Yeni uygulamayla okul puanının etkisi ortalama yüzde 13'ten yüzde 10'a indirildi. Böylece öğrencilerin bireysel başarısı dikkate alınmış oldu. Lise öğrencileri yeni düzenlemeyle seçtikleri alana mahkum olmayacak. İstediği bölümü çok az bir kayıpla kazanabilecek. Yine meslek liseliler de katsayı mağduru olmayacak.
ÖSYM'nin önceki yıllarda sınava girecek öğrencilere uygulanan katsayı farkı alan dışı tercihleri neredeyse kazanılmaz hale getirmekteydi. Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne sunulan teklifle öğrencilerin ortaöğretim başarı puanları arasındaki aralık daraltılmış oldu. Buna göre daha önce 100 olan en düşük başarı puanı 250 olarak belirlendi. En yüksek başarı puanı ise 500 olarak devam edecek. Önceki hesaplamada en düşük bir öğrenci kendi alanıyla ilgili bir program seçtiğinde ilgili puanına 100*0.15=15 puan, okul birincisinin ise 500*15=75 puan ekleniyordu. Okuldaki başarısı en düşük öğrenci ile en başarısı en yüksek öğrenci arasında 60 puanlık fark oluşuyordu. Şimdi ise yeni uygulama ile katsayının 0.15 ten 0.12 çekilmesi ve başarı puanı aralığının 100-500 puandan 250-500 arasında olması ile öğrenciler arasındaki başarı puanından meydana gelen fark azaltılmış oldu. Hesaplamada bir okulda başarısı en düşük öğrenciye okul başarı puanının katkısı 0.12*250=30 gerçekleşirken, başarısı en yüksek öğrenciye okul başarı puanının katkısı 0.12*500= 60 olacak. Buna göre daha önce öğrenciler arasında 60 puanlık fark 30 puana inmiş oldu. Diğer bir ifade ile okul puanının etkisi ise ortalama yüzde 13'ten yüzde 10'a indirilerek öğrencilerin bireysel başarısı dikkate alınmış oldu.
Puanlamada fırsat eşitliği: Demokratik ülkelerde olması gereken, adayların eşit şartlarda yarışabilmesinin gerekliliğidir. Her adayın eşit şartlarda üniversiteye girebildiği durumlarda belirleyici olan ise öğrencinin bireysel başarısı olmasıdır. Bu da ancak objektif bir ölçme değerlendirme sistemiyle ve değerlendirmede sonuca etki edecek faktörlerin yalıtılmasıyla mümkün olabilecektir. Bu bağlamda Yükseköğretim Kurulu'nun yaptığı, öğrencinin bireysel başarısına etki edecek, okul türü, alan ve okulda alınan notlar gibi sınav sonucuna etki eden faktörlerin en aza indirgenmesidir. Diğer bir nokta ise okulda başarılı olan öğrencinin zaten bireysel başarısını sınavlara da yansıtacağıdır. Önemli olan genel değerlendirmede başarı gösteren adayların başarısının farklı faktörlerden dolayı aşağıya çekilerek hak ettiği bir programa girememesinin ortadan kaldırılmasıdır.
Yeni katsayı uygulamasının olumlu yanları: Yeni katsayı uygulaması ve başarı puanları arasındaki makasın daraltılması, iki açıdan olumlu bir sonucu meydana getirecektir. Bunlardan birincisi, adayların daha önceki yıllarda katsayı farkının çok olmasından dolayı, kazanılması neredeyse imkânsız olan bazı bölümlerin kazanılabilir duruma gelmesidir. Örneğin, bir meslek liseli aday veya bir eşit ağırlıklı öğrenci ilgili alanda hazırlandığında bir tıp, bir hukuk fakültesi kazanabilecek duruma gelmesidir. İkincisi, öğrencilerin alan dışı tercih yapmaları durumunda, dezavantajlı duruma düşmelerinin önüne geçilmiş olmasıdır. Yani, genel lisede öğrenciler artık seçtiği ya da seçmek zorunda kaldığı alana mahkûm olmayacaklar ve adaylar hangi alanda olursa olsun istediği bölümü herhangi bir puan kaybına uğramadan tercih edebileceklerdir. Bu düzenleme özellikle ilgi ve yeteneklerini sonradan farkına varan öğrenciler için gayet olumlu bir yaklaşım olacaktır.
Meslek liseli adayların avantajı devam ediyor: Öncelikle, meslek liseli adaylar eğitimleriyle gelecekteki yaşantısı için bir meslek edinmiş olmakta ve bu mesleği ile ilgili 2 yıllık meslek yüksekokullarına sınavsız geçiş hakları devam etmektedir. İsteyen adaylar dikey geçiş sınavlarıyla 4 yıllık bir lisans programlarına devam edebilmektedir. Ayrıca yeni teklife göre, adaylar tercihlerinde kendi alanlarıyla ilgili bir programa yer verdiklerinde başarı puanları 0.12'nin yanında ekstradan 0,04 katsayı ile çarpılmış ek puan getirisine de sahip olacaklardır. Meslek lisesi mezunu adaylar ekstradan bir çalışma yaptıklarında katsayı engeline takılmadan tercihlerinde mühendislik, tıp, hukuk, iktisadi ve idari bilimler gibi farklı programlarına yer verebileceklerdir.
