27 Ocak 2012 Cuma

Sebât

Çark edip durma öyle, maksûda eremezsin;Yerinde kalmayınca, meyveyi deremezsin!



Varan sebâtla vardı, gidip menzile erdi,

Sen sebât etmeyince, Dost yüzü göremezsin!

Yollar uzun ve yaman, yolcuya azık iman,

İnançla gerilmezsen, Cennet'e giremezsin.

Köprü yıkık, yol bozuk, elden tutan kimse yok,

Çözmüşse Hak örgünü, sen onu öremezsin..

Derin dere, sarp yokuş, hak erine hepsi hoş,

Geçmek vazife sana, kimseyi yeremezsin.

Varanlar vardı çoktan, varlığa erdi "yok"tan,

Yok olmayınca sen, huzûra yüz süremezsin!..

M. Fethullah Gülen

Biz de sabır yağmuruna muhtacız...

Bizim, hâlihazırdaki mücadelelerimiz, Tâlût'un ordusunun, Ashab-ı Bedir'in, Uhud kahramanlarının, Malazgirt, Niğbolu ve Çanakkale yiğitlerinin mücahedeleri gibi değildir.



Onlar maddî bir savaşın içindeydiler ve her an ölümle burun buruna, şehadetle karşı karşıya idiler. Doğru, biz öyle zorlardan zor bir duruma düşmedik; ne var ki, bugün de içinde bulunduğumuz zamanın şartlarına göre bazı zorluklar yaşadığımız ve sabra çok muhtaç olduğumuz bir gerçektir.

Evet, bugünün dünyasında da Câlût ruhlu bir sürü tiran var. Bazıları açıktan açığa Allah'a, Peygamber'e, Kur'an'a saldırıyorlar. Dünyanın değişik yerlerindeki Müslümanlara sırf dinlerinden ve diyanetlerinden dolayı zulmediyorlar. İnsanlar arasına fitneler sokuyor, mezhep çatışmalarını körüklüyor, ırkî mülahazalara bağlı kavgaları ateşliyor ve İslam dünyasında kardeş kanı dökülmesine sebebiyet veriyorlar. Bütün bu olup bitenleri görüp muvazeneyi koruyabilme sabr-ı cemilden başka ne ile mümkün olabilir ki? İster ferdî ister ailevî isterse de içtimaî olarak din ve diyanetin gereklerini yerine getirme hakkı tanınmıyorsa, onu bütün erkânıyla yaşama fırsatı verilmiyorsa, inanan kadınların saçıyla, başıyla uğraşılıyorsa, genç kızlara dinin emrini de yerine getirmek suretiyle eğitimlerini özgürce tamamlama imkânı sağlanmıyorsa.. bilakis insanlar dinî kanaatlerinden ve inançlarından dolayı, ayırımlara tabi tutuluyor, hakaretlere uğruyor ve zulüm görüyorsa.. bütün bunlara da ancak sabr-ı cemille katlanılabilir.

Müslümanların bugün maruz kaldığı mazlumiyet ve mağduriyetler karşısında, "Rabb'imiz, bizim başımızdan aşağı da sağanak sağanak sabır yağdır; gönüllerimizi sabırla, cesaret ve metanetle doldur. Bizi öyle sabır kahramanları eyle ki, hep sabır duyalım, sabır düşünelim, sabır görelim ve sabırla gerilelim... Hepimizi din ve diyanet üzere sabit kadem eyle; bize masiyetlere karşı dayanma gücü, musibetlere tahammül kuvveti ver.. kalblerindeki inanç hissini köreltmiş, kâinattaki en aşikâr gerçek olan Ulûhiyet hakikatini göremeyen körlere, mazhar olduğu nimetleri görmezlikten gelen nankörlere karşı bizi zaferyâb kıl." diye sürekli inlesek yine de azdır.

