30 Mart 2013 Cumartesi

FİZİK

Fizik (Eski Yunanca: φύσις fisisdoğa”) maddeyi, maddenin uzay-zamanda hareketini enerji ve kuvveti de kapsamak üzere bütün ilgili kavramlarla birlikte inceleyen doğa bilimidir. Daha genel olarak, evren ile ilgili nasılları cevaplamak için doğanın genel bir analizidir.
Fizik en eski akademik disiplinlerden biridir, astronomiyi kapsadığı için ilki de denebilir. 16. yüzyıldan bu yana kendi sınırlarını çizmiş modern bir bilim olmasına karşın, Bilimsel Devrim'den önce iki bin sene boyunca felsefe, kimya, matematik ve biyolojinin belli branşları ile eş anlamlı olarak kullanılmıştır. Buna karşın, matematiksel fizik ve kuantum kimyası gibi alanlardan dolayı fiziğin sınırlarını net olarak belirlemek güçtür.
Fizik, diğer disiplinleri etkilemesi bakımından da önemlidir. Bunun nedeni kısmi olarak ondaki gelişmelerin genellikle teknolojiye uygulanmasıyken, fizikteki yeni fikirlerin matematik ve felsefe gibi diğer disiplinleri etkilemesinin katkısı da büyüktür. Örneğin, elektromanyetik ve nükleer fizikteki yenilikler günümüz toplumunun gelişmesinde önemli yer tutan televizyon, bilgisayar, elektrikli ev eşyaları, nükleer silahlar gibi ürünlerin, termodinamikteki yenilikler motorlu taşımanın, mekanikteki yenilikler kalkülüsün gelişmesine neden olmuştur.
Kapsam ve amaçları
Parabol şeklinde akan lav Galileo'nun düşen cisimler yasasıyla birlikte kara cisim ışınımını da gösterir – sıcaklık karacismin renginden yola çıkılarak tespit edilebilir.
Fizik kuarklar, nötrinolar ve elektronlar gibi temel parçacıklardan galaksi süperkümelerine kadar çok geniş bir yelpazede birçok fenomeni inceler. Diğer her şeyin kendilerinden oluştuğu bu fenomenleri incelemesi itibarıyla fizik zaman zaman “temel bilim” olarak da anılır. Fizik doğadaki çeşit çeşit fenomeni daha basit fenomenlerle açıklamaya çalışır. Böylece fizik hem gözlemlenebilir şeyleri temel nedenlere indirgemeye hem de bu temel nedenleri birbirleriyle ilişkilendirmeye çalışır.
Örnek olarak, Antik Çin'de insanlar mıknatıs taşlarının birbirini görünmez bir kuvvet ile çektiğini gözlemledi. Bu etki sonradan manyetizma olarak isimlendirildi ve esaslı olarak ilk kez 17. yüzyılda incelendi. Çinlilerden kısa bir zaman önce Yunanlılar da aynı görünmez kuvvetin amber gibi bazı cisimlerin hayvan postuna sürtüldüğünde ortaya çıktığını keşfettiler. Bu ise ilk kez gene 17. yüzyılda araştırıldı ve elektrik olarak isimlendirildi. Böylece fizik doğadaki gözlemleri iki temel nedene indirgemiş oldu. Bunun üzerine, 19. yüzyılda bu iki kuvvetin aslında tek bir kuvvetin, elektromanyetik kuvvetin, iki farklı görünümü olduğu keşfedildi. Bu “birleştirme” süreci günümüzde de devam etmektedir; bugün elektromanyetizma ve zayıf nükleer çekimin, bunlardan daha temel olan elektrozayıf etkileşimin iki farklı görünümü olduğu düşünülmektedir. Fizik doğanın neden bu şekilde olduğuna dair nihai bir neden (Her Şeyin Teorisi) bulma yoluna devam ediyor.

Bilimsel metod

Fiziksel teorilerin geçerliliği bilimsel metod ile test edilir. Araştırılan teorinin sonuçları teoriyi test etmek için uygulanan deney verileriyle karşılaştırılır; deney ve gözlemlerden elde edilen bilgiler toplanır ve teorinin tahmin ve öngörüleriyle kıyaslanır, buna göre teorinin geçerli olup olmadığına karar verilir.
Deneysel verilerle çok iyi derecede örtüşen ve hiç yalanlanmamış teoriler sıklıkla bilimsel yasa ya da doğa yasası olarak adlandırılır. Tabii ki, bilimsel yasalar da dahil olmak üzere bütün teoriler deneylerle herhangi bir ters düşme söz konusu olduğunda daha tutarlı ve genel teorilerle değiştirilip düzeltilebilir.

Teori ve deney

Ana maddeler: Teorik fizik ve Deneysel fizik
Teorisyenler var olan deneylerle uyuşan ve gelecek deneylerle sınanabilecek matematiksel modeller üretmeye çalışırken deneyciler teorik öngörüleri test etmek ve yeni fenomenler gözlemlemek için deney yaparlar. Teori ve deneyler birbirinden ayrı olarak geliştirilse de birbirlerine kuvvetli bir bağlılıkları vardır. Fizikteki gelişmeler sıklıkla ya deneyciler halihazırdaki teorilerin açıklayamadığı bir deney yaptıklarında ya da teorisyenler yeni deneylerin yapılmasına ışık tutan, deneylerle test edilebilir yeni öngörüler öne sürdüklerinde meydana gelir.
Teorisyenlik ve deneycilik arasında gidip gelen fizikçiler fenomenolog olarak isimlendirilir. Fenomenologlar deneylerde gözlemlenen kompleks fenomenlere bakıp onları temel teorilerle ilişkilendirir.
Teorik fizik tarihsel olarak felsefeden ilham alagelmiştir, elektromanyetik teori bu yolla bütünleştirilmiştir. Bilinen evrenin ötesinde, fiziğin teorik sahasına dahil olan varsayımlar da vardır; örneğin paralel evrenler, multiverse, ileri boyutlar. Teorisyenler bu fikirleri halihazırdaki teorilerle bazı belli problemleri çözmek için öne sürerler. Böylece bu fikirlerin sonuçları deneylerle kıyaslanabilecek biçimde ortaya konur ve test edilebilecek öngörüler ortaya atılır.
Deneysel fizikçiler mühendislik ve teknoloji dallarına bilgi verdiği gibi bu dallardan bilgi de alır. Temel araştırma ile ilgilenenler parçacık hızlandırıcıları ve lazer gibi ekipmanlar dizayn edip kullanırken uygulamalı araştırma yapanlar genellikle endüstride çalışır ve manyetik resonans görüntüleme (MRG) ve transistör vb. teknolojilerin gelişiminde rol alırlar. Feynman'a göre, deneycilerin teorisyenler tarafından hiç araştırılmamış yerlere de yönelebilir.

Matematik ve diğer bilimlerle ilişkisi

Assayer'de (1622), Galileo, matematiğin doğanın kendi yasalarını belirttiği dil olduğunu söyler. Fizikteki çoğu deneysel sonuç numerik ölçümler şeklinde gelir ve teoriler bu matematiksel sonuçları karşılamak için matematiksel formda olurlar.
Fizik yasaların keskin olarak formülize edilebileceği mantıksal çerçeveyi sağlamak ve öngörüleri sayısal olarak ortaya koymak için matematiği kullanır. Analitik çözümlerin bulunamadığı durumlarda sayısal analiz yapılır ve simülasyonlar kullanılabilir.
Fizik ile matematik arasındaki temel fark fiziğin nihai olarak materyal gerçekliğin açıklanmasıyla ilgileniyor olduğudur. Fizik teorilerin öngörülerini deney ve gözlem sonuçlarıyla karşılaştırmak suretiyle ilerler, öte yandan matematik dünyada gözlemlenebilecek şeylerin ötesinde, soyut kalıplarla ilgilenir. Buna rağmen ikisinin arasındaki fark çok kesin sınırlarla çizili değildir. Fizik ile matematik arasında kalan geniş bir araştırma sahası vardır; matematiksel fizik.
Fizik öz itibarıyla diğer birçok bilim ile iç içedir, uygulamalı alanlarının mühendislik ve medikal bilimlerle iç içe olduğu gibi. Fiziğin prensipleri diğer doğa bilimlerinde de kendini gösterir, özellikle her türlü materyal sistem için geçerli olan enerjinin korunumu yasası gibi. Süperiletkenlik gibi bazı diğer fenomenler ise bu temel yasalardan türetilirler ve kendileri temel yasa değildir çünkü sadece belli başlı bazı sistemlerde kendilerini gösterirler.
Fiziğin (bazen kimyayı da içerecek biçimde) genellikle “temel bilim” olarak anılıyor oluşu diğer tüm disiplinlerin (biyoloji, kimya, jeoloji, malzeme bilimi, mühendislik, medikal bilimler) temel fizik yasalarına uyan belirli materyal sistemlerle ilgileniyor olduğundandır. Örneğin kimya madde kümelerinin (atom ve moleküllerden oluşan gaz ve sıvılar gibi) ve kimyasal maddelerin değişiminden kaynaklanan, kimyasal reaksiyon denilen süreçlerin incelenişidir. Kimyasal bileşenlerin yapısı, aktivitesi ve özellikleri onları oluşturan moleküllerin özelliklerinden çıkartılabilir. Bu temel özellikler kuantum mekaniği, kuantum kimyası, termodinamik ve elektromanyetizma gibi fiziğin alanlarıyla tanımlanır.

