12 Şubat 2012 Pazar

İfrat-tefritler arası dengeli olma

Korku, insanda ayrı bir histir. Allah'a karşı bir rehber, bir havf, bir mehabet için verilmiştir.



"O muttakiler, görmedikleri halde Rab'lerini gıyabında tazim eder ve hem de kıyametten, o dehşetli andan korkup tir tir titrerler." (Enbiya, 21/49) diyor Kur'an-ı Kerim. Ama insan bu hissi burada değil de olur olmaz her şeyden korkmak suretiyle kullanırsa tefrit eder. Gökte şimşek çakar, korkar. Bir yerde gürültü-patırtı olur yüreği ağzına gelir. Aç kalacağım diye ürker. Gün gelir bir yerde korku başına bela olur.

Ahireti bile umursamayacak ölçüde hiçbir şeyden korkmama ise ifrattır. Gözünü budaktan esirgemez derler ya, işte bu hal içinde bulunma; intihar komandoları gibi. Adl u istikameti, onu gerçek sahibine vermekle olur. Dağınıklıktan kurtulur, derlenir, toparlanır insan o zaman. Yani sadece Allah'tan korkar, ciddi bir mehabet ve mehafet hissiyle O'na yönelir ve bütün o yapmacık korkulardan sıyrılmış olur.

Hasılı, her bir duygunun bir ifrat bir tefrit, bir de dengeli olan yanı var. İnsan bunlardan dengeli, defter-i hasenâtına hayırlar yazılmasına vesile olabilecek yanı seçecek, günahlara bakan tarafa yönelmekten/yönlendirilmekten sakınacak ve böylece adaleti sağlayacak. "Allah adaleti, hatta adaletten de fazla olarak ihsanı, en güzel davranışı ve muhtaç oldukları şeyleri yakınlara vermeyi emreder. Hayasızlığı, çirkin işleri, zulüm ve tecavüzü yasaklar. Düşünüp tutasınız diye size öğüt verir." (Nahl, 16/90) ve "Ey iman edenler! Haktan yana olup var gücünüzle ve bütün işlerinizde adaleti gerçekleştirin ve adalet numunesi şahitler olun! Bir topluluğa karşı, içinizde beslediğiniz kin ve öfke, sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Âdil davranın, takvâya en uygun hareket budur. Allah'a karşı gelmekten sakının! Çünkü Allah yaptığınız her şeyden haberdardır." (Maide, 5/8) ayetleri bu hakikati anlatmaktadır. Günümüzde içtimaî adaletin gerçekleşmesi sağlam iman ve Müslümanlığın doğru yaşanmasına bağlıdır. Bu olursa devletin kanunlarla tepenize binmesine, dayatma ve baskı yapmasına gerek kalmadan siz yapılması gerekli şeyleri içinizden gelerek yaparsınız. Bir başka tabirle adil olursunuz. Hazreti Ömer, Ömer b. Abdülaziz gibi büyük ölçüde Sahabe ve Tabiin efendilerimiz ve nice İslam büyükleri gibi adil olur, adaletle davranırsınız.

Mü'mince duygularda adalet ve istikamet

İfrata ve tefrite girmeden din-i mübinin emirlerini yerine getirmeye adalet denir.Ya da Allah tarafından ortaya konmuş, insan ve toplumdaki umumi ahenk ve dengeyi sağlayacak değerler bütünüdür adalet. Adalet, lügat itibarıyla birinin veya bir şeyin diğerine denk olması anlamına gelir.

İslam alimleri Allah'a kul, Peygamber'e ümmet olan bir insana, ferdî, ailevî, içtimaî alanlarda terettüp eden sorumlulukların hepsini adalet sözcüğüyle ifade ediyorlar. İçtimaî münasebetler, idarî esaslar hep adalet kavramının muhtevası içinde.

Adaletin bir de "insaf" manası var ki bu da dengeli davranma demektir. Hakkınızı almak ya da bir hakkı yerine getirmek istediğinizde dengeli davranmak da adalettir. Çünkü bu tür durumlarda insanlar genelde hakka, hakkaniyete çok riayet edemeyebilirler ki bu da insafla aşılabilir.