Hâsılı; sabır, kurtuluşa ermenin sırlı-sihirli anahtarıdır; sabreden bir kimse mutlaka aradığını bulur.. ibadet ü taatte sabreden nihayet huzura kavuşur.. mâsiyet karşısında dişini sıkıp günahlardan uzak kalan ve musibetleri takdir-i İlahî bilip onlara güzelce tahammül gösteren sonunda Cennet'e girer. Hasımlarının değişik komplolarına rağmen çizgisini koruyan, durduğu yerin hakkını veren ve hep mü'min karakterinin gereğini sergileyen de er ya da geç zafere erer.

Günahlar karşısında sabır talebi

Hazreti İsa'nın (aleyhisselam) doğumundan yaklaşık olarak 9-10 asır önce Mısır ile Filistin arasında Amalika adlı bir kavim yaşamaktaydı.



Câlût adında bir hükümdar tarafından idare edilen bu kavim, İsrailoğulları'na saldırıp onları perişan etmiş; vatanlarından kovmuş, çoluk çocuklarından ayrı koymuştu. Bunun üzerine İsrailoğulları, peygamberlerine müracaatta bulunmuş, düşmanlarıyla çarpışmak için kendilerine bir komutan tayin etmesini istemişlerdi. "Ne olur, bize bir hükümdar tayin et de biz de Allah yolunda cihad edelim" demişlerdi. İsrailoğulları'nın fıtratını çok iyi bilen o peygamber, "Ya savaşma emri size farz kılınır, siz de savaşmazsanız?" deyince onlar, "Ne diye Allah yolunda cihad etmeyelim ki; vatanlarından çıkarılan biz, çoluk çocuğundan ayrı düşenler de yine biziz." cevabını vermişlerdir. Onlar böyle deseler de, cihad kendilerine farz kılınınca içlerinden çoğu sözlerinden dönüvermiş ve geride ahdine sadık pek az insan kalmıştır. Fakat dönemin peygamberi, bunu önceden bilmesine ve onların daha sonra takınacakları tavrı o anki hallerinden okumasına rağmen İsrailoğulları'nın kumandan talebini geri çevirmemiş, Tâlût'u hükümdar ve başkomutan olarak tayin etmiştir.

Tâlût ve Suyla İmtihan

İsrailoğulları başlangıçta işi zenginlik ve kavmiyetçilik noktasından ele almış ve Tâlût'un hükümdarlığını tasvip etmemişlerdi. Peygamberleri onlara seçimin Allah Teâlâ tarafından yapıldığını ima etmiş, Tâlût'un Hak indindeki yerine dikkat çekmiş ve devamla şöyle demişti: "Onun hükümdarlığının alâmeti, size içinde Rabb'inizden bir sekîne ile Mûsâ ve Harun'un manevî mirasından bir bakiyye bulunan ve meleklerce taşınan bir sandığın gelmesidir. Eğer iman etmeye niyetli iseniz bunda, elbette sizin için delil vardır." İşte, İsrailoğulları ancak o zaman Tâlût'un hükümranlığına razı olmuşlardı.

Tâlût, Câlût'a karşı sefere çıkmak üzere ordusunu harekete geçirince askerlerine şöyle demişti: "Allah sizi, bir ırmakla imtihan edecek. Onun suyundan kana kana içen benden sayılmayacak; sadece avucuyla aldığı miktar muaf olmak üzere, kim o sudan içmezse o da benden sayılacak." Böylece, Tâlût onları uyarmıştı; fakat onlar, -pek azı hariç- suyun başına varır varmaz ondan avuç avuç içmişlerdi. İçmiş ama içtikçe daha bir susamış, bir türlü suya kanmamış ve imtihanı kaybederek yolda kalmışlardı. Tâlût ve zaruret miktarı bir avuç suyla iktifa eden sâdık müminler ise ihtiyaçlarını görüp ırmağın diğer tarafına selametle geçmişlerdi. Suyun öbür yakasında kalanlar, yeis ve inkisar şurubu içmişçesine "Bugün bizim Câlût ve ordusuna karşı duracak tâkatimiz yoktur" demiş, geri çekilmişlerdi; ama ölümden sonra diriltilip Allah'ın huzuruna çıkacaklarını bilen diğerleri, "Nice küçük topluluklar vardır ki, Allah'ın izniyle, büyük cemaatlere galip gelmiştir. Doğrusu Allah, sabredenlerle beraberdir." diyerek yollarına devam etmişlerdi.