Felsefi îmalar

Ana madde: Fizik felsefesi
Fizik felsefi köklerini Antik Yunan felsefesinden alır. Tales'in maddeyi ilk kez karakterize etmesinden Demokritus'un doğayı bölünemez atomlara indirgemesine, the Ptolemaic astronomy of a crystalline firmament ve Aristo'nun Fizik'ine kadar farklı Yunan filozofları kendi doğa felsefelerini geliştirmişlerdir. 18. yy a kadar fizik doğa felsefesi olarak biliniyordu.
19. yüzyıl itibarıyla fizik diğer bilimlerden ve felsefeden pozitif bir bilim olarak ayrılmıştır. Diğer bütün bilimler gibi fizik de bilimsel metodunun yeterli bir tanımı için bilim felsefesine dayanır. Bilimsel metod a priori ve a posteriori gerekçelendirmeleri, verilmiş bir teorinin geçerliliğinin Bayesian inference ile belirlenmesini içerir.
Fiziğin gelişimi eski filozofların birçok sorusunu cevapladığı gibi ortaya yeni sorular da çıkarmıştır. Fiziği çevreleyen felsefi meseleler, fizik felsefesi, uzay ve zamanın doğası, determinizm, ve empirizm, natüralizm ve realizm gibi metafiziksel görüşlerle ilgilenir.
Determinizm savunucusu Laplace ve kuantum mekaniğinin kurucularından Schrödinger gibi birçok fizikçi çalışmalarının gerisindeki felsefi görüşler üzerinde de yazmışlardır. Stephen Hawking matematiksel fizikçi Roger Penrose'u The Road to Reality (Gerçeğe Giden Yol) kitabından dolayı Platonist olmakla itham etmiştir. Hawking aynı zamanda kendisini de “utanmaz bir indirgemeci” olarak tanımlamış ve Penrose'la aynı felsefi konular üzerinde yazmıştır.

Tarih

Ana madde: Fiziğin tarihçesi
Isaac Newton (1643-1727)
Antik çağlardan bu yana insanlar doğanın nasıl davrandığını anlamaya çalıştılar. En büyük gizemlerden biri Güneş ve Ay gibi gök cisimlerinin hareketiydi. Çoğunluğunun yanlışlığı kanıtlanan teoriler ortaya atıldı.
Her olayın doğanın içinde bir nedeni olduğunu savunan filozof Tales (yaklaşık MÖ 624-546) doğal olayları açıklamak için kullanılan doğaüstü, mitolojik ve dinsel açıklamaları reddeden ilk kişi oldu. İlk fiziksel teoriler felsefi terminolojiyle anlatılıyordu ve bu yüzden sistematik deneysel test uygulamak mümkün değildi. Ptolemy ve Aristo'nun birçok çalışması gündelik gözlemlerle de örtüşüyor değildir.
Buna rağmen birçok antik filozof ve astronomun yaptığı öngörüler doğrudur. Leucippus (MÖ 5. yüzyılın ilk yarısı) atomizmi kurdu ve Arşimet mekanik, statik ve hidrostatik alanlarında suyun kaldırma kuvvetini de içeren birçok sayısal betimlemede bulundu. Orta Çağ, Müslüman fizikçilerle (en tanınmışı Alhazen'dir) birlikte deneysel fiziğin doğuşuna tanıklık etti; bunu erken dönem modern Avrupa fizikçilerinin (en tanınmışı Galileo Galilei ve Johannes Kepler'in çalışmalarının üzerinde klasik mekaniği inşa eden Isaac Newton'dur) modern fiziği şekillendirmeleri takip etti. 20. yüzyılda Albert Einstein'ın çalışmaları fiziğe günümüze değin süren biçimini kazandırmıştır.

Temel teoriler

Ana maddeler: Fiziğin branşları, Klasik fizik ve Modern fizik
Fizik çok geniş bir yelpazeye sahip olsa da bazı temel teoriler bütün fizikçiler tarafından kullanılmaktadır. Bu teoriler deneylerle defalarca test edilip doğru bulunmuştur ve şu an kesin bir geçerlilikle doğanın doğru bir modeli olarak kabul edilmektedir. Örneğin klasik mekanik nesnelerin hareketini nesneler atomik boyutların oldukça üstünde olduğunda ve hareketin hızı ışık hızın oldukça altındaysa doğru ve tutarlı bir biçimde açıklayıp tahmin edebilmektedir. Bu teoriler aktif çalışma sahalarına dahil olmaya devam etmektedir. Klasik mekaniğin önemli bir dalı olan kaos 20. yüzyılda, klasik mekaniğin Isaac Newton tarafından ilk kez formülize edilmesinden yaklaşık üç asır sonra keşfedilmiştir.
Bu merkezi teoriler daha spesifik konuları anlamak ve araştırmak için temel olmuşlardır ve uzmanlık alanı önemli olmaksızın her fizikçinin bu teoriler hakkında bilgisinin olması beklenir. Bu teoriler klasik mekanik, kuantum mekaniği, termodinamik ve istatistiksel mekanik, elektromanyetizma ve özel göreliliktir.

Araştırma alanları

Günümüzdeki araştırma alanları kabaca katı hal fiziği, atomik, moleküler ve optik fizik, parçacık fiziği, astrofizik, jeofizik ve biyofizik olarak sıralanabilir. Bazı fizik bölümlerinde fizik eğitimi alanında da araştırmalar yapılmaktadır.
20. yüzyıldan bu yana fiziğin spesifik alanları oldukça özelleşmiştir ve çoğu fizikçi kariyeri boyunca sadece tek bir alanla ilgilenir olmuştur. Albert Einstein ve (1879-1955) ve Lev Landau (1908-1968) gibi fiziğin birden çok alanıyla ilgilenenler günümüzde çok az sayıdadır.
Fiziğin temel alanları, onlara bağlı alt branşlar ve teoriler

Yoğun madde fiziği

Ana madde: Katı hal fiziği
Maddenin yeni bir halinin (Bose–Einstein yoğuşması) varlığını gösteren, Rubidium gazı atomlarının hız dağılımı verisi
Fiziğin maddenin makroskopik özellikleriyle uğraşan dalıdır. Bir sistemi oluşturan parçacık sayısı çok fazla ve bu parçacıklar arasındaki etkileşim kuvvetli olduğunda ortaya çıkan fazlarla ilgilenir.
Bu fazlardan en bilindik olanları atomların aralarında elektromanyetik kuvvetten doğan bağlarla birbirine bağlandığı, maddenin katı ve sıvı halleridir. Daha ilginç fazlara örnek olarak süperakışkanlık ve Bose-Einstein yoğuşması olarak adlandırılan, çok düşük ısılarda ortaya çıkan durumlar, serbest elektronların özelliklerinden kaynaklı olarak bazı materyallerde meydana gelen süperiletkenlik, atomik latislerde görülen ferromagnetik ve antiferromagnetik fazlar verilebilir.
Yoğun madde fiziği günümüzde çağdaş fiziğin en geniş araştırma sahasıdır. Tarihsel olarak, şimdi yoğun madde fiziğinin bir dalı olarak kabul edilen katı hal fiziğinden türemiştir. Yoğun madde fiziği ismi ilk kez Philip Anderson tarafından çalışma grubunu yeniden isimlendirdiğinde (1967) kullanılmıştır. Kimya, malzeme bilimi, nanoteknoloji ve mühendislik dallarıyla ortak konulara da sahiptir.