Öğrencilere düşen görev: Sınava hazırlık sürecinde adayların önceki gibi alan uygulaması olmadığından 10. sınıftan itibaren hedeflediği programlara kaynaklık eden dersleri seçmeleri önemli olmaktadır. Buna göre tercihlerinde tıp, mühendislik olacak olan adayların sayısal derslere, tercihini hukuktan yana kullanan adayların ise Türk dili ve edebiyatı ile matematik derslerine yönelmeleri, tercihleri iletişim, sosyal bilimler olan adayların ise daha çok Türk dili ve edebiyatı ile sosyal bilimler derslerine yönelmeleri daha isabetli olacaktır. Diğer taraftan, ÖSYM sınav sorularını öğrencilerin ilköğretim ve ortaöğretimde görmüş olduğu ders müfredatlarına göre belirlemektedir. Bulunduğu sınıfı başarılı bir şekilde tamamlayan, konuları özümseyen, stratejik çalışan öğrenciler sınavlara kaygıdan uzak bir şekilde ve kademeli olarak hazırlanmış olacaklardır.
20 Mart 2012 Salı
Tüketim çılgınlığı, ruhumuzu da tüketiyor!
Çağımızın en büyük problemlerinden biri olan tüketim çılgınlığının başlıca nedeni doyumsuzluk.
Sanılanın aksine "ne kadar çok şeye sahip olursak, o kadar çok mutlu oluruz" düşüncesi insanları zamanla mutsuzluğa sürüklüyor. Psikolog Ayşe Yanık Knudsen, "Çoğu zaman sahip olduklarımız yeterli gelmiyor, yeme, içme, barınma, sağlık, giyinme ve eğitim gibi temel ihtiyaçlarımızı karşılayabilsek de yeni arayışlar içine giriyoruz. Aşırı yemek yiyoruz, çok alışveriş yapıyoruz, hep daha fazlasını istiyoruz. İşyerinde doyumsuzluk yaşıyor, kariyer ve yükselme hırsıyla başarıya giden yolda hatalar yapıyor, para kazandıkça daha çok para kazanma isteği oluşuyor." diyor. Knudsen, yaşanılanları, "Bu nedenle strese giriyoruz, hayatımızı yaşanmaz şekillere sokuyoruz, çok az şeylerden zevk alıyor, doyumsuz ve şikayetçi oluyoruz. Sonuç olarak ise yine mutsuz hissediyoruz." şeklinde açıklıyor. İçinde bulunduğumuz manevi boşluğu giderebilmek için olumsuz davranış biçimleri sergileyebiliyoruz. Sürekli olarak bedene yatırım yapmak ve bedenin sınırsız taleplerini karşılamaya çalışmak pek çok hastalığın da tetikleyicisi oluyor. Knudsen, günümüzde; insanın manevi ve ruh varlığından çok, maddi varlığına hizmet ettiğini belirtiyor.
Aşırı tüketen toplumlarda, ekonomik problemlerin yanında zamanla ahlaki problemler de çoğalıyor. Knudsen, "İhtiyacı olan yerine ihtiyacı olmayanı kendimize örnek aldık. Sahip olduklarımız yerine sahip olmadıklarımızı görüyoruz. İçimizdeki boşluğu doldurmanın yolu hep almak değil, aslında bazen de karşılıksız verebilmektir." diyor.
Sanılanın aksine "ne kadar çok şeye sahip olursak, o kadar çok mutlu oluruz" düşüncesi insanları zamanla mutsuzluğa sürüklüyor. Psikolog Ayşe Yanık Knudsen, "Çoğu zaman sahip olduklarımız yeterli gelmiyor, yeme, içme, barınma, sağlık, giyinme ve eğitim gibi temel ihtiyaçlarımızı karşılayabilsek de yeni arayışlar içine giriyoruz. Aşırı yemek yiyoruz, çok alışveriş yapıyoruz, hep daha fazlasını istiyoruz. İşyerinde doyumsuzluk yaşıyor, kariyer ve yükselme hırsıyla başarıya giden yolda hatalar yapıyor, para kazandıkça daha çok para kazanma isteği oluşuyor." diyor. Knudsen, yaşanılanları, "Bu nedenle strese giriyoruz, hayatımızı yaşanmaz şekillere sokuyoruz, çok az şeylerden zevk alıyor, doyumsuz ve şikayetçi oluyoruz. Sonuç olarak ise yine mutsuz hissediyoruz." şeklinde açıklıyor. İçinde bulunduğumuz manevi boşluğu giderebilmek için olumsuz davranış biçimleri sergileyebiliyoruz. Sürekli olarak bedene yatırım yapmak ve bedenin sınırsız taleplerini karşılamaya çalışmak pek çok hastalığın da tetikleyicisi oluyor. Knudsen, günümüzde; insanın manevi ve ruh varlığından çok, maddi varlığına hizmet ettiğini belirtiyor.
Aşırı tüketen toplumlarda, ekonomik problemlerin yanında zamanla ahlaki problemler de çoğalıyor. Knudsen, "İhtiyacı olan yerine ihtiyacı olmayanı kendimize örnek aldık. Sahip olduklarımız yerine sahip olmadıklarımızı görüyoruz. İçimizdeki boşluğu doldurmanın yolu hep almak değil, aslında bazen de karşılıksız verebilmektir." diyor.