Evet, mü'minler, ahde vefa göstererek Hak yolunda şehid veya vazifesini yapmış gazi olmaya karar vermişlerdi. Onlar, Câlût'u ve onun yüreklere korku salan ordusunu görünce ürküp kaçma yerine Tâlût'un etrafında daha bir kenetlenmiş ve Allah'a teveccüh edip sabra sarılmak gerektiğine inanarak şöyle niyaz etmişlerdi: "Ya Rabbenâ, üstümüze gürül gürül sabır yağdır, ayaklarımıza sebat ver ve kâfir topluluğa karşı bizi muzaffer eyle!" (Bakara, 2/250)

İşte, İsrailoğulları'ndan çoğunun onca hır-gür çıkarmalarından, ahde vefasızlık yapmalarından ve inananları yüz üstü bırakıp geri dönmelerinden sonra, sadıkların o kadarcık bir teveccühünü Cenâb-ı Hak cevapsız ve mükâfatsız bırakmamıştı. Allah'ın izni ve inayetiyle Dâvud (aleyhisselam) Câlût'u öldürmüş ve Tâlût ordusu düşmanlarını bozguna uğratmıştı.

Neye Karşı Sabır?

Sabır, bir zaviyeden diyanetin yarısını teşkil eden çok önemli bir kalbî ameldir; o sadece belalara münhasır değildir, onun pek çok çeşidi, derinliği, yanı vardır. Hazreti Üstad, belli başlı sabır çeşitlerini üç kategoride toplamış; hususiyle masiyetten uzak durmayı, musibetlere katlanmayı ve ibadet ü taatte devamlı olmayı nazara vermiştir. Bununla beraber, sabredilen hususlar itibarıyla sabır çeşitlerini çoğaltmak da mümkündür: Dünyanın cezbedici güzellikleri ve nefsi gıcıklayan nimetleri karşısında istikameti koruma adına sabır, belli bir vakte bağlı işlerde zamanın çıldırtıcılığına karşı sabır, ermiş insanların can ü gönülden cemâl-i İlahi'yi arzu etmelerine rağmen dine hizmeti kendi nefislerine tercih ederek burada kalıp vazifeye devam etmeleri, her anı "Refik-i A'la" hülyalarıyla geçirdikleri halde O'nun takdirine rıza göstererek ölümü değil O'nun hoşnutluğunu istemeleri şeklindeki vuslata karşı sabır... bunlardan bazılarıdır.
Bu itibarla, bilhassa sokakların birer kanal haline gelip gözlerden gönüllere günah akıtıp durduğu günümüzde masiyetten kaçma ve ibadet ü taate sarılma adına sabır talebi çok önemlidir. Her mü'min hemen her zaman "Allah'ım! Kalbime ibadet ü taati şirin ve günahları da çirkin göster; kulluğu bana sevdir, günahlara karşı içimde tiksinti hissi uyar. İbadetlerde devamlı olma, kötülüklerden uzak durma konusunda beni sabırlı kıl!" mülahazalarıyla oturup kalkmalıdır.

1- Hazreti Üstad, belli başlı sabır çeşitlerini üç kategoride toplamış; hususiyle günahlardan uzak durmayı, musibetlere katlanmayı ve ibadet ü taatte devamlı olmayı nazara vermiştir.

2- Sokakların birer kanal haline gelip gözlerden gönüllere günah akıtıp durduğu günümüzde, günahlardan kaçma ve ibadet ü taate sarılma adına sabır talebi çok önemlidir.

El, ayak ve dudaklardaki çatlakları önemseyin

Sakarya Üniversitesi (SAÜ) Tıp Fakültesi Deri Hastalıkları Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Mustafa Teoman Erdem, kış mevsiminde en çok görülen deri hastalıklarından birisinin el, ayak ve dudaklardaki çatlamalar olduğunu söyledi.