Atomik, moleküler ve optik fizik

Ana madde: Atomik, moleküler ve optik fizik
Atomik, moleküler ve optik fizik (AMO) bir ya da birkaç atomdan oluşan yapılar düzeyinde madde-madde ve madde-ışık etkileşimini inceler. Üç alan birbirleriyle karşılıklı ilişkileri, kullandıkları metodların benzerliği, enerji düzeylerinin ortaklığı sebebiyle tek bir isim altında toplanmıştır. Üç alan da hem klasik hem kuantum uygulamalarını içerir, makroskopik analizin tersine etkileşimlere mikroskopik analiz ile de yaklaşabilirler.
Atomik fizik atomlardaki elektron kabuklarıyla ilgilenir. Günümüzde atom ve iyonların kuantum kontrolü, soğutması ve çarpıştırılmasına, zayıf etkileşimli gazların (Bose-Einstein yoğuşması ve seyreltik Fermi dejenere sistemleri gibi) kolektif davranışlarına, fiziğin temel sabitlerinin yüksek duyarlılıkla ölçülmesine ve yapı ve dinamik üzerinde elektron korelasyonunun etkisine odaklanılmıştır. Atomik fizik çekirdek fiziği tarafından etkilenir fakat çekirdekler arası fizyon ve füsyon etkileşimleri yüksek enerji fiziğinin alanına dahildir.
Moleküler fizik çoklu-atom yapılarıyla ve bu yapıların madde-ışık bağlamında iç ve dış etkileşimleriyle ilgilenir. Optik fizik optikten farklı bir disiplindir, optik makroskopik objeler ve klasik ışık alanlarının kontrolüyle ilgilenirken optik fizik optik alanların temel özellikleri ve mikroskopik düzeyde madde ile etkileşimini inceler.

Yüksek enerji/parçacık fiziği

Ana madde: Parçacık fiziği
Higgs bozonunun olağan bir görünümünü içeren, Büyük Hadron Çarpıştırıcısı'nın CMS detektöründe tetiklenmiş bir olay.
Parçacık fiziğinin konusu madde enerjinin temel yapıtaşlarının ve aralarındaki etkileşimin incelenmesidir. “Yüksek enerji fiziği” olarak da adlandırılır. Bunun nedeni birçok temel parçacığın doğal olarak oluşmaması ve diğer parçacıkların yüksek enerji ile çarpıştırılması sonucu ortaya çıkmasıdır. Bu çarpıştırmalar parçacık hızlandırıcılarlada yapılabilirler.

Astrofizik

Ana maddeler: Astrofizik ve Fiziksel kozmoloji
Evrenin görünen ışık spektrumundaki en derin görüntüsü, Hubble Ultra Derin Alanı
Astrofizik ve astronomi fiziğin teori ve metotlarının yıldız yapıları ve evrimleri, güneş sisteminin temeli ve ilgili kozmolojik problemlerin aydınlatılması için kullanılmasıdır. Astrofizik geniş bir konu olduğundan mekanik, elektromanyetizma ve istatistiksel mekanik, termodinamik, kuantum mekaniği, görelilik, çekirdek ve parçacık fiziği, atomik ve moleküler fizik gibi fiziğin birçok alanından beslenir.
Karl Jansky'nin 1931'de gök cisimleri tarafından yayılan radyo sinyallerini keşfetmesi radyo astronomisinin kurulmasıyla sonuçlanmıştır. Astronominin öncüleri günümüzde uzayın keşfiyle ilgilenmekteler. Dünya atmosferinde meydana gelen pertürbasyon ve girişim fenomenleri uzay temelli gözlemleri kızılötesi, morötesi, gamma-ışını ve X-ışını astronomisi isin gerekli kılmıştır.
Fiziksel kozmoloji evrenin en büyük ölçeklerde nasıl oluştuğunun ve geliştiğinin incelenmesidir. Albert Einstein'ın görelilik teorisi bütün modern kozmolojik teorilerde baş rolü oynar. 20. yüzyılın başlarında Hubble'ın uzayın genişlediğini keşfetmesi (Hubble diyagramıyla gösterilmiştir) durağan evren modeli ve Big Bang kuramları açısından çok önemli bir yer tutmuştur.
Big Bang nükleosentezinin başarısı ve kozmik arkaplan ışımasının keşfi Big Bang modelini 1964'te doğrulamıştır. Bu model iki teorik temele dayanır; Albert Einstein'ın genel görelilik teorisi ve kozmolojik prensip. Kozmologlar yakın dönemde evrenin gelişmesini açıklamak için, kozmik genişleme, karanlık enerji ve karamadde faktörlerini içeren ΛCDM modelini geliştirmişlerdir.
Fermi Gamma-ışını Uzay Teleskopu'ndan elde edilen bilgiler geçtiğimiz on yılda birçok keşif ve teorik olasılığın önünü açmış ve eldeki teorilerin düzeltilmesi ve daha iyi açıklanmasında yardımcı olmuştur. Karamaddenin açıklanmasını da sağlayan birçok keşfin önümüzdeki birkaç yıl içerisinde yapılacağı düşünülmektedir. Fermi karamaddeyi zayıf etkileşimde bulunan ağır parçacıklar ile açıklayabilecek bir kanıt aramaktadır, bunun LHC ve diğer yer altı parçacık hızlandırıcılarında yapılan deneylerle destekleneceği tahmin edilmektedir.
IBEX halihazırda yeni astrofiziksel keşifler üretmektedir: Güneş rüzgarının terminasyon şoku boyunca “kimse enerjik nört atom (ENA) ribonunu neyin ürettiğini bilmiyor, fakat herkes klasik heliosfer betimlemesinin – güneş sisteminin güneş rüzgarının yüklü parçacıklarını paketlemesinin yıldızlar arası 'galaktik rüzgar'a doğru bir kuyruklu yıldız şeklinde püskürtülmesi – yanlış olduğu konusunda hemfikir.”

Temel fizik

Evrensel kanunları bulmaya çalışan fiziğin teorilerinin farklı uygulama alanları vardır. Kabaca, klasik fiziğin yasaları atomik boyutların üzerinde ve ışık hızının altında olan sistemleri açıklamak için yeterli bir çerçeve sunar. Bu ön gereksinimler karşılanmadığında gözlemler klasik fiziğin tahminleriyle örtüşmez. Albert Einstein mutlak zaman ve mekan kavramları yerine uzay-zaman kavramını koyan özel görelilik kuramını geliştirdi ve böylece ışık hızına yaklaşan hızlardaki sistemleri açıklamak mümkün oldu. Max Planck, Erwin Schrödinger ve diğerlerinin atomik ve atomaltı boyutlardaki sistemleri açıklamak için parçacıkların ve etkileşimlerin olasılıksal algılanışını içeren kuantum mekaniğini ortaya atmaları ile çok küçük boyutlardaki sistemleri deneylerle tutarlı bir biçimde açıklayabiliyoruz. Daha sonra, kuantum alan teorisi kuantum mekaniği ve özel göreliliği birleştirdi. Genel relativite yüksek kütleli ve büyük boyutlu yapıların açıklanması için dinamik, doğrusal olmayan bir uzay-zaman kavrayışı ortaya attı fakat bu teori diğer temel açıklamalarla henüz birleştirilemedi; söz konusu birleştirme için kuantum gravitasyonunu açıklayacak aday teoriler halen geliştirilmekte.

