. Yaratılmışın en hayırlısının sözünü söylerler, Kur’an’ı okurlar. Fakat, imanları, gırtlaklarından öteye geçmez.” buyuruluyor. (07:55)
*Fitnenin kol gezdiği zamanda hiç olmazsa bir yerde, bir zümre zuhur etse.. şahsî, âilevî ve içtimaî hayat açısından tam bir istikâmet, engin bir iman, tastamam bir Müslümanlık, insanın boyunu aşkın bir ihlas, derinlerden derin bir ihsan şuuru.. bir marifet ki bayılır insan ona.. bir muhabbet, bir aşk u şevk ki insanın aklını alır.. bu vasıflarla muttasıf küçük çapta bile olsa bir topluluk bulunsa, dünyanın değişik yerlerinde hemen onun örnekleri oluşacaktır. (09:04)
*Yeryüzü, problemi insanla tanıdı. İnsan, problemin hem anasıdır hem de babasıdır; o, eşi olmasa bile yine problem üretir. Bu açıdan da insanda problemi çözeceğiniz âna kadar ne yuvada, ne mektepte, ne camide, ne de idarî, siyasî, iktisadî hayatta problemi çözemezsiniz. (11:05)
*Hazreti Mevlânâ, “Bazen melekler bizim nezaket ve inceliğimize imrenirler; bazen de şeytanlar küstahlığımızdan ürperirler!” derken alâ-yı illiyyîne ve esfel-i sâfilîne de işaret etmiş oluyor. Biri Hazreti Ruh u Seyyidü’l-enâm’ın makamını, öbürü de şeytanın derekesini işaretliyor. (12:23)
*Evet, yüz kişiden ibaret bile olsa, üsve-i hasene, taklide şayeste, örnek bir toplum hemen dikkat çekecek ve başka yerlerde de onun emsali üretilecektir. Siz Allah’ta, Peygamber’de fâni olmuş böyle bir toplum haline gelirseniz, insanlar da sizde fâni olurlar. (14:00)
*Çekirdek toplumun çok önemli iki vasfı, biri Fuzûlî’ye diğeri de Gavsî’ye ait olan şu sözlerde dile getirilmektedir:
*-Cı, -cu, -ca… yok bunlar benim telakkimde; nazarımda bunların hepsi merdut. Fakat, zikredilen evsâf ve anlayış etrafında bir araya gelen ve bu anlayışı dünyaya mal etme gayreti içinde göbeklerini çatlatırcasına koşan insanlar, bir nüve teşkil ettiği zaman, mutlaka dünyanın dört bir yanında onun misalleri oluşturulacaktır. Zira, kainat bir çekirdekten meydana gelmiştir; o çekirdek de hakikat-i Ahmediye’den (aleyhissalatü vesselam) meydana gelmiştir. (19:57)
*İhtiyacını hissettiğimiz çekirdek toplumun her ferdi, Hazreti Ömer’in (radıyallahu anh) gözünün nuru o delikanlı gibi ismet ufkunun temsilcisi olmalıdır. O genç bir tuzağa düşüp günaha karşı hafif bir temayül gösterecek gibi olunca birdenbire “Allah’a karşı gelmekten sakınanlara şeytandan bir dürtü ilişince, hemen düşünüp kendilerini toparlar, basiretlerine tam sahip olurlar.” (A’raf, 7/201) mealindeki ayeti hatırlamış; Cenâb-ı Allah’tan hayâ etmiş; gönlü Allah korkusundan hâsıl olan heyecana dayanamamış ve genç oracığa yığılıp kalmıştır. Hazreti Ömer, gencin ölüm sebebini anlayınca hemen gömüldüğü yere gider ve orada ona şu ayetle seslenir: “Rabbinin huzurunda durmaktan korkan kimselere iki Cennet vardır.” (Rahmân, 55/46) O, sözlerini bitirdikten sonra herkesin duyacağı şekilde mezardan şöyle bir ses yükselir: “Yâ Emire’l-Mü’minîn! Allah bana onun iki katını verdi.” (21:36)