Aşırı ilaç kullanımı migreni kronikleştiriyor
Türkiye'de her 4 kadından biri migren hastası. Prof. Dr. Abdulkadir Koçer, baş ağrılarının aşırı ilaç kullanımı nedeniyle kontrol altına alınamaz hale geldiğini söylüyor. Koçer, hafif ve orta şiddetli migren ataklarında, her evde bulunabilecek parasetamol ve aspirin gibi basit ağrı kesicilerin etkili dozlarda kullanılmasının yeterli olacağını belirtiyor.
Baş ağrısı, bulantı, kusma, ışık ve ses hassasiyeti ile seyreden bir hastalık olan migren, daha çok kadınlarda görülüyor. Geçtiğimiz yıllarda Türk Nöroloji Derneği'nin yaptığı 'Türkiye'de baş ağrısı ve migren epidemiyoloji' çalışmasında da ülkemizde her 4 kadından birinin migren hastası olduğu tespit edildi. Kişinin günlük yaşamını da aksatan bu hastalıkta fazla ilaç kullanımı ağrının kronikleşmesine yol açıyor. Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Başkanı Nöroloji ve Algoloji (Ağrı Bilimi) Yan Dal Uzmanı Prof. Dr. Abdulkadir Koçer, ilacın aşırı kullanımı sonucunda baş ağrılarının artık kontrol altına alınamaz hale geleceğini ve ağrının başın her iki tarafına yayılacağını belirtiyor.
Migren atağının sebebi tam olarak bilinmemekle birlikte, ağrı oluşurken beyindeki kan akımında değişiklikler görülüyor. Sinir sistemi, stres ve yeme alışkanlığı gibi tetikleyici faktöre tepki olarak beyni besleyen damarlarda daralma oluşuyor. Daralma sonucunda beyne giden kan azalıyor ve bazı damarlar oksijen gereksinimini gidermek için genişliyor.
Takip eden süreçte beynin arka kısmından öne doğru yayılan kan akımında bir azalma ortaya çıkıyor. Prof. Dr. Abdulkadir Koçer, migren baş ağrısının aniden oluşmadığını söylüyor. Baş ağrısı gelmeden önce yorgunluk, hafif mide bulantısı, kendini kötü hissetme, enseden yukarı kasılma hissinin sıkça gözlenen şikâyetler olduğunu aktaran Koçer, hafiften başlayan zonklayıcı tarzda ağrının daha sonra şiddetlendiğini ifade ediyor. Ağrının birçok kişide tek taraflı olduğunu dile getiren Koçer, "Göz çevresi, şakak veya alın bölgesinde ağrı hissedilir. Işık, ses veya kokudan rahatsızlık duyulur. Migren baş ağrısı genellikle bir gün içinde geçmekle birlikte üç güne kadar devam eder. Baş ağrısı sonrasında da yorgunluk hali oluşur. Bu da hastanın normal yaşantısına dönmesini geciktirir." diyor.
Koçer'e göre bazı migren hastaları yıllarca gereksiz yere antibiyotik alıyor. Kimi hastanın soğuğa maruz kalması halinde migren atağının tetiklendiğini ifade eden Koçer, bu kişilerin üst solunum yolu enfeksiyonu veya sinüzit tanılarıyla takip edildiklerini ve gereksiz antibiyotikler kullandıklarını söylüyor. Koçer, dikkatli bir sorgulama ile migren tanısının rahatlıkla yapılabileceğini aktarıyor. Yanlış tedavi protokolleri, ilaç alışkanlıkları, ilaç bağımlılığı, günlük yaşantıya ait düzenlemelerin yapılamaması nedeniyle bir süre sonra migren ağrıları şiddeti ve sıklığında artış olacağı ve gerilim türü baş ağrısının ortaya çıkacağını belirten Koçer şöyle konuşuyor: "Migren hastalarının bir kısmında toplumda sıkça kullanılan ağrı kesicilerin her ay en az 15 gün süreyle tüketilmesi veya bağımlılık riski daha yüksek olan ergotamin, triptan ya da opioid grubu ilaçlardan herhangi birinin her ay en az 10 gün süreyle kullanılması kötü ilaç kullanımı olarak kabul edilir. İlaç, aşırı kullanımı neticesinde baş ağrıları artık kontrol altına alınamaz bir hale gelir ve hastalar daha fazla ilaç tüketmeye başlar. Tek taraflı migrenden daha yaygın ağrılar ortaya çıkar. Bu iki taraflı ve enseden yukarı yayılan, başı sarar tarzda, künt ağrılardır.
Bazı ilaçlar migren ağrılarına yol açıyor
Sıkça kullanılan bazı ilaçlar veya maddeler, aniden ortaya çıkan 2-3 gün süren iki taraflı migren ağrılarına yol açabiliyor. Kalp ilaçları (nitratlar), dipridamol (drisentin) gibi damar genişletici ilaçlar, sildenafil (viagra) gibi cinsel problemlerin tedavisinde kullanılan ilaçlar, aspartam (tatlandırıcı olarak kullanılır), alkol ve kokain en yaygın kullanılan ajanlar. Aşırı ilaç kullanımı migreni kronikleştiriyor.