Uygulamaları ve etkileri

Ana madde: Uygulamalı fizik
Arşimed'in vidası basit makine ile sıvıları taşıyor.
Uygulamalı fizik, genel olarak, fiziğin özel bir kullanım sahasında geliştirilmesidir. Bir uygulamalı fizik programı genellikle jeoloji ve elektrik mühendisliği gibi birkaç uygulama disiplininden dersler içerir. Mühendislikten temel farklı uygulamalı fizikçinin özel bir düzenek tasarlamaması, bunun yerine, yeni teknolojilerin gelişimi ya da belli bir problemin çözümü için fiziği kullanmasıdır.
Yaklaşım uygulamalı matematiğin yaklaşımının benzeridir. Uygulamalı fizikçiler aynı zamanda fiziğin bilimsel araştırmada kullanımıyla da ilgilenebilirler. Örneğin akseleratör fiziğiyle ilgilenen fizikçiler daha iyi parçacık detektörlerinin yapımı için çalışabilirler.
Fiziğin mühendislikte geniş bir uygulama sahası vardır. Örneğin mekaniğin bir alt kolu olan statik köprü ve benzeri yapıların inşasında kullanılır. Akustiğin daha iyi anlaşılması daha efektif konser salonlarının yapılması için, benzer şekilde optiğin daha iyi anlaşılması optiksel araçların daha iyi ve kullanışlı üretilmesi için teorik zemin sağlar. Fiziğin anlaşılması daha gerçekçi uçuş simülasyonları, bilgisayar oyunları ve filmlerin üretilmesine yardım eder.
Standart kabule göre fizik yasaları evrenseldir ve zamanla değişmez; bu nedenle, belirsizlik içinde kalınan bazı sorunların çözümü için de fizik kullanılır. Örneğin, Dünya'nın merkezinin araştırılması ancak Dünya'nın kütlesi, sıcaklığı ve dönüş oranının bilinmesiyle mümkündür. Aynı zamanda fizik mühendislikte simülasyon üretilmesini sağlayarak yeni teknolojilerin gelişmesinde çok büyük bir rol oynar.
Fizikte interdisipliner (disiplinler arası) yöntemlerin yeri önemlidir ve diğer birçok alan fizik tarafından etkilenmektedir, örnek olarak ekonofizik ve sosyofizik verilebilir.
Hidrolik ve Hidrostatik Tablosu (1728 yılına ait "Ansiklopedi"den alınmıştır).

Güncel araştırmalar [değiştir]

Ana madde: Fizikte çözülmemiş problemler
Fiziğin öngördüğü tipik bir olay: bir süper iletkenin üzerinde havada duran mıknatıs Meissner etkisini kanıtlıyor.
Fiziksel araştırmalar birçok farklı alanda gelişimini sürdürüyor.
Katı hal fiziğinde, çözülmemiş önemli teorik bir problem yüksek sıcaklıkta süper iletkenlik olgusudur. Diğer bir önemli katı hal fiziği uğraşıda elektronların dönü (spin) özelliğinin kullanılarak elektronik işlemlerin yapılmasını amaçlayan spintronik'dir. Bu konu ile bağlantılı diğer bir güncel konu ise kuantum bilgisayarın katı hal sistemlerinde gerçekleştirilmesidir.
Parçacık fiziğinde, Standart Model'in ötesinde ve temelinde başka bir fiziğin olduğunun deneysel bulguları ortaya çıkmaya başladı. Bunların en önemlilerinden bir tanesi nötrinoların kütlesinin sıfır olmadığının keşfine ilişkin bulgulardır. Bu deneysel sonuçlar uzun süre çözülememiş solar nötrino problemini çözmüş gibi görünüyor. Kütleli nötrinoların fiziği halen aktif bir teorik ve deneysel araştırma konusu. Parçacık hızlandırıcıları TeV mertebesinde enerjilerle parçacıkları çarpıştırmaya başladı. Deneyciler bu deneylerin sonucunda Higgs bozunumu ve süpersimetrik parçacıkları bulmayı umuyor.
Yarım asırdır süregiden, kuantum mekaniğiyle genel göreliliği tek bir kuantum gravitasyonu kuramında birleştirme çabaları henüz sonuç vermiş değil. Halihazırdaki aday teoriler M-teorisi, süpersicim teorisi, döngü kuantum gravitasyonu olarak sıralanabilir.
Birçok astronomik ve kozmolojik gözlem henüz tatmin edici biçimde açıklanmış değil. Bunlardan birkaçı; ultra-yüksek enerjili kozmik ışınlar, baryon asimetrisi, evrenin ivmelenmesi, galaksilerin anormal dönüş oranları.
Yüksek enerji ve kuantum fiziğinde ve astrofizikte elde edilen büyük gelişmelere rağmen kaos, türbülans vb. birçok günlük fenomen hala tam anlamıyla anlaşılabilmiş değil. Dinamik ve mekaniğin zekice uygulanmasıyla çözülebileceği düşünülen kompleks problemler çözümsüz olarak duruyor; örnekler arasında kum yığınlarının oluşumu, sudaki titreşimlerin yapısı, su damlalarının biçimi, yüzey gerilimi fenomeninin mekanizması ve çalkalanan heterojen karışımların kendiliğinden dizilimi var.
Karmaşık (kompleks) yapıların 1970'lerden bu yana artan bir ilgiyle incelenmesinin birkaç nedeni var. Güncel matematiksel ve sayısal yöntemler, ve bilgisayar işlem yetileri karmaşık sistemlerin gerçekçi modellenebilmesine olanak sağladı. Karmaşık fizik, aerodinamikte türbülansın araştırılması ve biyolojik sistemlerde model oluşumunun gözlemlenmesi gibi durumlarda da görülebileceği üzere, git gide disiplinler arası bir araştırma sahası olmaktadır.
  • Horace Lamb (1932): “Şimdi yaşlı bir adamım ve ölüp cennete gittiğimde iki konuda aydınlanmayı umuyorum; kuantum elektrodinamiği ve akışkanların türbülans hareketi. İlki konusunda daha optimistim.”

29 Mart 2013 Cuma

SAAT

Saat, zamanı ölçmeye yarayan alettir. İki farklı zaman arasındaki farkı insanlar tarafından oluşturulan ölçüler dahilinde ölçmeyi sağlar.


Tarihi
Saat, ilk defa MÖ 4000'lerde Mısır'da kullanılmaya başlanmıştır. Mısırlılar, Güneş'in her gün belirli bir düzende doğup battığını keşfetmişti. Bundan yararlanarak güneş saatini icat etmeyi başardılar. Bu saat çeşidinde dik duran bir cismin güneşin geliş açısına göre oluşturduğu gölge boyuna bakılarak saat hesaplanıyordu. Ancak güneş saatinin bir eksikliği vardı. Geceleri güneş olmadığından dolayı çalışamıyordu. Bunun üzerine Antik Mısırlılar kum saati ve su saatini icat ettiler.