Erdem, zaman zaman kanayabilen çatlamaların çok fazla önemsenmediğini, ancak bu çatlakların vücuda önemli ölçüde mikrop girişine sebep olduğu uyarısında bulundu. Bilinenin aksine, kışın cilde daha çok önem gösterilmesi gerektiğini dile getiren Erdem, "Eldeki çatlaklardan vücuda yoğun şekilde mikrop girişi oluyor. Bu da hastalanmamıza yetiyor." dedi.

DURAN SAVAŞ SAKARYA

Zor bir eş, muhabbetle değişebilir

"Eşim zor bir insan. Evde ne yapsam memnun olmuyor. Bardağın hep boş tarafını görüyor." "İşten çıkınca eve gitmek istemiyorum. Eşim kapıdan girer girmez başlıyor, 'Annen şöyle yaptı.' diye söylenmeye."



Kadın ve erkekler böyle dert yanıyor. Kimse kendisinde hata görmüyor. Tabii olan, ne zaman sinirleneceği belirli olmayan biriyle yaşayan eşe oluyor. Bunalıyor, canından beziyor. Bu durumda eşler nasıl davranmalı? Zor biriyle yaşayan eş "Ben niye böyle biriyle evlendim?" diye hayata küsmemeli, çözüme yoğunlaşmalı. Diyaloğu kesmek, problemi kördüğüme döndürür. Bunun yerine "seni seviyorum ama şu, şu davranışların beni rahatsız ediyor." diye rahatsızlığı söz ve davranışlarla anlatmalıdır. Bazen kişi davranışının eşini rahatsız ettiğinin farkına varmayabilir. Mesajı alan eş de; "Bende problem yok sen yanlış algılıyorsun" deyip işin içinden çıkmamalıdır.

Eşini mutlu eden, kendisi de mutlu olur

Nefsi müdafaada bulunmak kolaydır. Ama vicdanî muhasebe yapmak ve eşi incitmemek için çalışmak bir erdemdir. Kendisine emanet edilen eşin hukukunu korumaktır. Eşini mutlu eden kendisi de mutlu olur. Şu gerçek hiçbir zaman unutulmamalıdır; aile bir fabrika, eşlerse o fabrikanın çarkları gibidir. O fabrikada "mutluluk kumaşı"nı dokumak için çarklar ters hareket etmek yerine birbirine güç vermelidir

Üstün zekâlı çocuklar, özürlü çocuklar kadar ilgi istiyor

Üstün yetenekli çocukların birçoğu, erken yaşlarda okuma ve yazmayı öğreniyor. Aile gerekli ilgiyi göstermez ise çocuk içine kapanıyor ve yetenekleri köreliyor. Onları yetiştirmedeki kilit nokta saygı. Bu çocuklar farklılık, fikir ve hayallerine saygı gösterilmesini istiyor.



Araştırmalara göre dünyada her 100 çocuktan en az ikisinin üstün yeteneklere ve hünerlere sahip olduğu biliniyor. Uzmanlar, çocuklardaki üstün yeteneğin yaratılıştan gelen bir özellik olduğunu söylüyor. Üstün yetenekli insanların en önemli özelliği, öğrenme hızlarıdır. Bu tür çocuklar, diğerlerine göre daha erken yaşta konuşma, okuma ve yazmayı öğreniyor. Doymak bilmez meraklarıyla sürekli yeni şeyler öğrenme azmi taşıyorlar. Eğer anne-babaları, öğretmenleri ve arkadaşları, bu çocuklara gerekli ilgiyi gösterir, sabırla onları dinler ve motive ederlerse ruhi krizlere düşmeden kendilerinden beklenen performansı gösteriyorlar. Aksi takdirde ilgisizlik, hor görülme ve baskı gibi sebepler nedeniyle yetenekleri köreliyor.