Günlük 1 fincan kahve, baş ağrısından koruyor
Her evde bulunabilecek basit ağrı kesiciler (parasetamol ve aspirin türevleri) etkili dozlarda kullanıldığında hafif ve orta şiddetli migren ataklarında yeterlidir. Isırgan otu, ıhlamur, melisa ve gümüş düğme çayı gibi bitki çayları rahatlama, gevşeme ve uykuya geçişi kolaylaştırarak baş ağrılarını gidermeye yardımcı olabilir. Ancak tek başına atağı önlemeye yetmez. Kafein ise kan damarlarını daraltır, ağrıyı azaltır. Kafein içeren ilaçlar veya 1 fincan kahve atağa faydalıdır. Günlük 1 fincan kahve tüketimi koruyucudur. Ancak aşırı derecede kafein kullanımı baş ağrısını kötüleştirir.
Baş ağrısı, bulantı, kusma, ışık ve ses hassasiyeti ile seyreden bir hastalık olan migren, daha çok kadınlarda görülüyor. Geçtiğimiz yıllarda Türk Nöroloji Derneği'nin yaptığı 'Türkiye'de baş ağrısı ve migren epidemiyoloji' çalışmasında da ülkemizde her 4 kadından birinin migren hastası olduğu tespit edildi. Kişinin günlük yaşamını da aksatan bu hastalıkta fazla ilaç kullanımı ağrının kronikleşmesine yol açıyor. Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Başkanı Nöroloji ve Algoloji (Ağrı Bilimi) Yan Dal Uzmanı Prof. Dr. Abdulkadir Koçer, ilacın aşırı kullanımı sonucunda baş ağrılarının artık kontrol altına alınamaz hale geleceğini ve ağrının başın her iki tarafına yayılacağını belirtiyor.
Migren atağının sebebi tam olarak bilinmemekle birlikte, ağrı oluşurken beyindeki kan akımında değişiklikler görülüyor. Sinir sistemi, stres ve yeme alışkanlığı gibi tetikleyici faktöre tepki olarak beyni besleyen damarlarda daralma oluşuyor. Daralma sonucunda beyne giden kan azalıyor ve bazı damarlar oksijen gereksinimini gidermek için genişliyor.
Takip eden süreçte beynin arka kısmından öne doğru yayılan kan akımında bir azalma ortaya çıkıyor. Prof. Dr. Abdulkadir Koçer, migren baş ağrısının aniden oluşmadığını söylüyor. Baş ağrısı gelmeden önce yorgunluk, hafif mide bulantısı, kendini kötü hissetme, enseden yukarı kasılma hissinin sıkça gözlenen şikâyetler olduğunu aktaran Koçer, hafiften başlayan zonklayıcı tarzda ağrının daha sonra şiddetlendiğini ifade ediyor. Ağrının birçok kişide tek taraflı olduğunu dile getiren Koçer, "Göz çevresi, şakak veya alın bölgesinde ağrı hissedilir. Işık, ses veya kokudan rahatsızlık duyulur. Migren baş ağrısı genellikle bir gün içinde geçmekle birlikte üç güne kadar devam eder. Baş ağrısı sonrasında da yorgunluk hali oluşur. Bu da hastanın normal yaşantısına dönmesini geciktirir." diyor.
Koçer'e göre bazı migren hastaları yıllarca gereksiz yere antibiyotik alıyor. Kimi hastanın soğuğa maruz kalması halinde migren atağının tetiklendiğini ifade eden Koçer, bu kişilerin üst solunum yolu enfeksiyonu veya sinüzit tanılarıyla takip edildiklerini ve gereksiz antibiyotikler kullandıklarını söylüyor. Koçer, dikkatli bir sorgulama ile migren tanısının rahatlıkla yapılabileceğini aktarıyor. Yanlış tedavi protokolleri, ilaç alışkanlıkları, ilaç bağımlılığı, günlük yaşantıya ait düzenlemelerin yapılamaması nedeniyle bir süre sonra migren ağrıları şiddeti ve sıklığında artış olacağı ve gerilim türü baş ağrısının ortaya çıkacağını belirten Koçer şöyle konuşuyor: "Migren hastalarının bir kısmında toplumda sıkça kullanılan ağrı kesicilerin her ay en az 15 gün süreyle tüketilmesi veya bağımlılık riski daha yüksek olan ergotamin, triptan ya da opioid grubu ilaçlardan herhangi birinin her ay en az 10 gün süreyle kullanılması kötü ilaç kullanımı olarak kabul edilir. İlaç, aşırı kullanımı neticesinde baş ağrıları artık kontrol altına alınamaz bir hale gelir ve hastalar daha fazla ilaç tüketmeye başlar. Tek taraflı migrenden daha yaygın ağrılar ortaya çıkar. Bu iki taraflı ve enseden yukarı yayılan, başı sarar tarzda, künt ağrılardır.
Bazı ilaçlar migren ağrılarına yol açıyor
Sıkça kullanılan bazı ilaçlar veya maddeler, aniden ortaya çıkan 2-3 gün süren iki taraflı migren ağrılarına yol açabiliyor. Kalp ilaçları (nitratlar), dipridamol (drisentin) gibi damar genişletici ilaçlar, sildenafil (viagra) gibi cinsel problemlerin tedavisinde kullanılan ilaçlar, aspartam (tatlandırıcı olarak kullanılır), alkol ve kokain en yaygın kullanılan ajanlar. Aşırı ilaç kullanımı migreni kronikleştiriyor.