9 Mart 2013 Cumartesi

Dünyevî İmkânlar ve Geleceği Planlamada Ölçü

04 Mart 2013. | KIRIK TESTI
Soru: Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) dünyada bir garip ya da bir yolcu gibi olmayı tavsiye buyurmuş, seleften bazıları da bir kişinin ertesi gün ne yiyip içeceğini düşünmesini bile tûl-i emel ve tevehhüm-i ebediyet saymışlardır. Fakat günümüz şartlarında belli okulların bitirilmesi ve bir meslek sahibi olunması gibi düşüncelerle gelecek adına plan yapılması gerekli görülüyor. Bu durumda yarınları düşünmede ölçü ne olmalıdır?
Cevap: Soruda da işaret edildiği üzere Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyor:
كُنْ فِي الدُّنْيَا كَأَنَّكَ غَرِيبٌ أَوْ عَابِرُ سَبِيلٍ
“Dünyada bir garip yahut bir yolcu gibi ol!” (Buharî, rikâk 3) Garip; yurdundan-yuvasından ayrılıp bir yere göç etmek durumunda kalan, muvakkaten orada misafir olarak bulunan, çevresindeki eşya ve insanlarla derin bir münasebeti olmayan kimse demektir. Hadiste geçen “âbiru sebîl” terkibi ise yolcu demektir. “Âbir” kelimesinin türediği “abera” fiilinin masdarı olan “ubûr” ise yolun bir tarafından diğer tarafına geçişi ifade için kullanılır. Esasen insan da, rahm-ı maderden çocukluğa, oradan gençliğe, olgunluğa, yaşlılığa intikal eden, oradan da kabre, berzaha ve mahşere uzanan bir yolcudur. İşte Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu yolculukta, dünya hayatının, sadece yolun bir kenarından diğer kenarına geçme gibi kabul edilmesini tavsiye buyuruyor.
Başka bir hadis-i şerifte ise, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hasır üzerinde istirahat buyurması ve hasırın da vücudunda iz bırakması sebebiyle Hz. Ömer’in gözleri dolu dolu, “Yâ Resûlallah! Sasaniler şöyle, Romalılar böyle…” diyerek O’nun da dünya nimetlerinden biraz istifade etmesi gerektiğini ima etmesi üzerine Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğu rivayet edilir:
مَا لِي وَمَا لِلدُّنْيَا مَا أَنَا فِي الدُّنْيَا إِلَّا كَرَاكِبٍ اسْتَظَلَّ تَحْتَ شَجَرَةٍ ثُمَّ رَاحَ وَتَرَكَهَا
“Benim dünya ile ne alâkam olabilir ki! Benim dünyadaki hâlim, bir ağacın altında gölgelenip azıcık dinlendikten sonra yoluna devam eden bir yolcunun hâline benzer.” (Tirmizî, zühd 44) Hepimiz biliyoruz ki, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) isteseydi, ashab evinde barkında ne varsa getirir ve O’nun altına sererlerdi. Fakat İnsanlığın İftihar Tablosu, kendisini, bir yerden bir yere giderken muvakkaten bir ağacın altında ârâm eden ve sonra da çekip giden bir yolcuya benzetip dünyayla olan münasebetinin bundan ibaret olduğunu ifade ediyor ve ruhunun ufkuna yürüyeceği ana kadar da hep bu ölçüye göre hayatını yaşıyor.
Hak Yolunda Tüketilen Servetler
Fakat meseleye küllî bir nazarla bakılıp, dinin emir ve yasakları bir bütün olarak ele alındığında, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in bu ifadelerinden, dünyanın bütün bütün ihmal edilmesi gerektiği değil, şahsî haz ve zevkler adına dünyaya dalınmaması gerektiği anlaşılır. Mesela, Enfal Sûresi’ndeki bir âyet-i kerimede; “Eğer, hakkı bâtıldan ayıran, iki topluluğun karşılaştığı o günde (Bedir’de) Allah’a ve kulumuza indirdiğimize inanıyorsanız, bilin ki, ele geçirdiğiniz ganimetin beşte biri Allah’ın, Peygamberin ve yakınlarının, yetimlerin, düşkünlerin ve yolcularındır. Allah her şeye kadirdir.”(Enfal Sûresi, 8/41) buyrulduğu üzere ganimetlerin beşte birlik kısmının Allah Resûlü’ne ve âyette zikredilen şahıslara verilmek üzere O’nun tasarrufuna ait olduğu ifade ediliyor. Şayet Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendisine ganimetten ayrılan payın tamamını değil, öşrünü bile değerlendirseydi çok müreffeh bir hayat yaşayabilir, saraylarda oturabilirdi. Fakat O, hayat-ı seniyyelerini küçük bir odacık olan hücre-i saadetlerinde sürdürmeyi tercih etmişti. Öyle ki, Âişe Validemiz’in naklettiğine göre Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) gece namaza durduğunda, secde edeceği zaman eliyle Hz. Âişe’nin ayaklarına dokunuyor ve ancak o mübarek Validemiz ayaklarını çektikten sonra oraya secde edebiliyordu. (Bkz.: Buhârî, salât 22) Demek ki, kaldığı hücrenin içinde -o hücreye canlarımız kurban olsun- secde edecek kadar bile yer bulamıyordu. Ancak Allah’ın emriyle kendisine tahsis edilen ve tasarrufu kendisine bırakılan ganimetleri göz önünde bulundurduğumuzda, Hazreti Ruh-i Seyyidi’l-Enâm’ın (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) bir taraftan bir orduyu teçhiz edebilecek imkânlara sahipken, bütün bunları Allah yolunda kullanarak çok sade bir hayat yaşamayı tercih ettiğini görüyoruz. Evet, O, şahsî ve cismanî hayatı, hazları ve zevkleri mevzuunda öyle temkinli, öyle tedbirli ve öyle ölçülü hareket ediyordu ki, Cenab-ı Hakk’ın
فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ
“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” (Hûd Sûresi, 11/112) talebinin kendisinden istediği istikameti hakkıyla izhar ediyordu.
İstiğna Ruhunun Vârisleri
Şüphesiz Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Allah’la münasebeti, konumu, durumu, enginliği ve derinliği itibarıyla faik ve aşkın birisiydi. Evet, O (aleyhissalâtü vesselâm) öyle yüksek ve farklı bir tabiata sahipti ki, bizim yemeden, içmeden ve cismanî zevklerden aldığımız haz gibi, ibadet ü taatten zevk duyduğunu ifade ediyordu. Bundan dolayı Rabb’e karşı yanmışlığını giderme adına geceleyin eşlerinden müsaade istiyor ve kalkıp ubûdiyet çeşmesine ağzını yanaştırıyordu. Bu itibarla, O’nu, değil bizimle, ashab-ı kiramla mukayese etmek dahi doğru değildir. Evet, O’nunla hiç kimse mukayese edilemez. Hatta küstahlık sayılmazsa daha da ileri giderek diyebilirim ki, Cebrail’i (aleyhisselâm) bile O’nunla mukayeseye kalkarsanız hata etmiş olursunuz. Çünkü Cebrail (aleyhisselâm) sırtında cismaniyet ve nefsaniyetle alakalı yükleri taşımıyordu. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ise bunları taşımakla birlikte aynı zamanda meleklerin önünde at koşturuyordu. İşte bu sebepledir ki O (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) Miraç’tan dönüp içimize geldiği gibi, mesajlarını sunma ve bizlere rehberlik yapma adına kendi ufkundan bizim seviyemize tenezzül buyuruyor ve bizim anlayışımız ve yaşayışımızla alakalı objektif şeyler söylüyordu.
Bu ölçüler içinde meseleye baktığımızda, her ne kadar hiç kimse O’nunla mukayese edilemese de, O’nun ümmetine talim buyurduğu mesajlar açısından insanların şahsî hayatları adına müstağni yaşamaları gerektiğini söyleyebiliriz. Zaten O’nun yolunu takip eden bütün büyük insanlar müstağni yaşamayı tercih etmişlerdir. Mesela Hz. Pîr’in hayat tarzına bakacak olursanız, onun bütün hayatında istiğnayı önemli bir düstur olarak kabul ettiğini görürsünüz. O, bazen bir ağacın başında günlerini geçirmiş, bazen aylarca dağın başında kalmış, bazen de oturmaya çok müsait olmayan tahtadan bir evde kalmış; hâsılı ömrünün sonuna kadar çok basit bir hayat yaşamayı tercih etmiştir. Aslında sadece sizin dininizi yaşayan insanlar değil, farklı din ve kültürlerin müntesiplerinden, içinde bulundukları toplumun kaderini değiştiren insanlar da aynı şekilde müstağniyane yaşamışlardır.