*Mağrib ülkelerinden birisinde devletin başındaki insanlar diyorlar ki: “Hapishaneden çıktık, geldik idareye talip olduk. Vâkıa Hazreti Yusuf da böyle yapmıştı ama o peygamberdi, Allah onu yalnız bırakmıyor, teyid ediyordu; biz ise sıradan insanlarız; öyle bir teyidimiz yok. Fakat, sizin tecrübeleriniz var, ne olur bizi yalnız bırakmayın, bu tecrübelerden istifade ederek biz de meseleyi dipten ele alıp bir yere kadar getirelim!” (25:30)
*Eğer bazı arkadaşlarımız insanlık adına o “çekirdek toplum” manasını ifade edebilmişlerse, onlar hakkında da bir arkadaşım için dediğim gibi diyeceğim; onun fedakârlığına binaen şöyle demiştim: “Benim için Cennet’e gitmek, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun şefaati olmazsa mümkün değil. Ama bir gün bana Cennet’e gir derlerse, ‘Falan yerde ben yapayalnız kaldığımda koluma giren o arkadaşımı almadan girmek istemiyorum ya Rabbi!’ derim.” Eğer bir yerde bu çekirdeği oluşturmuş bir topluluk, bir nüve varsa, hakikaten siz şahit olun ben alınlarından öpüyorum. Siz şahit olun, bana eğer -farzımuhal- Cennet kapısı açılırsa, onları almadan içeriye girmem!.. (26:25)
*Fitne zamanında Müslümanlığı dosdoğru yaşamak çok zordur. Fakat, o zoru başaranlar, dünyada bütün zorlukları da başarabilecek babayiğitlerdir. Allah sizleri o babayiğitlerden eylesin. Amin… (27:33)
HERKUL.ORG
http://www.herkul.org/index.php/bamteli/bamteli
*Eğer biz dini derinlemesine duysaydık, söylerken, sergilerken vicdanımızın sesini ortaya koyabilseydik, İslam dünyasında lebâleb camileri dolduran o insanlarda da aşkın-heyecanın bir parçası olurdu. Hep aklıma geliyor ki acaba iğfal mi ediyoruz! Bize bakıp bizde gördükleri şeyleri Müslümanlık zanneden bu insanları aldatmış mı oluyoruz? Acaba hiç konuşmasak, sussak, meseleyi sükûtun hikmetine havale etsek daha mı yararlı olur? İşte buraya kalkıp gelmeden de kendi odamda hep bunları düşünüyordum. Gelme ile gelmeme arasında tam yüzde elli elli.. öyle kerhen geldim. (00:55)
*Müslümanlığı sığ olarak anlamaya, aşkın-heyecanın yitirilmesine sebebiyet veriyorsak bence konuşmamak daha iyi. Hatta şimdi bile aklımdan geçiyor ki; mikrofonu çıkar at, git odana kapan!.. Cami kürsüsünden bu mülahazayla indiğim dönemi hatırlarım. Müslüman öyle olmamalı!.. (02:27)
*M. Akif diyor ki:
“Müslümanlık nerede, bizden geçmiş insanlık bile;
Âlem aldatmaksa maksat, aldanan yok nafile!
Kaç hakiki Müslüman gördümse, hep makberdedir,
Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir!”
Kendi döneminde, soy kütüğünden, ruh ve mana köklerinden bütün bütün kopulmadığı bir dönemde toplumun iç perişaniyetine bakarak o toplum adına bunları seslendiriyor. Gelse bizim dönemimizi görseydi, o aşk ve heyecan insanı, kalbi durur ölürdü. (04:40)Âlem aldatmaksa maksat, aldanan yok nafile!
Kaç hakiki Müslüman gördümse, hep makberdedir,
Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir!”