Adaletin ilk adımı ferdin şahsi hayatında Müslümanlığını yaşaması ile atılır. Sonra daire genişletilir, aileden topluma uzanan çizgide ibadet duygusunun, ibadet duygusu içinde itidalin ve aynı zamanda istikametin hakim olması adımları gelir. "Âdalet edin. Takvaya en yakın olan şey adalet ve istikamettir." (Maide, 5/8) buyuruyor Kur'an. Haddizatında Kur'an'dan istifadenin yolu takvadan geçer ve takva ile en içli-dışlı olan şey adalet ve istikamettir. Her cuma hutbelerde okuduğumuz, dinlediğimiz "İnnallâhe ye'müru bi'l-adli ve'l-ihsani..." (Nahl, 16/90) ayetinde de ilk önce adalet emrediliyor, sonra ihsan geliyor. Yani kulluğu yerine getirirken Allah'ı görüyor gibi yerine getirme, yapacağı her şeyi Allah tarafından görülüyor mülahazasıyla yapma. Sonra yakınlardan başlayarak yardımda bulunma.

Dinin istikamet içerisinde yaşanması da adaletin ayrı bir tezahürüdür aslında. Üstad Bediüzzaman; akıl, şehvet, gazab gibi üç esasın adl u istikamet üzere kullanılmasını anlatır. Bazı eserlerinde inat ve hırs gibi duyguları da buna ilave eder, bunların ifrat ve tefriti adına örnekler verir.

Niye bana da İhsan Etmesin ki?

Hasedi yani insandaki çekememezlik ve kıskançlık hissini ele alalım. Herkesi ve her şeyi kıskanma ifrat, hiçbir şeyin umurunda olmama, boş verme tefrit. Ortası gıptadır bunun. Madem çekememezlik duygusu size verilmiş, onu istikamet ve adl üzerine kullanın ki o da gıptadır. "Allah falana şunu ihsan etti, niye bana ihsan etmesin ki. Zaten O'nun rahmeti çok geniş." demek lazım. Dikkat edin "Niye ona ihsan etti ki!?" değil. Bu mahzurlu. Ya da alâkasız kalma, o da mahzurlu. "Niye bana ihsan etmesin ki?" Mahzursuz olan budur. Zaten "İşte yarışacaklarsa insanlar, bu Cennet devletine konmak için yarışsınlar! (Mutaffifîn, 83/26) buyuruyor Kur'an-ı Kerim.

Misalleri çoğaltabilirsiniz. Mesela cerbeze ve demagoji, aklın kullanılmasındaki ifrat durumudur. Tefriti ise âtıl, tembel, uyuşuk, miskin olmak, her şeye eyvallah demek. Ama hakk u hakikati kabul, din-i mübinin emirlerine muhatap olma, tenevvür etmiş hâliyle kalbe refâkatı, mükellefiyetin şuurluca idrakinde bulunma, içtihadî faaliyetler... onun adl u istikamet içinde kullanımı demektir.

İnsana verilmesi kötü gibi görünen bir başka duygu var: inat. Doğru olmayan, yanlışlığı muhakkak bir meselede diretme, illâ böyle olacak deme ifrattır. Yanlışlar karşısında hiç dayanamama, direnmeme, karşı koymama... bu da tefrit. Adl u istikameti ise hakta sebattır. "Ben hakkı duydum, tanıdım. Beni makasla doğrasanız, demir taraklarla etimi kemiğimden ayırsanız dinimden dönmem." deme inadın müspet olarak kullanılmasıdır.