Bu açıdan diyebiliriz ki, evrensel insanî değerler itibarıyla büyüklüğün emaresi sayılan bu hususiyetler, bir yönüyle hemen herkeste aynıdır. Şu farkla ki, iman eden gönüllerde bu mesele hem daha sağlamdır hem de kalıcılık vaad eder. Çünkü onlar ilâhî teyidi arkalarına almışlardır. Diğerlerinde ise kimi zaman istiğna, fedakârlık, hasbilik gibi mü’min sıfatları bulunsa da bunlar süreklilik ve kalıcılık vaad etmez. Fakat şurası da bilinmesi gerekir ki, Allah (celle celâluhû), mü’min sıfatına sahip olan kişileri, dünyada, yürüdükleri yolda muvaffak kılar. Zira Allah’ın (celle celâluhu) muamelesi sıfatlara göredir. Dolayısıyla bir insan gökte uçan bir veli bile olsa şayet miskin ve tembelse veya dünyayı toplama peşinde koşan, şahsî hayatı adına yaşayan haris ve bencil birisi ise, Allah tarafından inanmışlara has bir muamele görmeyecektir. Çünkü o, hakikî insan olma keyfiyetinden uzaklaşmıştır. Esasen, insan-ı kâmil olma yolunda ilerlemesi gereken bir mü’minin şahsî hayatı adına dünyaya dalması, cismaniyet yörüngeli yaşaması, hayvanî hisleriyle hareket etmesi kat’iyen tasvip edilemez. Böyle bir hayat tarzının peygamber yolu olmadığı da muhakkaktır.
Geçici İmkânları Ebedîleştirmenin Yolu
Elbette söylenen bu sözlerin mânâsı, insanın bir kısım dervişler gibi, dünya adına her şeyi elinin tersiyle iterek, onu bütün bütün terk edip bir köşeye çekilmesi değildir. Çünkü bu, güçlü bir millet olmaya münafidir. Bu açıdan Müslümanlar elden geldiğince dünyevî imkânlara sahip olmalıdır. Fakat onlar, dünyaya ait bu imkânları, bitmezlik ve tükenmezlik yörüngesinde değerlendirmelidir. Bu noktada size bir hissimi ifade edeyim: Bazen hayalimden geçiyor ki, keşke odaya girdiğimde birdenbire karşımda üç beş trilyon para bulsam, arkasından arkadaşlara dünyanın değişik yerlerinde okullar ve kültür lokalleri açmaları, insanların gönüllerini fethetmeleri için bu parayı dağıtsam. Tabii bu bir hayal, hayal olduğundan dolayı da ben boşa adım atmış oluyorum. Fakat şunu ifade edeyim: Şayet böyle bir hayal bana ait değil de size ait olsa ve siz böyle bir hayalden bana bahis açmış olsaydınız, ben size, böyle bir hayal ameliyesinin bile insana ibadet sevabı kazandıracağını söylerdim. Çünkü kendi ruhumuzun ilhamlarını başkalarına duyurma, elimizdeki meşaleyle cihanları aydınlatma, Efendimiz’in işaret buyurduğu üzere güneşin doğup battığı her yere nam-ı celil-i Muhammedî’yi (sallallâhu aleyhi ve sellem) götürme (Bkz.: Müslim, fiten 19) istikametinde sancıyla oturup kalkma ve hayalleri bile böyle bir gayeye bağlama çok önemlidir.
Asıl konumuza dönecek olursak, bir kez daha ifade edelim ki, sahip olunan güç ve imkânlar doğru değerlendirildiği takdirde bunların bir mahzuru yoktur. Fakat malperestlik, makamperestlik, yuvaperestlik, evlatperestlik, tenperverlik gibi dünyaya taparcasına bir muhabbet ve düşkünlük, insanı dünyevî, uhrevî felâkete sürükler. İnsan sadece hakperest olmalı, Hakk’a kul olmalı ve O’nun dışındaki her şeye O’nun hatırına alaka duymalıdır. Evet, her şeyin başında, sonunda, evvelinde, ahirinde O hatırlanmalı ve her şey O’na bağlanmalıdır. Yoksa cismaniyet ve nefsaniyet hesabına hareket edildiği takdirde her şey kendi darlığımız içinde kalacağı için küçülecek ve hem bize, hem de o imkânlara yazık olacaktır. Cihanlar değerinde olan, cihanları peyleyecek potansiyele sahip bulunan ve öbür âlemde de arz ve sema genişliğindeki makamları elde etmeye müsait olarak yaratılan insan bence böyle bir darlığın mahkûmu olmamalı; aksine sonsuzluk peşinde koşmalı ve hep O’nun rızasına talip bulunmalıdır. Öyle ki, O’na götürmedikten sonra mücerret bir İstanbul’un fatihi olmayı bile arzu etmemelidir. Çünkü münferit olarak böyle bir hâdisenin kıymet-i harbiyesi yoktur. Ona kıymet kazandıran niyetin enginliğidir. Yani Efendimiz’in bişaretine nail olma, İslâm’ın itibarını koruma, nam-ı celil-i Muhammedî’yi (sallellâhu aleyhi ve sellem) dünyaya duyurma gibi bir gayeye bağlandığı takdirde, işte ancak o zaman İstanbul’un fethi, bir değer kazanacaktır.
Niyetin Belirleyiciliği
Aslında aynı husus günümüzde bazı okulları bitirme, belli meslekleri icra etme adına ortaya konulan cehd ve gayretler için de geçerlidir. Diğer bir ifadeyle bir insan ülkesi ve ülküsü adına bir şeyler yapmak istiyor, fakat onları yapabilmesi için de belli yollardan geçmesi gerekiyorsa elbette bunun gereğini yerine getirecektir. Mesela güzel bir okula gitmek isteyen talebe, “Ben bu okulu bitirmeden üniversiteye giremem. Üniversiteyi okumadan milletime hizmet edecek yerlere gelme imkânını elde edemem. Bu imkânı elde edemeyince itibar göremem. İtibar göremeyince de, milletim, ülkem, gaye-i hayalim ve ideallerim adına bir şey yapamam.” demeli ve başta niyetini böyle yüce bir gayeye bağlamalıdır.
Evet, biz yer yer “Neden bazı şeyleri göremediler, neden bazı alanlarda boşluklar bıraktılar, neden hep gol yediler?” gibi ifadeler kullanıyor ve maalesef bizden öncekileri sorgulamadan kendimizi kurtaramıyoruz. Dolayısıyla bizden sonrakilerin de bizi sorgulamaması adına bizden öncekilerin bıraktığı boşlukların doldurulması için ölesiye gayret sarf etmeli ve yeni bir kısım boşlukların oluşmasına meydan vermemeliyiz. Dolayısıyla çocuklarımız ve torunlarımız tarafından levm edilmemek için bazı süreçlerden ve güzergâhlardan geçmek iktiza etmektedir. Şu halde yapılması gereken başta güçlü bir imana sahip olma ve ibadet ü taatte kusur göstermeme, sonra da yapılan her şeyi sağlam bir niyete bağlamadır. Bu yapılabildiği takdirde insanın lise okuması, üniversiteyi bitirmesi ve buralarda ortaya koyacağı her türlü performansı çok iyi planlaması bir nevi ibadet ü taat yerine geçecek ve ona sevap kazandıracaktır. Çünkü bir işte niyet ve maksat neyse, kullanılan vasıtalar da o niyetin rengini alır. Bu itibarla da yapılan bütün işler niyet kanaviçesine göre işlenmelidir.
Hâsılı, mü’min hiçbir zaman el âlemden “barekâllah, maaşallah” almak için ya da sadece dünyevî hesaplarla iş yapmaz/yapmamalıdır. O her zaman, kendi ruh ve mânâ köklerinden süzülüp gelen semavî değerleri başkalarına duyurma istikametinde koşturur durur ve bu değerlerin yeryüzü muvazenesinde söz sahibi olması için sürekli gayret içinde bulunur. Bu uğurda, kimi zaman zorluklarla karşılaşır, sancı üstüne sancı çeker ve ızdırapla iki büklüm olur. Ama o bilir ki, belli bir gaye-i hayal ekseninde hareket eden insanın yaşadığı sıkıntı ve meşakkatler ona öyle sevap kazandırır ki, seyr u sülûk-i ruhaniyle bile o seviye elde edilemez.