*Kendisiyle yüzleşmeyen, ömür boyu hep başkalarıyla yüzleşir ve kendi yüzsüzlüğünden bir türlü sıyrılamaz. (05:50)
*“Âlemin bana yaptığı ne kadar çok olursa olsun, benim bana yaptığım hepsinden fazladır.” (OscarWilde) (06:08)
*Hadis kitaplarında “Kitabü’l-fiten ve’l-melâhim” başlığıyla bazı bölümler yer almaktadır. “Fiten” kelimesinin tekili (müfredi) olan “fitne”nin meşakkat, sıkıntı, bela, musîbet, rezalet ve azap gibi mânâları vardır; aslında fitnenin, imtihan anlamında olduğu, daha sonra meşakkat ve imtihanın netice verdiği kötülük mânâsında kullanıldığı söylenmektedir. Zamanla bu kelime küfür, günah, ihtilâf, düşmanlık, rüsvaylık ve fısk gibi her türlü kötülük için kullanılmaya başlanmıştır. Melâhim ise; melhame kelimesinin çoğuludur; melhame, savaş meydanı demektir. Hadis kaynaklarında “fiten ve melâhim” başlıkları altında, ileride gelecek olaylardan, özellikle âhir zamanda cereyan edecek olan dehşetli hadiselerden bahsedilmiş; bunlara karşı müslümanın nasıl tavır takınması gerektiği belirtilmiştir. (07:30)
*Bir hadis-i şerifte, “Âhir zamanda yaşları küçük, akılca kıt birtakım gençler zuhur edecek. Yaratılmışın en hayırlısının sözünü söylerler, Kur’an’ı okurlar. Fakat, imanları, gırtlaklarından öteye geçmez.” buyuruluyor. (07:55)
*Fitnenin kol gezdiği zamanda hiç olmazsa bir yerde, bir zümre zuhur etse.. şahsî, âilevî ve içtimaî hayat açısından tam bir istikâmet, engin bir iman, tastamam bir Müslümanlık, insanın boyunu aşkın bir ihlas, derinlerden derin bir ihsan şuuru.. bir marifet ki bayılır insan ona.. bir muhabbet, bir aşk u şevk ki insanın aklını alır.. bu vasıflarla muttasıf küçük çapta bile olsa bir topluluk bulunsa, dünyanın değişik yerlerinde hemen onun örnekleri oluşacaktır. (09:04)
*Yeryüzü, problemi insanla tanıdı. İnsan, problemin hem anasıdır hem de babasıdır; o, eşi olmasa bile yine problem üretir. Bu açıdan da insanda problemi çözeceğiniz âna kadar ne yuvada, ne mektepte, ne camide, ne de idarî, siyasî, iktisadî hayatta problemi çözemezsiniz. (11:05)
*Hazreti Mevlânâ, “Bazen melekler bizim nezaket ve inceliğimize imrenirler; bazen de şeytanlar küstahlığımızdan ürperirler!” derken alâ-yı illiyyîne ve esfel-i sâfilîne de işaret etmiş oluyor. Biri Hazreti Ruh u Seyyidü’l-enâm’ın makamını, öbürü de şeytanın derekesini işaretliyor. (12:23)
*Evet, yüz kişiden ibaret bile olsa, üsve-i hasene, taklide şayeste, örnek bir toplum hemen dikkat çekecek ve başka yerlerde de onun emsali üretilecektir. Siz Allah’ta, Peygamber’de fâni olmuş böyle bir toplum haline gelirseniz, insanlar da sizde fâni olurlar. (14:00)
*Çekirdek toplumun çok önemli iki vasfı, biri Fuzûlî’ye diğeri de Gavsî’ye ait olan şu sözlerde dile getirilmektedir:
“Hikmet-i dünya ve mâfihâ bilen ârif değil,
Ârif oldur bilmeye dünya ve mâfihâ nedir?” (Fuzûlî)
“Sen tecelli eylemezsin perdede ben var iken,
Şart-ı izhar-ı vücudundur adîm olmak bana!..” (Gavsî) (16:40)
*Yaptığın hayırları unutmanın yanı sıra, tırnak ucu kadar bir kötülük yapmışsan, yetmiş sene sonra aklına geldiğinde “Off..” deyip inlemesini biliyorsan, bana göre sen insansın, insan-ı kâmilsin. (18:33)Ârif oldur bilmeye dünya ve mâfihâ nedir?” (Fuzûlî)