Gayz, kendi kendine kaynayıp köpürme demek. Kur'an cehennemi tasvir ederken "Cehennem, gayzından, öfkesinden neredeyse çatlayacak haldedir." (Mülk, 67/8) ayetiyle anlatır bunu. İnsan da bazı hadiseler karşısında köpürüp çatlayacak hale gelir. Bazen de hiçbir şeyden anlamaz, duymaz, umursamaz, neme lazımcı tavır takınır. Denize atsan böylelerini üzerine bir damla nem bulaşmıyor. Havadan nem kapma bir ifrat, denize atıldığında ıslanmama bir tefrittir. Aynen böyle de, olmayacak şeylerden dolayı köpürüyor insan. Mesela ortada öyle bir durum söz konusu olmasa bile "hakkım yendi" iddiasıyla adam dövünüyor, yırtınıyor, kahroluyor, kan kusturdunuz tafraları yapıyor. Halbuki çok basit bir şey bu. Bu şekilde gayz etmenin, bu kadar küplere binmenin de âlemi yok. Çünkü Allah var, ahiret var, hesap, mizan, Cennet, Cehennem var. Fakat aynı adam Allah'ına, Peygamber'ine küfredildiği zaman hiç ortalıklarda yok. Şahsî dünyası, menfaati ile alakalı şeylerde yeri göğü inleten bu insan ağız dolusu dine-diyanete hem de her gün küfredenler karşısında hiç rahatsız olmuyor, rahatlıkla başını yastığa koyup miskin miskin uyuyabiliyor. İşte bunun biri ifrat diğeri tefrit. Adl u istikameti ise yerinde, usûlünce tepkide bulunma.
Evet, insan Allah'a, Peygamber'e küfredildiği zaman Ashab-ı Kefh gibi "Onlar ayağa kalkıp 'Rabb'imiz,' dediler, 'göklerin ve yerin Rabb'idir. Ondan başka hiçbir ilaha yönelmeyiz. Şayet böyle bir şey yapacak olursak, gerçek dışı, pek saçma bir söz söylemiş oluruz.' (Kehf, 18/14) diyemiyor, için için kaynayıp köpüremiyor, ne yapabilirim diye uykuları kaçmıyorsa Hak adına hiçbir gayreti yok demektir.

1- Allah tarafından ortaya konmuş, insan ve toplumdaki umumi ahenk ve dengeyi sağlayacak değerler bütününe ve ifrat ve tefrite girmeden din-i mübinin emirlerini yerine getirmeye adalet denir.

2- Üstad Bediüzzaman'a göre insanda akıl, şehvet, gazab, inat ve hırs gibi birtakım duygular vardır ki bunların, ifrat ve tefrite girilmeden adl u istikamet üzere kullanılması büyük bir önem taşır.

3- Şahsî dünyası, menfaati ile alakalı şeylerde yeri göğü inleten bir insan, ağız dolusu dine-diyanete küfredenler karşısında hiç rahatsız olmuyorsa, Hak adına hiçbir gayreti yok demektir.

Soğuk hava, kalp hastaları için tehlikeli

Soğuk hava, kalbin iş yükünü artırıyor. Bu da kalp hastalarında riski artırıyor.



Kalp hastaları bu havalarda mümkünse dışarı çıkmamalı, yürüdüğünde rüzgârı arkaya almalı. Sema Hastanesi kardiyoloji uzmanı Dr. Ali Soner Demir, soğuk havalarda vücut yüzeyindeki damarların büzüşmesi nedeniyle kalbe dönen kan miktarının arttığını ve bu durumun da kalbin iş yükünü artırdığını söylüyor. "Önemli derecede koroner arter hastalığı olan kişilerde kalp soğuğa maruz kaldığında yeterince beslenemez ve oksijenlemez." diyen Demir, kalbin zorlanmaya başladığını, göğüste ağrı, nefes darlığı ya da çarpıntı gibi semptomların ortaya çıktığını belirtiyor. Demir, bu nedenle, altta yatan koroner damar hastalığı olanların soğuk ve rüzgârlı havalarda göğüs ağrılarının arttığını, kalbinin sıkıştığını ifade ediyor. Bu durumlarda nadir de olsa kalp krizi ve ani ölüm riski de görülebildiğini aktaran Demir, "Kalp hastaları soğuk havalarda mümkünse fazla dolaşmamalı, yürürken rüzgâra karşı değil, rüzgârı arkaya alarak yürümeli ve soğuğa karşı koruyucu özelliği olan yünlü kıyafetleri tercih etmeli." uyarısında bulundu.

Çocuğa nimetin kıymetini nasıl öğretmeliyim?

Yere düşen ekmek gördüğümüzde kaldırır, yüksek bir yere koyarız. Hatta öpüp alnımıza koyar, öyle bırakırız.



Ekmeğe gösterilen bu saygı ve nimetlere şükür, günümüz çocuklarına yeterli öğretilmiyor. Hatta bu nimetlere şükürsüzlükle de sınırlı kalmıyor, hiçbir şeyden memnun olmayan yeni nesiller yetiştiriliyor. Verilen nimetlere karşı şükür ve saygı hissiyatları geliştirilmediği takdirde çocukta nankörlük, duyarsızlık oluşuyor.