Kılıçaslan Eğitim Kurumları Akansu Koleji Psikolojik Danışman ve Rehber Öğretmeni Adem Şat, üstün zekâlı çocukların, özürlü çocuklar kadar ilgiye muhtaç olduklarını ifade ediyor. Şat, "Eğer aile ilgilenmezse bu çocuklar içine kapanarak körelir yok olurlar." diyor. Şat, üstün zekâlı çocukların, bitip tükenmek bilmeyen enerjileri sebebiyle yanlış olarak bazen kendilerinin hiperaktif olduğunun söylendiğini belirtiyor. Üstün yetenekli bir çocuğun yetişmesindeki kilit noktanın saygı olduğunu aktaran Şat, "Bu çocuklar farklılığına saygı, fikirlerine saygı, hayallerine saygı isterler. Kabiliyetlerin yeşermesi için özel müfredatlar, hususi yazılımlar ve özel programlar yanında huzurlu, emin ve sıcak bir aile ve okul ortamı da gereklidir. O nedenle özürlü bir çocuğa aileler ne kadar ilgi gösteriyorsa üstün yetenekli çocuklarına da ilgili olmak zorundalar. Bazen anne ve baba, bu çocukların talepleri, istekleri, bitmek bilmeyen enerjileri nedeniyle zor durumda kalabilir. Bu durumda ailenin diğer fertlerinden yardım talebinde bulunulmalı." şeklinde konuşuyor.



Yetişkinlerle iletişimlerinde olgun davranırlar

Üstün yetenekli çocuklar, aileleri tarafından keşfedilmeyen birçok olumlu özelliğe sahiptir. Hızlı ve kolay öğrenirler. Muhakeme ve problem çözme yetenekleri gelişmiştir. İdrakleri derindir, ilgi ve dikkat süreleri uzundur. Hafızaları güçlü olduğu için önemli detay, kavram ve prensipleri unutmazlar. Hayalleri güçlüdür. Ritim ve hareket kontrolleri gelişmiştir. Farklı konularla ilgilenirler. İnsana, hayata ve kâinata yakın alaka duyarlar. Gözlemleme güçleri fazladır. Esnek ve sıra dışı düşünürler. Meseleleri farklı perspektiflerden ele alırlar. Yetişkinlerle kurdukları iletişimde oldukça olgun bir karakter sergilerler.

Anne, çocukların sorunlarını babaya nasıl aktarmalı?

Anneler çocuklarının sorunlarını ilk elden çözmeye çalışır. Babaya birçok sorun aktarılmaz. Babanın haberdar ol-duğu sorunlar ise kimi zaman aşılamayacak bir hale dönüşmüş olabilir. Psikolog Ayşe Handan Özkan, annelerin üs-tesinden gelemedikleri problemi abartmadan, felaket senaryosuna dönüştürmeden babaya aktarmasını öneriyor.



Ailede çocuğun sorunları ile genellikle anne ilgilenir. Kimi anne bu durumu babaya yansıtmadan çözmeye çalışır. Bu da ilerleyen günlerde problemin daha da büyümesine sebep olabilir. Kimi de babayı hemen haberdar eder, netice olarak anne-çocuk ilişkisi zedelenir, çocukta anneye karşı bir güvensizlik oluşur. Sorun karşısında iki ara bir derede kalan anne, nasıl bir yol izlemeli ki, iki tarafı da memnun etsin? Öncelikle olayın mahiyetine bakmak gerektiğini söyleyen psikolog Ayşe Handan Özkan, "Büyük bir problem ise abartmadan, felaket senaryosu oluşturmadan, uygun bir dille babaya aktarılmalı ve olumsuz durum birlikte aşılmalı." tavsiyesinde bulunuyor.

Özkan, toplumda her problemi annenin çözmesi gerektiği algısının yanlış olduğunu ifade ediyor. Bu durum da babanın kendisini sorunlardan soyutlanmış hissettiğini belirten Özkan, ayrıca bir problemle yüzleştiğinde ne yapacağını bilemez hale geldiğini söylüyor. Ayşe Handan Özkan, "Bir baba, daha küçük yaşlarında çocuklarının basit sorunları olduğunda ne yapılacağına dair bir tecrübe edinmez ise büyük problemler karşısında ya tepkisiz kalabilir veya aşırı tepki gösterebilir." diyor.