                                                                                 HERKUL.ORG

247. Nağme: İmanın Tadını Duymak ve Âhirette Alacaklı Olmak

Sevgili dostlar,
Bugünkü nağmemizde muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi özellikle şu mevzuları anlatıyor:
***İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle buyurmuştur:
ثَلَاثٌ مَنْ كُنَّ فِيهِ وَجَدَ حَلَاوَةَ الْإِيمَانِ أَنْ يَكُونَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَحَبَّ إِلَيْهِ مِمَّا سِوَاهُمَا وَأَنْ يُحِبَّ الْمَرْءَ لَا يُحِبُّهُ إِلَّا لِلَّهِ وَأَنْ يَكْرَهَ أَنْ يَعُودَ فِي الْكُفْرِ كَمَا يَكْرَهُ أَنْ يُقْذَفَ فِي النَّارِ
Şu üç haslet kimde bulunursa, o imanın tadını duyar: Allah’ı ve O’nun Rasûlü’nü her şeyden ve herkesten daha fazla sevmek; sevdiğini yalnız Allah rızası için sevmek ve Allah onu küfürden kurtardıktan sonra yeniden küfre düşmeyi ateşe atılmaktan daha kerih görmek.” Evet, imanın tadını alan bir insan Allah’ı ve Rasûlü’nü her şeyden artık sever, onları andığı zaman adeta burnunun kemikleri sızlar. Sevdiğini Allah için sever; Allah’a kulluğundan, O’na yakınlığından, O’nun yolunda bir tebliğ adamı, bir münadî, bir müezzin olduğundan ve insanları Hakk’a ulaştırmaya gayret ettiğinden dolayı muhabbet besler. Diğer insanlara ve sâir mahlûkata karşı alâkası da hep Cenâb-ı Hak’tan ötürüdür. Bir de, Allah, Cehenneme yuvarlanma sebebi olan küfürden kurtarıp imana erdirdikten sonra yeniden küfre ve küfrün sebeplerine dönmeyi ateşe atılmak gibi çirkin görür, böyle bir âkıbetin hayaliyle bile ürperir ve tir tir titrer. Sürçmemek, düşmemek ve bütün bütün kaybetmemek için Gaffâr u Settâr’a sığınır; küfre açılan kapılardan da hep uzak kalmaya çalışır.
***Yaptığınız kat kat iyiliğin sıfırını bile göstermeyen kimselere karşı dahi tavır almamalı, onlara aynıyla mukabelede bulunmamalısınız. Sürekli alacaklı olmalı, fakat alacaklı olduğunuz şeyleri asla talep etmemelisiniz. Bu civanmertliği öyle tabiatınız haline getirmelisiniz ki, öteye de alacaklı olarak gitmeli ve orada insanlardan hak talep etmemek suretiyle bir kere daha civanmertlik sergilemelisiniz.
***Hadis kitaplarında ahirete ait şöyle bir tablo anlatılmakta ve zenginler ile âlimlerin karşılaşmaları nazara verilmektedir: Rivayete göre; servetini Allah yolunda infak eden zenginler ile ilmiyle âmil olan âlimler Cennet’in kapısında buluşacaklar. Âlimler, cömert zenginlere hitaben, “Buyurunuz, öncelik sizin hakkınızdır, evvela siz giriniz. Çünkü, şayet siz servetinizi Allah yolunda infak etmeseydiniz, ilim yuvaları açmasaydınız ve eğitim imkanları hazırlamasaydınız, biz ilim sahibi olamaz ve doğru istikameti bulamazdık. İlim yolunda bulunmamıza ve ufkumuzun açılmasına siz vesile oldunuz; biz size borçluyuz. Dolayısıyla hakk-ı tekaddüm size aittir, buyurunuz!” diyecek ve onlara hürmeten bir adım geriye çekilecekler. Fakat, cömert zenginler, “Aslında, biz size borçluyuz; çünkü, eğer siz o engin ilminiz sayesinde bizim gözlerimizi açmasaydınız, bize güzel rehberlik yapmasaydınız, tekvinî ve teşriî emirleri beraberce okumasını öğretmeseydiniz ve helalinden kazanıp Allah için infak etmenin güzelliğini göstermeseydiniz, biz servetimizi böyle hayırlı bir iş uğrunda sarfedemezdik. Siz kılavuzluk yaptınız ve bizi bir verip bin kazanma çizgisine taşıdınız. Bundan dolayı, dünyada olduğu gibi burada da öncülerimizsiniz; buyurunuz, evvela siz giriniz!” mukabelesinde bulunacaklar. Bu tatlı muhavereden sonra âlimler öne geçecek ve ard arda Cennet’e dahil olacaklar.
                                                                     HERKUL.ORG

KULAK

Kulak (auris), işitme işlevini gören ve denge organını içinde bulunduran anatomik yapıdır.
Üç kısımda incelenir:
  • Dış kulak,
  • Orta kulak,
  • İç kulak.
Dış Kulak
İki kısımdan oluşur. Dışa doğru çıkıntı yapan kısmına kulak kepçesi adı verilir. Kulak kepçesi sesin yönünün belirlenmesinde işlev görür. Burayı orta kulağa bağlayan kanal ikinci kısmı yapar ve dış kulak yolu adını alır. Dıştan içe doğru uzanan bu kanal yaklaşık 2,5 cm kadardır ve S harfi şeklinde kıvrılmıştır. Kıkırdak kısım üzerinde tragi adı verilen kıllar vardır. Kanal içinde bezlerin salgısı ve bunların üzerine binen tozlar sonucu kulak kirleri oluşur. Bu kirler birleşip kuruduğu zaman kanalı tıkayabilir ve işitmeye engel olabilirler.
Dış kulak yolunun sonunda yarı saydam olan sedef renginde kulak zarı bulunur. Kulak zarı; dış kulak ile orta kulağı birbirinden ayırır. Her iki yüzü, atmosfer basıncı ile dengelenmiştir. Zarın iç yüzünü, östaki borusu aracılığı ile boğazdan gelen hava dengeler. Böylece kulak zarının içe çökmesi engellenmiş olur
mastoideae) açılır. Birbiri ile eklemleşen üç kemik timpan zarına çarpan ses dalgalarının amplıtüdünü yükselterek, iç kulaktaki sıvıya iletirler. Kulak zarına tutunan ilk kemik malleus (çekiç kemiği)'tur. Ortadaki incus (örs), sondaki ise stapes (üzengi)'tir. Üzengi kemiği oval pencere (fenestra vestibuli) adı verilen açıklık üzerine oturur. Orta kulak: Temporal kemik içerisinde altı duvarlı bir kemik boşluğudur. Ön iç kısmındaki “östaki borusu” sayesinde yatakla birleşir. Bu durum kulaktaki iç ve dış basınçları dengeleme yönünden çok önemlidir. Östaki borusu normalde kapalı olup yutkunma ve esneme durumlarında açılır. Üst kısmından kulak arkasındaki mastoid kemiğin hava dolu hücrelerine açılır. Bu ilgi orta kulak iltihaplarının bu kemiğe geçmesi açısından önemlidir. Orta kulakta bulunan önemli kısımlardan biri de kemikçikler zinciridir. Çekic, örs ve üzengi kemikçikleri zar ile iç kulağın bağlantısını sağlar. Bu üç kemikçik vücudun en küçük kemikçikleri olup zara gelen titreşimi takriben 12,19 kat arttırırlar ve iç kulağın “perilenf” sıvısına iletirler. Çekiç kemiği zara yapışıktır. Örs, ortada ve üzengi ise iç duvarda yapışıktır. Üzengi kemiğinin yapıştığı nokta oval pencere adını alır ve iç kulağa titreşimlerin iletimi buradan olur

İç Kulak

Çok karışık yapılardan oluşan ve önemli fonksiyonlar üstlenen kısımdır. Hepsi de temporal kemik içerisinde yer alan, birbirinden ayrı üç kemik boşluktan meydana gelir. Bu kemik boşluklara kemik labirent (labyrinthus osseus) adı verilir. Kemik labirent üç bölümden oluşur.Oval pencerenin açıldığı kısma vestibulum (dalız) denilir. Diğer ikisi ise cochlea (salyangoz kabuğu) ve semisirküler kanallar (canalis semisircularis osseus, kemik yarım daire kanalları)'dır.
Dalız merkezde olmak üzere; önünde salyangoz, arkasında yarım daire kanalları yerleşir. Her üç bölme de, perilenfa adı verilen sıvı ile doludur. Kemik labirentin içinde, labirentin kıvrımlarına uyan ve içi endolenfa ile dolu olan zar labirent (labyrinthus membranaceus) bulunur. Zar labirentin, kemik labirent kısımlarına uyan bölmeleri şunlardır: Vestibulum içindeki kısmı, utriculus ve sacculus'tur. Cochlea içinde kalan kısmı ductus cochlearis ve semisirküler kanallar içinde yer alan kısmı da ductus semisircularis adını alırlar.

Kulak anatomisi

İşitme organı (corti organı) ve mekanizması

Mekanik ses uyarılarını elektrik impulslarına dönüştüren reseptörlere işitme veya corti organı denir. Bu reseptörler zar cochlea'nın (ductus cochlearis) içinde yerleşmiş olarak işitme siniri (n. cochlearis) ile irtibat halindedirler. Dış kulak yolu içinde ilerleyen ses dalgaları, kulak zarını titreştirerek buraya temas eden kulak kemikçiklerini harekete geçirir.
Burada amplitüdü yükselen ses dalgaları, kemik labirent içindeki perilenfa'ya taşınır. Buradan da endolenfa membranına ulaşırlar. Endolenfa'da ki dalgalanma ince saç kılı şeklindeki reseptörleri (corti organı) uyarır. Bu işlem, sinir impulslarının başlamasını ve işitme siniri ile beyne taşınmasını sağlar.