Pedagog Ali Çankırılı, ihtiyaç olan her şey ve üzerimizde emeği olan herkesin nimet olduğunu söylüyor. Çankırılı, başta anne-babası ve öğretmeni olmak üzere kendisinde emeği olan kişilere saygı göstermeyen, iyiliği dokunanlara teşekkür etmeyen bir çocuğun Allah'a saygı göstermeyi ve verdiği nimetlere şükretmeyi öğrenemeyeceğini belirtiyor.

Yemeğe başlarken 'bismillah', yemek bitince de 'elhamdülillah' demenin ve yemek duası yapmanın güzel olduğunu söyleyen Çankırılı, "Bu ezber dualar güzel. Ancak tefekkürden yoksun olduğu için çocukların nimet kavramını ve nimeti vereni anlamalarına yetmiyor." diyor. Üstad Bediüzzaman Hazretleri'nin nimete şükürde eksik olan fikir kısmını çok güzel anlattığını aktaran Çankırılı şunları söylüyor: "Tablacı hükmünde olan insanlardan mesela fırıncıdan ekmek, manavdan meyve alırken bir fiyat ödüyoruz; bedava vermiyorlar. Bunların gerçek sahibi olan Allah, verdiği nimetlere karşılık bizlerden ne istiyor? Üç şey istiyor: Zikir, şükür, fikir. Başta bismillah zikir, sonda elhamdülillah şükür, ortasında bu nimetleri vereni düşünmek, tefekkür etmek, nimetlerin üzerlerindeki harika sanatını görmek de fikir oluyor. Yemek sırasında çocuklarımızla yediğimiz nimetlerin soframıza nasıl geldiğini, toprağa atılan bir tohumun nasıl geliştiğini sohbet tarzında konuşmak da fikirdir, tefekkürdür."

ÇOCUK, EVDEKİ UYGULAMAYI ÖRNEK ALIYOR

Küçük çocuklarda görsel düşüncenin daha aktif olduğunu ifade eden Çankırılı, çocuk eğitiminde davranışların sözlerden etkili olduğunu belirtiyor. Bir lokma ekmeği dahi çöpe atmayarak, tabağa yiyecek kadar yemek koyarak ve hiç artırmayarak çocuğa örnek olunabileceğini vurgulayan Çankırılı, bir anısını şöyle paylaşıyor: Bir akrabamıza yemeğe davetliydik. Baktım evin genç hanımı çöpe bayat ekmek atıyor. 'Ne yapıyorsun kızım!' dedim. 'Özür dilerim hocam, haklısınız' dedi ve ekmeği üç kere öptükten sonra attı. Genç kızımız böyle yapmakla ekmeğe saygı gösterdiğini zannediyordu. Annesinin ekmeği öperek çöpe attığını gören bir çocuk, gerçek anlamda nimete saygıyı anlayamaz ve nimete şükretmeyi öğrenemez. "Yiyiniz, içiniz, ama israf etmeyiniz; Allah israf edenleri sevmez." İlahi ikazı bilmeyenimiz yoktur. Bilmek başka bununla amel etmek yani uygulamak başka. Çocuk anne-babayı ve aile büyüklerini taklit ederek büyür.

Pedagog Ali Çankırılı, ailelerin yaptığı en büyük yanlışlardan bir diğerinin de doyduğu halde çocuğa ısrarla yemek yedirilmesi olduğunu belirtiyor. Çankırılı'ya göre anneler iki kaşık fazla yemek yedirmek için çocuğu zorluyor, tabağını dolduruyor ve "Bunu bitirmeden kalkmayacaksın." diyor. Çocuğa zorla yemek yedirilmemeli, acıkması beklenmeli ki yediği yemeğin tadını alabilsin, nimetin kıymetini bilsin.