"Çocukla ilgili sorunları baba da bilmeli" diyen Özkan, ancak öncelikle sorunun mahiyetine bakılması gerektiğini belirtiyor. Özkan, babaya aktarılacak hususun 'Büyük bir problem mi? yahut değil mi?' olduğuna dikkat etmek gerektiğini aktarıyor. Bazı sorunlar karşısında baba haberdar edilmemiş ise bu durumun aile içinde büyük kavgalara sebep olabildiğini belirten Özkan şöyle konuşuyor: "Bu, birkaç kez tekrar etmiş ise eşler kendi aralarında tartışıp, problemin gidişatını saptırabiliyor. Mevzu, çocuğun problemi olmaktan çıkıyor, sorunlu durumu kendi geçmişte yaşadıkları sıkıntıların bir örüntüsü olarak değerlendirerek birbirlerine şiddet uygulayabiliyorlar. Baba bu sorunlardan haberdar olduğunda problemi daha çok büyütüp, evde huzursuzluk oluşmasına neden olacak şekilde davranabiliyor. Çünkü kendini aileden soyutlanmış veya dışlanmış hissediyor. Bu nedenle babaya lisanî hal ile de olsa konular aktarılmalı."

Özkan'a göre annenin tek başına aşabileceği bir durumu, bir tür felaket senaryosu ile babaya aktarması aile içinde huzursuzluk oluşturuyor. Örneğin çocuk ,arkadaşının silgisini çok beğenip izinsiz almış ise anne bunu kendi başına çözebilmeli, çocuğa bunun yanlış olduğunu, arkadaşından özür dilemesi gerektiğini bir şekilde anlatmalı. Fakat arkadaşının cebinden harçlığını veya bisikletini izinsiz aldıysa, bu durum ertelenmeden baba ile konuşulmalı, problem hep beraber aşılmalıdır.

Bilgisayara saat ayarı konulabilir

Anne, çocuk için en güvenli internet ortamını oluşturmalı ve gerekirse internetin kapatılması ile alakalı her gün konuşmalı, neden kapatılması gerektiği anlatılmalı. İnternetin açık kalacağı zamandan ayrı olarak annenin 15-20 dakika fazladan süresi olabilir. Fakat bunu sadece anne bilmeli. Çocuk, bu ekstradan süresini aşmış ve hâlâ kapatmamakta ısrarcı olmaya devam ederse, konunun babası ile konuşulacağı bildirilmeli. Eğer devam ediyorsa anne, eşi ile konuşup ortak bir çözüm arayışına girmeli. Mesela internetin bir süreliğine kaldırılması, bilgisayara saat ayarı koyulması gibi. Hâlâ devam ederse çocuğun çok sevdiği bir şeyden mahrum bırakılması iyi sonuç verebilmektedir.

Kızları, örnek olacak

ablalarla bir araya getirin


Ebeveyn, kızlarının giyimini tasvip etmiyorsa, durumdan hem annenin hem de babanın bilgisi olmalı. Bu mevzu ile baş etmek anne için çok zordur. Çünkü bazen babalar olup bitenle ilgili anneyi suçlama yoluna başvurabilmektedir. Eşler, birbirlerini suçlamadan çözüm arayışı içine girmeli. Kızlarını, bir kaç yaş büyük bir abla ile sık sık bir araya getirmeleri iyi bir çözüm yoludur. Ona örnek olabilecek nitelikteki kişinin eleştiren pozisyonda olmaması gerekir. Çünkü eleştiri, inatlaşmasına yol açar. Baba ile annede sürekli ilişkilerini korumalı, bunun geçici bir dönem olduğunu bilmeli. Fakat gençlik özentisi diyerek boş da bırakmamalı.

Çocuk, annesine herşeyi anlatabilmeli

Çocuk, annesini her zaman her şeyi rahatlıkla anlatabilir pozisyonda bulmalı. Bu da onu yanlış yapmaktan korur. Anne konuya vâkıf olduktan sonra babasına da konu hakkında bilgi vermek için kızından izin istemeli. Bu, kız çocuğunun annesine olan güvenini artırır.