Denge mekanizması

İç kulakta yer alan diğer duyu reseptörleri denge ve başın uzaydaki pozisyonu ile ilgilidir. Bu reseptörlerin bazısı semisirküler kanalların tabanında yerleşmiştir. Bunlar tamamen denge ile ilgilidir. Bir diğer kısmı ise vestibulumda yer alan sacculus ve utriculus isimli iki küçük zar kese içindedir. Semisirküler kanallar sacculus ve utriculus ile bağlantı halindedir.

Bu keselerden biri başın uzaydaki pozisyonu ile ilgili bilgi alır. Diğeri denge duyusu olup, kılların (silialar) hareketi ile ortaya çıkar. Baş hareket ettiği zaman, siliaların pozisyona kilitlenmesi ile sinir impulsu başlar. Buradan ve kanallardan başlayan denge siniri (n. vestibularis), işitme sinirine (n. cochlearis)katılarak n vestibulocochlearis'i oluşturur

İşitme duyusu

Kulak kepçesi tarafından yakalanan akustik dalga dış kulaktaki kulak zarı tarafından orta kulaktaki örs, çekiç ve üzengi kemikleri aracılığı ile iç kulaktaki salyangoz organına aktarılır. Salyangoz akustik dalgayı beynin yorumlayabileceği elektriksel işarete dönüştürmekle görevlidir. Bu aktarma ve elektriksel işarete çevirme işlemleri, insan duyma sisteminin karakteristik özelliklerinin ana belirleyicisidir. Duyma sisteminde iki adet algılayıcının olmasının en büyük avantajı çift yollu (stereo) duymaya izin vermesidir.Bu kulak için çok önemlidir.

Kulak gelişim deformiteleri

Kulak, insanın dış görünümünü doğrudan etkileyen, estetik değeri ve aynı zamanda fonksiyonel önemi olan bir organdır. Kulakta, doğuştan hiç gelişmeme de dahil olmak üzere çok değişik şekilsel bozukluklar karşımıza çıkabilir. En sık olarak rastlanan şekil bozukluğu kepçe kulak deformitesidir. Kepçe kulak deformitesi, kulakların, olması gereken normal anatomik duruşundan öne doğru açık durması şeklinde görülür. Çocuğun anne karnındaki duruşu ve uyku sırasındaki yatış pozisyonu ile hiçbir ilgisi yoktur.
Kulağın içindeki bazı organların gelişmemiş olması sonucu oluşan işitme engelleri de gelişim deformiteleri arasındadır.

GÖZ

Göz, göz çukurunda bulunan, iri bir bilye büyüklüğünde, görmeyi sağlayan küremsi bir organdır.
Göz, ışığı geçirmeye ve kırmaya elverişli üç tabakanın birleşmesinden oluşmuştur. En dıştaki birinci tabakaya, "sert tabaka" ya da "gözakı" denir; bu tabaka önde tümsekleşerek, saydam tabakayı oluşturur. Beyaz ve telsel yapıda olan sert tabaka, gözü koruyan gerçek bir zardır. Çok damarlı bir bağ dokusu olan damar tabaka, iki yüzündeki boyalı hücre örtüsüyle, gözyuvarını tam bir karanlık oda haline getirir. Bunun ön bölümünde, kirpiksi cisim kasları ile kirpiksi bölge yeralır; kirpiksi bölgenin çok damarlı olan asıcı bağı gergin tutmak için kanla dolan küçük piramitler halindeki çıkıntılara, "kirpiksi uzantı" denir.
Kirpiksi bölgenin uzantısı olarak, ön bölümde damar tabaka renk değiştirerek ortası delik (gözbebeği) bir diyafram oluşturur (iris). Rengi insandan insana değişen iris, gözbebeğini büyültüp küçültmeye yarayan kas telleri kapsar: Işınsal kas telleri gözbebeğinin genişlemesini, iris büzücü kasının çember telleriyse, gözbebeğinin büzülmesini sağlar.
Gözün üçüncü ve çok ince tabakası olan ağ tabaka, duyarlı bir tabakadır. Bunun arka bölümünde bulunan ortası çukur, beyazımsı küçük kabarcık (görme sinir diski), görme sinirinin girdiği yerdir ve "kör nokta" diye adlandırılır. Kör noktanın biraz ötesinde, sarı nokta yeralır; burası da dıştan gelen görüntülerin en iyi biçimlendiği görme bölgesidir.
Gözün arka kutbuna giren görme siniri, damartabakaya doğru birçok sinir teli halinde yayılır ve üç tabaka halinde dizili nöronlarla sona erer. Birinci tabakadaki nöronların (çok kutuplu nöronlar) silindir ekseni, görme sinirinde sürer; ön uzantılarıysa, ikinci tabakanın iki kutuplu nöronlarıyla bağlantı kurar; ikinci tabakanın nöronları da, üçüncü tabakanın görme nöronlarının silindir eksenlerine bitişir. Bu tabakada, bir ucu ağ tabakanın kırmızı bölümüne giren, koni ve çubuk biçimindeki nöronlar yeralır.
Koni ve çubukların serbest uçları, damar tabakadan yana yöneliktir: Damar tabakaya gelen ışık ışınları kırılır ve ağtabaka hücrelerinin sinir uçlarını etkiler.
  • a: Görme siniri
  • b: Kör nokta
  • c: Sert tabaka(Gözakı)
  • d: Damar tabaka
  • e: Ağ tabaka(Retina)
  • f: Kirpiksi cisim
  • g: Arka oda
  • h: İris
  • i: Saydam sıvı
  • j: Saydam tabaka(Kornea gözü renklendiren tabaka)
  • k: Ön kamara (Humör aköz)
  • l: Mercek (Silier) Kasları
  • m: Göz merceği
  • n: Kirpiksi cisim
  • o: Jelatin görünüşlü camsı cisim
  • p: Sarı leke(Odaklama noktası)

Canlılarda göz ve görme [değiştir]

Hayvanlarda çok çeşitli göz biçimlerine rastlanır. Yalın canlılarda gözler bedenin önünde, deride yeralan ışığa duyarlı hücrelerden oluşur. Söz konusu organların yapısı yalın ya da böceklerin bileşik gözleri, omurgalıların gözleri gibi daha gelişmiş olabilir. Sineklerin gözleri özellikle hareket ve renk ayırt edecek bir yapıdadır. Avcı kuşlarınkiler, insanda olduğu gibi başın önünde buna karşılık başka kuşlar tarafından avlanan kuşların gözleriyse daha geniş bir görme alanını kaplayacak biçimde başın iki yanında yeralır. İnsan, maymun ve bazı başka gelişmiş canlıların gözleri, özel biçimleri seçip tanıyabilirler. Buna karşılık hayvanların çoğu, renkleri ancak bir ölçüde algılarlar. Bazı hayvanlarsa renk körüdür. Toprak altında ya da denizin derinliklerinde yaşayan bazı canlılarda, gözler işlevlerini bütünüyle yitirmiştir. Memelilerin gözleri kafatasının içindeki boşluklarda (göz çukurları) yerleşmiştir ve kaslar sayesinde her yönde hareket edebilir. Salyangozlar ve solucanlar ancak karanlık ile aydınlığı ayırt edebilirler; yalın gözlü eklembacaklılarsa ışığın yanı sıra, hareketi de belirleyebilirler. Sinekler ve arılar küçük hareketleri, genel biçimi ve rengi algılayabilirler; ayrıca böceklerin bir çoğu, insanların göremedikleri morötesi ışığı da görebilirler. Gözlerinin yapısı omurgalılara benzeyen ahtapot ve mürekkepbalığı, cisimleri net görebildikleri halde, üç boyutlu göremezler. Omurgalılardaysa, gelişmiş gözler çok farklı koşullarda ayrıntılı biçimde görmelerine olanak sağlar. Gece dolaşan canlılar, az ışıkta iyi görememekarşılık, gündüz, ışığın şiddeti karşısında körleşirler.