Günlük 1 fincan kahve, baş ağrısından koruyor
Her evde bulunabilecek basit ağrı kesiciler (parasetamol ve aspirin türevleri) etkili dozlarda kullanıldığında hafif ve orta şiddetli migren ataklarında yeterlidir. Isırgan otu, ıhlamur, melisa ve gümüş düğme çayı gibi bitki çayları rahatlama, gevşeme ve uykuya geçişi kolaylaştırarak baş ağrılarını gidermeye yardımcı olabilir. Ancak tek başına atağı önlemeye yetmez. Kafein ise kan damarlarını daraltır, ağrıyı azaltır. Kafein içeren ilaçlar veya 1 fincan kahve atağa faydalıdır. Günlük 1 fincan kahve tüketimi koruyucudur. Ancak aşırı derecede kafein kullanımı baş ağrısını kötüleştirir.
16 Mart 2012 Cuma
Sen vazifeni yap, inayet Allah'tandır
Cenab-ı Hak, Yüce Kitab'ında şöyle buyuruyor: "Ey Peygamber! Rabb'inden sana indirilen buyrukları tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan risalet vazifesini yapmamış olursun. Allah Seni, zarar vermek isteyenlerin şerlerinden koruyacaktır. Allah kâfirleri muradlarına erdirmez." (Mâide5/67)
Her şeyden önce, tebliğ vazifesi çok ciddi bir mesuliyet ve pek ağır bir sorumluluktur. Denebilir ki, peygamberlik payesine yükseltilmiş ve o payeye uygun bir donanımla yaratılmış bir insanın varlığının gayesi tebliğdir. Cenâb-ı Hak, bir insana iffet, fetânet, sıdk ve sadâkat, emniyet, güzel örnek olma, istikâmet, rabbânîlik, hasbîlik, ihlâs, çok aşkın bir tebliğ kabiliyeti... gibi üstün kabiliyet ve istidatlar bahşetmiş, sonra da onu peygamberlikle şereflendirmişse, bu özel bir vazife için donanmış olmayı ve o peygamberin hususiyle o iş için yaratıldığını gösterir. Her peygamber bu özel donanımın farkında olarak yaşamıştır. Onlar için mecburi istikamet, risalet yolunda yürümektir. İşte ayet-i kerimede "Ey Peygamber! Rabb'inden sana indirilen buyrukları tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan risalet vazifesini yapmamış olursun." Yani, "Senin konumun risalet konumudur. Peygamberlikle alakalı hususların gereğini tam eda etmediğin takdirde konumunun hakkını vermemiş olursun." deniliyor.
O devirde insanların hepsi belli kötülüklerin morfinmanı, eroinmanı, alkoliği gibi olmuşlardı. Hastalık, ayrıldıkları zaman muvazeneleri bozulacak kadar bütün bünyelerini sarmıştı. Hani uyuşturucu müptelası insanları tutuyor, ellerini ayaklarını bağlıyorlar, o da başlıyor çığlıklar atmaya, yırtınmaya, dövünmeye.. o devirde her fert öyleydi. Alışageldikleri çirkinliklerden ayrılmak onları deli ediyordu. Allah Teâlâ, böyle bir ortamda bulunan Peygamber Efendimiz'e (sallallahu aleyhi ve sellem) "Sen her şeye rağmen, sana sunulan mesajları tebliğ et." diyordu. "Bu senin konumunun gereği. Her konum kendine göre bir duruş ister. Duruşunu çok iyi ayarlayamazsan, Seni o yüce konumdan mahrum ederiz." mesajı veriyordu.
Düşmanlarla Çevrili Bir Dünya
Diğer taraftan, getirdiği mesajlardan dolayı kendi kavmi, kabilesi ve en yakın akrabası bile Allah Resûlü'ne (sallallahu aleyhi ve sellem) düşman olmuştu. Mesela, Resûl-i Ekrem küçük yaşlarında Ebu Leheb'in evine gitmiş, hem Ebu Leheb ve hem de eşi Ümmü Cemil, Efendimiz'i kucaklarına almış, sevmiş, omuzlarına koymuş, cariyeleri Süveybe'den süt emzirtmişlerdi. Fakat, peygamberliğini ilan ettiği zaman Ebu Leheb ve eşi "en azgın düşmanlar"dan olmuşlardı. Fert planında böyle olduğu gibi kabile ve ülke planında da Efendimiz'in etrafı düşmanlarla çevrilmişti. Dünyanın en güçlü devletleri bile meseleyi sezdikçe o işin karşısına çıkmışlardı. Çok erken bir dönemde, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) daha hayattayken, Bizans ordusu Medine'nin kapılarına kadar gelmişti. Evet, içten ve dıştan mütedahil daireler halinde, çok korkunç düşman halkaları vardı O'nun etrafında. Bunların hepsinin stratejileri farklı, düşmanlıkları farklı, komploları farklıydı.
Bu ayet müjde ediyordu ki, "Sen vazifeni yap, başkaları endişe duyabilirler; ama Sen endişe etmemelisin. Allah'ın, Seni koruyacağına dair va'di var. Sana el uzatmak, kötülük yapmak isteyenlere karşı Allah bütün yolları tıkar. Sana ulaşamaz düşmanların. Sana kötülük niyetiyle gelenler düz yollarda şaşırırlar. Allah seni ins u cinnin şerlerinden koruyacaktır."