Nimete saygı, çocuğa oyunla öğretilebilir



Oyun için bir dilim ekmek, bir kaşık un, bir avuç buğday gerekiyor. Yemekten önce oynanırsa daha etkili olur. Çocuğa, 'Bu ekmek bize nerden geliyor?' diye sorun. Çocuk 'bakkaldan' veya 'fırından' diyecektir. 'Ekmek nasıl yapılıyor?' sorusuna büyük ihtimalle cevap veremeyecektir. O zaman bir kaşık unu göstererek nasıl hamur haline getirildiğini ve fırında nasıl pişirildiğini anlatın. İpuçları vererek 'Un fırına nerden geliyor?' sorusunu sorun. Sonra buğdayın öğütülmesini, tarladan hasat edilmesini, ekilmesini, ekilen buğdayın ihtiyaç duyduğu suyu, güneşi anlatın ve onları Allah'ın yarattığını izah edin. Oyundan şu sonucu çıkarın: "Bir dilim ekmeği çöpe attığımızda başta toprağı, buğdayı, suyu, güneşi, havayı yaratan Allah'a, sonra sırasıyla buğdayı tarlaya eken çiftçiye, buğdayı öğüten değirmenciye, ekmeği pişiren fırıncıya ve ekmeği bakkaldan alacak parayı kazanan anne-babamıza saygısızlık yapmış oluruz."

Hayata olumlu ve güzel bak; mutlu, sağlıklı ol

Pozitif enerji, hastalıkların tedavisini kolaylaştırıyor, travmaların daha kolay atlatılmasını sağlıyor. Hayata olumlu bakan, inanan ve başarmak isteyen insan, karamsar kişilere göre çok daha fazla mutlu oluyor. Kişi kendisinde pozitif enerji oluşturmayı öğrenebilir ve çaba sarf edebilir.



Bazı anlar var ki sorumluluklarımızı yerine getirmek, zorluklarla başa çıkmak için kendi irademizi (bilincimizi) kullanmamız ve gayret ederek kendimizi harekete geçirmemiz gerekmektedir. Bu demektir ki bedenimizin üretmeye alışık olduğu biyokimyasallar ve enerji, içinde bulunduğumuz durumun üstesinden gelmemiz için yetmiyor. Böyle durumlarda hayata daha olumlu, daha ümitli bakmak işimizi kolaylaştırıyor.

İnsanoğlu bir yere kadar kendini programlayabilen, değiştirebilen bir varlık. Ve biz bu sınırı bilmiyoruz. İnsanoğlu müthiş bir enerji potansiyeline sahip. Kişi, içindeki potansiyeli ne kadar çok ortaya çıkarabilirse zorlukların üstesinden o kadar çok gelmekte ve yapmak istediklerinde de o kadar başarılı olmaktadır. Enerjinin ortaya çıkarılması kadar yerinde kullanılması da önemlidir. Bazı kişiler son derece enerjiktirler fakat bu enerjiyi uygun şekilde kanalize edemeyince verimsiz olurlar. Bu durum bir huzursuzluk da meydana getirir. Bu sebeple enerjiyi uygun şekilde kullanma alışkanlığı kazanmak da gerekir.

Günlük hayatımızda daha başarılı olmak, sağlığımızı kaybetmemek veya kazanmak, insanlarla iyi ilişkiler içinde olmak, kendimize güvenimizin artması hep içimizdeki pozitif enerjiyi açığa çıkarmayla ilişkilidir. Şöyle bir düşünün, omuzlarınız ve kollarınız düşük, neredeyse bir adım bile atmak istemiyorsunuz. O gün de o kadar çok yapılacak işler var ki: Aynaya bakıyorsunuz, yavaşça arkaya geriliyorsunuz, derin bir nefes alıyorsunuz. "Biraz canlanmam gerekiyor" diyorsunuz. Omuzlarınız şimdi daha dik. Bakışlarınız daha canlı. İşte bu durumda siz pozitif enerjinizi harekete geçirmiş oluyorsunuz.

Eğitim, hayat boyu devam eder. Stres zihinde düşünce bozukluklarına yol açarken eğitimde verimliliği azaltır. Pozitif enerji, hayata olumlu bakan, inanan ve başarmak isteyen, öğrenmek için bir amacı olan kişilerde daha fazladır. Bu da doğal olarak başarıyı getirir.

Hayatta olumlu bakmak, olumsuzlukları hiç görmemek değildir. Olumsuzlukları görmek, tedbir almak için gereklidir. Birçok sıkıntılı durumun üstesinden gayret etmekle gelinebilir. İnsanoğlu hayatta karşılaşabileceği olumsuz durumlara da hazırlıklı olmalıdır, bu hayatın doğal bir parçasıdır. Fakat olabilecek olumsuzluklara odaklanmak kişinin yaşama sevincini ve enerjisini azaltmaktadır.