“Sen tecelli eylemezsin perdede ben var iken,
Şart-ı izhar-ı vücudundur adîm olmak bana!..” (Gavsî) (16:40)
*-Cı, -cu, -ca… yok bunlar benim telakkimde; nazarımda bunların hepsi merdut. Fakat, zikredilen evsâf ve anlayış etrafında bir araya gelen ve bu anlayışı dünyaya mal etme gayreti içinde göbeklerini çatlatırcasına koşan insanlar, bir nüve teşkil ettiği zaman, mutlaka dünyanın dört bir yanında onun misalleri oluşturulacaktır. Zira, kainat bir çekirdekten meydana gelmiştir; o çekirdek de hakikat-i Ahmediye’den (aleyhissalatü vesselam) meydana gelmiştir. (19:57)
*İhtiyacını hissettiğimiz çekirdek toplumun her ferdi, Hazreti Ömer’in (radıyallahu anh) gözünün nuru o delikanlı gibi ismet ufkunun temsilcisi olmalıdır. O genç bir tuzağa düşüp günaha karşı hafif bir temayül gösterecek gibi olunca birdenbire “Allah’a karşı gelmekten sakınanlara şeytandan bir dürtü ilişince, hemen düşünüp kendilerini toparlar, basiretlerine tam sahip olurlar.” (A’raf, 7/201) mealindeki ayeti hatırlamış; Cenâb-ı Allah’tan hayâ etmiş; gönlü Allah korkusundan hâsıl olan heyecana dayanamamış ve genç oracığa yığılıp kalmıştır. Hazreti Ömer, gencin ölüm sebebini anlayınca hemen gömüldüğü yere gider ve orada ona şu ayetle seslenir: “Rabbinin huzurunda durmaktan korkan kimselere iki Cennet vardır.” (Rahmân, 55/46) O, sözlerini bitirdikten sonra herkesin duyacağı şekilde mezardan şöyle bir ses yükselir: “Yâ Emire’l-Mü’minîn! Allah bana onun iki katını verdi.” (21:36)
*Mağrib ülkelerinden birisinde devletin başındaki insanlar diyorlar ki: “Hapishaneden çıktık, geldik idareye talip olduk. Vâkıa Hazreti Yusuf da böyle yapmıştı ama o peygamberdi, Allah onu yalnız bırakmıyor, teyid ediyordu; biz ise sıradan insanlarız; öyle bir teyidimiz yok. Fakat, sizin tecrübeleriniz var, ne olur bizi yalnız bırakmayın, bu tecrübelerden istifade ederek biz de meseleyi dipten ele alıp bir yere kadar getirelim!” (25:30)
*Eğer bazı arkadaşlarımız insanlık adına o “çekirdek toplum” manasını ifade edebilmişlerse, onlar hakkında da bir arkadaşım için dediğim gibi diyeceğim; onun fedakârlığına binaen şöyle demiştim: “Benim için Cennet’e gitmek, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun şefaati olmazsa mümkün değil. Ama bir gün bana Cennet’e gir derlerse, ‘Falan yerde ben yapayalnız kaldığımda koluma giren o arkadaşımı almadan girmek istemiyorum ya Rabbi!’ derim.” Eğer bir yerde bu çekirdeği oluşturmuş bir topluluk, bir nüve varsa, hakikaten siz şahit olun ben alınlarından öpüyorum. Siz şahit olun, bana eğer -farzımuhal- Cennet kapısı açılırsa, onları almadan içeriye girmem!.. (26:25)
*Fitne zamanında Müslümanlığı dosdoğru yaşamak çok zordur. Fakat, o zoru başaranlar, dünyada bütün zorlukları da başarabilecek babayiğitlerdir. Allah sizleri o babayiğitlerden eylesin. Amin… (27:33)
HERKUL.ORG
http://www.herkul.org/index.php/bamteli/bamteli
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)