Evet, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bizim için bir örnektir. Tebliğ vazifesini yaparken Allah'ın korumasına mazhar olması yönüyle de bizim için bir misaldir. Eğer, biz de kendimizi bazı kimselere bir şeyler anlatma konumunda hissediyorsak, belli ölçüde de olsa bize verilmiş bir kısım nimetlerin farkındaysak, işte bu farkındalığın hakkını vermemiz lazımdır. Mesela, siz güzel konuşuyorsunuz. Yani, maksadınızı din-i mübini seslendirme adına çok rahatlıkla ifade edebiliyorsunuz. Bir arkadaşınız da kalemi eline aldığı zaman, makâsıd-ı İlahîyeye uygun şekilde, duygu ve düşüncelerini kelimelere dökebiliyor, çok rahatlıkla yazabiliyor ve hüsn-ü kabul de görüyor yazdıkları. Şimdi bunlar birer ilk mevhibedir. İlk mevhibeler, Allah'ın lütfu ve ihsanıdır. Bu ilk mevhibeler kendi nevinden şükür ister; bu şükür de anlatma, yazma, ifade etme ve böylece nimetleri sergileme şeklinde olacaktır. Ve dolayısıyla şöyle-böyle donanımınız varsa, o donanımınızla siz de kendi konumunuzun hakkını vermeye çalışıyorsanız, sizin de bazı kimselerden kötülük görmeniz her zaman mümkündür, muhtemeldir.Bizler İnayet Altındayız
İşte, Üstad'ın "Kardeşlerim biz inayet altındayız; Allah'ın izni ve keremiyle onların elleri bize ulaşamayacaktır." dediği gibi siz vazifenizi halisane yapmaya çalışırsanız Allah (celle celâlühu) sizi de eşrârın şerrinden, kötü niyetlilerin entrikalarından sıyanet edecektir.
Evet, biz de Allah'ın (celle celâlühu) ihsan ettiği ilk mevhibeleri iyi değerlendirir, sorumluğumuzu yerine getirirsek mutlaka bizim önümüze de engeller konacaktır. Dert, sıkıntı, çile ve mukaddes ızdırap bu yolun kaderidir. Fakat unutmamalıyız ki, biz Allah'ın görüp gözetmesi altındayız; O'nun inayet, riayet ve kilaeti altındayız. Elverir ki biz, O'na karşı itimadımızı tam tutalım. Bir de, o riayet çerçevesi içine girme konumunu koruyalım. Yani, eğer özel bazı kimseler oraya alınıyorlarsa, mesela vefalılar, sadıklar, tebliğe kilitlenmiş ve adanmış insanlar, günaha karşı tavır koymuş babayiğitler... o daire içine alınıyor, onlara sıyanet, inayet, riayet ve kilaet vadediliyorsa, biz de o vasıfları üzerimizde bulunduralım. Eğer, o mevzuda başımıza bir şey geliyorsa, hıfz-ı ilâhîyi görmüyor, hissetmiyorsak, o bizim kusurlarımızdan, olmamız lazım geldiği gibi olamayışımızdandır.. zırhımızda bir delik açıldığından, temrenimiz kırıldığından, sadağımızda ilâhî inayeti avlayacak bir ok kalmadığından dolayıdır.
1- Cenâb-ı Hak, her peygambere özel bir donanım olarak, iffet, fetânet, sıdk ve sadâkat, emniyet, istikâmet, rabbânîlik, hasbîlik... gibi üstün kabiliyet ve istidatlar bahşetmiştir.
2- Getirdiği mesajlardan dolayı kendi kavmi, kabilesi ve en yakın akrabası bile Allah Resûlü'ne düşman olmuştu. Bütün bunlara rağmen Allah, O'nu koruyup gözetiyordu.
3- Unutmamalıyız ki, biz de vefalılar, sadıklar, tebliğe kilitlenmiş ve adanmış insanlar, günaha karşı tavır koymuş babayiğitler... safına girdiğimiz zaman Cenab-ı Hak bizi de görüp gözetecektir.
Her şeyden önce, tebliğ vazifesi çok ciddi bir mesuliyet ve pek ağır bir sorumluluktur. Denebilir ki, peygamberlik payesine yükseltilmiş ve o payeye uygun bir donanımla yaratılmış bir insanın varlığının gayesi tebliğdir. Cenâb-ı Hak, bir insana iffet, fetânet, sıdk ve sadâkat, emniyet, güzel örnek olma, istikâmet, rabbânîlik, hasbîlik, ihlâs, çok aşkın bir tebliğ kabiliyeti... gibi üstün kabiliyet ve istidatlar bahşetmiş, sonra da onu peygamberlikle şereflendirmişse, bu özel bir vazife için donanmış olmayı ve o peygamberin hususiyle o iş için yaratıldığını gösterir. Her peygamber bu özel donanımın farkında olarak yaşamıştır. Onlar için mecburi istikamet, risalet yolunda yürümektir. İşte ayet-i kerimede "Ey Peygamber! Rabb'inden sana indirilen buyrukları tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan risalet vazifesini yapmamış olursun." Yani, "Senin konumun risalet konumudur. Peygamberlikle alakalı hususların gereğini tam eda etmediğin takdirde konumunun hakkını vermemiş olursun." deniliyor.