Pozitif enerjiyi açığa çıkararak karamsar düşüncelerden kurtulmaya çalışan, hayata gülen gözlerle bakabilen, gayret etmeyle kazanabileceği güzel özelliklere, güzel şeylere odaklanan kişinin bağışıklık sistemi kuvvetlenir. Nitekim tebessüm, seretonin gibi mutluluk verici hormonları artırır. Hayatın hep kötü yönlerini gören karamsar kişiler ise hastalıklara daha açıktırlar.



Pozitif enerji, travmayla

başa çıkmayı kolaylaştırıyor



Kişi yaşama gayesini ve sınırlarını bilerek hayata ne kadar olumlu yaklaşır, olumlu tarafları daha çok görür ve kendine düşeni yapmaya odaklanırsa zorluklarla da o kadar kolay başa çıkabiliyor. Bu durumda travmalardan sonra yaşanan stres bozukluğu ya hiç görülmüyor ya da daha kolay atlatılıyor. Bu gibi durumlarda profesyonel yardım ve tıbbî tedavi gerekse de daha kısa sürede sonuç alınıyor. Kişi pozitif enerjisini ortaya koyarak yani olaylara umutla yaklaşarak ve iyileşeceğine inanarak kanser gibi ciddi hastalıkları da yenebiliyor. Pozitif enerji, enfeksiyon hastalıklarının tedavisini de kolaylaştırıyor.

Sütlü tarhana çorbası bebeklere en iyi ek besin

Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Reha Artan, bebeklerde ek besine en erken 4, en geç 6 ay arasında başlanması gerektiğini belirterek, anne sütünü tamamlayıcı en iyi ek besinin sütle yapılmış tarhana çorbası olduğunu bildirdi.



Tarhananın yapımında bölgelere göre küçük farklılıklar bulunduğuna işaret eden Artan, ''Bu farklılıkları gidererek tarhanayı bir bebek besini haline getirmenin yolu, tarhanayı sütle pişirmekten geçiyor. Su yerine sütle yapılan tarhana, besinsel değeri oldukça yüksek, yeterli ve ideal bebek ek besinidir.'' dedi. Artan, tarhananın özellikle B vitamini yönünden zengin olduğunu, kalsiyum, demir ve çinko bulundurduğunu kaydetti. Artan, 200 mililitre süte 2 kaşık tarhana ile bebek için gerekli çorbanın hazırlanabileceğini söyledi.

ANTALYA AA

Dindarlık, dinî darlık ve bağnazlık değildir

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, son günlerde kamuoyu gündemini meşgul eden 'dindarlık' tartışmaları ile ilgili sosyal paylaşım sitesi Twitter'dan açıklamalar yaptı.



Görmez, "Dindarlık, başkasını aşağı, hor, hakir görmek değildir. Dindarlık, dinî darlık, bağnazlık, ötekini tanımamak hiç değildir." diye yazdı. Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, Twitter'dan yaptığı açıklamada, dindarlık tanımlarına yer verdi. Görmez, "Dindarlık, Yaratıcı'ya saygılı, yaratıklara şefkatli ve merhametli olmaktır. Dindarlık; tevazudur, muhabbettir; husumet ve kibir değildir." dedi.

Görmez'in, dindarlığı tanımladığı diğer tweetleri ise şöyle: "Dindarlık, herkesin iman, hikmet ve hakikat denizinden avuçlayıp içebildiğidir. Ummânın kendisi değildir. Dinin bizatihi kendisi hiç değildir. Dindarlık; Yaratıcı'ya, kendimize, bütün insanlara ve bütün evrene karşı dürüst, adil, ahlaklı ve samimi olmaktır. Dindarlık, başkasını aşağı, hor, hakir görmek değildir. Dindarlık, dinî darlık, bağnazlık, ötekini tanımamak hiç değildir. Dindarlığın en temel ilkesi, içtenlik ve samimiyettir. Sanal, görsel ve gösterişçi dindarlık, gerçek dindarlık değildir. Dindarlık, Yaratıcı'ya saygılı, yaratıklara şefkatli ve merhametli olmaktır. Dindarlık; tevazudur, muhabbettir; husumet ve kibir değildir."