O devirde insanların hepsi belli kötülüklerin morfinmanı, eroinmanı, alkoliği gibi olmuşlardı. Hastalık, ayrıldıkları zaman muvazeneleri bozulacak kadar bütün bünyelerini sarmıştı. Hani uyuşturucu müptelası insanları tutuyor, ellerini ayaklarını bağlıyorlar, o da başlıyor çığlıklar atmaya, yırtınmaya, dövünmeye.. o devirde her fert öyleydi. Alışageldikleri çirkinliklerden ayrılmak onları deli ediyordu. Allah Teâlâ, böyle bir ortamda bulunan Peygamber Efendimiz'e (sallallahu aleyhi ve sellem) "Sen her şeye rağmen, sana sunulan mesajları tebliğ et." diyordu. "Bu senin konumunun gereği. Her konum kendine göre bir duruş ister. Duruşunu çok iyi ayarlayamazsan, Seni o yüce konumdan mahrum ederiz." mesajı veriyordu.
Düşmanlarla Çevrili Bir Dünya
Diğer taraftan, getirdiği mesajlardan dolayı kendi kavmi, kabilesi ve en yakın akrabası bile Allah Resûlü'ne (sallallahu aleyhi ve sellem) düşman olmuştu. Mesela, Resûl-i Ekrem küçük yaşlarında Ebu Leheb'in evine gitmiş, hem Ebu Leheb ve hem de eşi Ümmü Cemil, Efendimiz'i kucaklarına almış, sevmiş, omuzlarına koymuş, cariyeleri Süveybe'den süt emzirtmişlerdi. Fakat, peygamberliğini ilan ettiği zaman Ebu Leheb ve eşi "en azgın düşmanlar"dan olmuşlardı. Fert planında böyle olduğu gibi kabile ve ülke planında da Efendimiz'in etrafı düşmanlarla çevrilmişti. Dünyanın en güçlü devletleri bile meseleyi sezdikçe o işin karşısına çıkmışlardı. Çok erken bir dönemde, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) daha hayattayken, Bizans ordusu Medine'nin kapılarına kadar gelmişti. Evet, içten ve dıştan mütedahil daireler halinde, çok korkunç düşman halkaları vardı O'nun etrafında. Bunların hepsinin stratejileri farklı, düşmanlıkları farklı, komploları farklıydı.
Bu ayet müjde ediyordu ki, "Sen vazifeni yap, başkaları endişe duyabilirler; ama Sen endişe etmemelisin. Allah'ın, Seni koruyacağına dair va'di var. Sana el uzatmak, kötülük yapmak isteyenlere karşı Allah bütün yolları tıkar. Sana ulaşamaz düşmanların. Sana kötülük niyetiyle gelenler düz yollarda şaşırırlar. Allah seni ins u cinnin şerlerinden koruyacaktır."
Evet, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bizim için bir örnektir. Tebliğ vazifesini yaparken Allah'ın korumasına mazhar olması yönüyle de bizim için bir misaldir. Eğer, biz de kendimizi bazı kimselere bir şeyler anlatma konumunda hissediyorsak, belli ölçüde de olsa bize verilmiş bir kısım nimetlerin farkındaysak, işte bu farkındalığın hakkını vermemiz lazımdır. Mesela, siz güzel konuşuyorsunuz. Yani, maksadınızı din-i mübini seslendirme adına çok rahatlıkla ifade edebiliyorsunuz. Bir arkadaşınız da kalemi eline aldığı zaman, makâsıd-ı İlahîyeye uygun şekilde, duygu ve düşüncelerini kelimelere dökebiliyor, çok rahatlıkla yazabiliyor ve hüsn-ü kabul de görüyor yazdıkları. Şimdi bunlar birer ilk mevhibedir. İlk mevhibeler, Allah'ın lütfu ve ihsanıdır. Bu ilk mevhibeler kendi nevinden şükür ister; bu şükür de anlatma, yazma, ifade etme ve böylece nimetleri sergileme şeklinde olacaktır. Ve dolayısıyla şöyle-böyle donanımınız varsa, o donanımınızla siz de kendi konumunuzun hakkını vermeye çalışıyorsanız, sizin de bazı kimselerden kötülük görmeniz her zaman mümkündür, muhtemeldir.Bizler İnayet Altındayız
İşte, Üstad'ın "Kardeşlerim biz inayet altındayız; Allah'ın izni ve keremiyle onların elleri bize ulaşamayacaktır." dediği gibi siz vazifenizi halisane yapmaya çalışırsanız Allah (celle celâlühu) sizi de eşrârın şerrinden, kötü niyetlilerin entrikalarından sıyanet edecektir.
Evet, biz de Allah'ın (celle celâlühu) ihsan ettiği ilk mevhibeleri iyi değerlendirir, sorumluğumuzu yerine getirirsek mutlaka bizim önümüze de engeller konacaktır. Dert, sıkıntı, çile ve mukaddes ızdırap bu yolun kaderidir. Fakat unutmamalıyız ki, biz Allah'ın görüp gözetmesi altındayız; O'nun inayet, riayet ve kilaeti altındayız. Elverir ki biz, O'na karşı itimadımızı tam tutalım. Bir de, o riayet çerçevesi içine girme konumunu koruyalım. Yani, eğer özel bazı kimseler oraya alınıyorlarsa, mesela vefalılar, sadıklar, tebliğe kilitlenmiş ve adanmış insanlar, günaha karşı tavır koymuş babayiğitler... o daire içine alınıyor, onlara sıyanet, inayet, riayet ve kilaet vadediliyorsa, biz de o vasıfları üzerimizde bulunduralım. Eğer, o mevzuda başımıza bir şey geliyorsa, hıfz-ı ilâhîyi görmüyor, hissetmiyorsak, o bizim kusurlarımızdan, olmamız lazım geldiği gibi olamayışımızdandır.. zırhımızda bir delik açıldığından, temrenimiz kırıldığından, sadağımızda ilâhî inayeti avlayacak bir ok kalmadığından dolayıdır.
1- Cenâb-ı Hak, her peygambere özel bir donanım olarak, iffet, fetânet, sıdk ve sadâkat, emniyet, istikâmet, rabbânîlik, hasbîlik... gibi üstün kabiliyet ve istidatlar bahşetmiştir.
2- Getirdiği mesajlardan dolayı kendi kavmi, kabilesi ve en yakın akrabası bile Allah Resûlü'ne düşman olmuştu. Bütün bunlara rağmen Allah, O'nu koruyup gözetiyordu.
3- Unutmamalıyız ki, biz de vefalılar, sadıklar, tebliğe kilitlenmiş ve adanmış insanlar, günaha karşı tavır koymuş babayiğitler... safına girdiğimiz zaman Cenab-ı Hak bizi de görüp gözetecektir.
Sözün Özü
Kutsî bir dâvâya gönül vermiş kimseler, bu dünyada ahireti kazanmak için bulunduklarını kat'iyen hatırlarından çıkarmamalıdırlar.
İradeleri, hadisin ifadesiyle "dünya ve mâfiha" yani dünya ve dünyanın içindeki her şey, onlara koşa koşa, güle güle gelse bile, bu alperenler rahatlıkla "Git, bana lâzım değilsin." diyebilmelidirler. Zira bu insanların şahsî açıdan âhiretlerini kurtarmanın yanında, başkalarına örnek olmaları da bahis mevzuudur ki, bu bence, birincisinden çok daha önemlidir.
İradeleri, hadisin ifadesiyle "dünya ve mâfiha" yani dünya ve dünyanın içindeki her şey, onlara koşa koşa, güle güle gelse bile, bu alperenler rahatlıkla "Git, bana lâzım değilsin." diyebilmelidirler. Zira bu insanların şahsî açıdan âhiretlerini kurtarmanın yanında, başkalarına örnek olmaları da bahis mevzuudur ki, bu bence, birincisinden çok daha önemlidir.
Rabbimiz!
Bahtına düştük; ne olur, hep düşe-kalka sendeleyerek yürüyen ve ruhları itibariyle bir paçavraya dönüşme tehlikesiyle her zaman karşı karşıya bulunan bu mücrim kullarını takva elbisesi, ihsan urbası, muhabbet tacıyla zinetlendir!
Sana âşık kullarının başka her şeye kapandıkları gibi, Sen de bizim dışımızı ve içimizi, Cânân mülahazası dışındaki bütün fiil, duygu, düşünce ve hayallerden tecrîd eyle! Sevmediğin ve razı olmadığın ne kadar şey varsa, onların hepsinden bizleri kurtar!..
Sana âşık kullarının başka her şeye kapandıkları gibi, Sen de bizim dışımızı ve içimizi, Cânân mülahazası dışındaki bütün fiil, duygu, düşünce ve hayallerden tecrîd eyle! Sevmediğin ve razı olmadığın ne kadar şey varsa, onların hepsinden bizleri kurtar!..
Geçer
İnanıp Hakk'a eren, geçilmez yoldan geçer;Hak'la halvete giren, deryadan-çaydan geçer.
Düşmüşse yâr yoluna 'Ona Bağdat sorulmaz',
Yağma eder varını, servetten-maldan geçer.
Girince Dost hayale başka mâşûk aramaz,
O'nu özünde bulan inci-mercandan geçer.
Kiminin kasdı cemâl, kiminin kaş ile göz,
O'nu mahbûb bilenler, kirpikten-kaştan geçer.
Çay gibi akar varlık, akana meyl edilmez!
Görenler âkıbeti, her şeyden baştan geçer.
Aşka yelken açanlar yol almıştır muhakkak,
Tadanlar aşk şarabın, kaymaktan-baldan geçer.
Nefsini bilmeyenler bilmezler O'nu asla!
O'nu bilen ârifler ipekten-şaldan geçer.
Benlik ateşten atlas, gurur karanlık dava,
Gidip O'nu bulanlar benlikten-candan geçer.
M. Fethullah Gülen
Düşmüşse yâr yoluna 'Ona Bağdat sorulmaz',
Yağma eder varını, servetten-maldan geçer.
Girince Dost hayale başka mâşûk aramaz,
O'nu özünde bulan inci-mercandan geçer.
Kiminin kasdı cemâl, kiminin kaş ile göz,
O'nu mahbûb bilenler, kirpikten-kaştan geçer.
Çay gibi akar varlık, akana meyl edilmez!
Görenler âkıbeti, her şeyden baştan geçer.
Aşka yelken açanlar yol almıştır muhakkak,
Tadanlar aşk şarabın, kaymaktan-baldan geçer.
Nefsini bilmeyenler bilmezler O'nu asla!
O'nu bilen ârifler ipekten-şaldan geçer.
Benlik ateşten atlas, gurur karanlık dava,
Gidip O'nu bulanlar benlikten-candan geçer.
M. Fethullah Gülen
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)