8 Ocak 2012 Pazar

Bunama ve Alzheimer Hastalığı

Dr. Kemal SERÇE

Her canlı gibi, insanoğlunun da Yaratıcı tarafından takdir edilmiş ve ölümle neticelenen fıtrî bir ömrü vardır. İnsan, yaşamayı sever, ölümden pek hoşlanmaz. İnsanın ömrünün sona ermesinden mütevellit haksız şekvalarının Rahîm-i Mutlak'a (celle celâlühü) yönelmemesi için birtakım musibet ve hastalıklar ölüme perde kılınmıştır. Ölüme yol açan binlerce hastalık vardır.

Genetik, hayat tarzı, beslenme ve çevre gibi çeşitli faktörlere bağlı olarak gelişen yaşlanma, birçok hastalığı da beraberinde getirir. İnsanlık, hastalıkların tedavisi hususunda asırlar boyunca yoğun gayret sarf etmiş ve birçok hastalığın tedavisinde Şâfî isminin tecellisi olarak ciddi başarılar elde etmiştir. Buna rağmen, yaşlanma safhasında ortaya çıkan ve insanı ölüme götüren birçok hastalığın tedavisinde ise aciz kalınmıştır.

Yaşlanma, insana ölüme doğru giden bir yolcu olduğunu hatırlatan mühim bir ihtarcıdır. İnsan, dünyaya geldiğinde nasıl acizse, yaşlılığında da benzer şekilde çaresizliğe düşer. İnsan yaşlandıkça birçok şey kendisine zor gelmeye başlar; zamanla yeme-içme gibi alelâde günlük işlerde bile başkasının yardımına muhtaç hâle gelir. İnsanın hafızasına ve aklî melekelerine tesir eden ve bunama (demans) ile seyreden hastalıklar bunlardan bazılarıdır. Bazı kimselerin maruz kaldığı kendi kaynaklarımızda "erzel-i ömür" (ömrün çok rezil bir hâle gelmesi) olarak da ifadesini bulan böyle bir gidişatı muhakkak ki hiç kimse istemez.

"Onlardan hayatta bıraktığımız kimsenin ise, hilkatini tersyüz ederiz..." (Yâsin/68) mealindeki âyette nazara verildiği gibi, yaşlılıkta insan tekrar çocukluk devresine dönmüşçesine gittikçe acziyetin en kesif devresine girer. Bu devre, acziyetin zirvesi olduğu gibi, birçok açıdan rahmetin de sağanak hâlinde lütfedildiği bir dönemdir. Ne var ki, insanların çoğu kendisine emanet verilen bedenî, aklî ve hissî nimetleri yerli yerinde kullanmak suretiyle şükrünü eda etmez, elinde fırsat varken çoğu defa onları zâyi eder. Kendisine ihsan edilen ömrü hebâ etmesi, bazen kişiyi çok rezil bir ömre maruz bırakabilir.

Bunama nedir?
Bunama, bir kişinin günlük hayatını aksatacak derecede hafızasında, zihnî ve sosyal becerilerinde azalma ile karakterize edilen ilerleyici sürecin adıdır. Beraberinde konuşma ve anlama problemleri de olabilir ve yaş ilerledikçe görülme sıklığı artar. Bunama görülme nispeti 65 yaşın üzerinde % 4–8 iken; 85 yaş üzerinde bu rakam % 38'e kadar çıkabilmektedir.

Normal yaşlanma sürecinde bazı kişilerde görülen, hafif belirtilerle seyreden yaşlılık bunaması (senil demans), umumiyetle kliniğe yansımayan bir durumdur. Bunamanın her yaşlıda gelişmediği bilinen bir hakikattir. Bunama gelişmeyen insanların genellikle zihnî aktivitesi yüksek, sürekli okuyup yazan, başkalarıyla kolayca diyaloğa geçen içtimaî yönü güçlü kişiler olduğu görülür. Bu yüzden entelektüel kişilerde bunama görülme nispetinin çok az olduğu söylenebilir. Yaşlı kişinin kendisine bakabilmesini engelleyecek derecede ağır zihnî fonksiyon bozuklukları ile seyreden bunama, sinir hücrelerinin tahribatına yol açan hastalıklar neticesinde gelişir. Bu gruba giren Alzheimer, Parkinson, Huntington ve Frontotemporal bunama gibi pek çok hastalık, bunama ile seyreder. Bu hastalıklarda normal yaşlılık sürecinde görülenden daha fazla nöron (sinir hücresi) harabiyeti vardır. Bazısı irsî olan ve birçoğunun sebebi bilinmeyen bu hastalıkların gelişiminde genellikle beyinde hatalı üretilen proteinlerin birikimi söz konusudur. Nöronlarda biriken bu proteinler, hücrelerin normal fonksiyon göstermesini engelleyerek ölümlerine yol açar.

Bunamanın belirtileri kişiden kişiye farklılık gösterir. İlk belirtiler, sürekli unutkanlık ve kafa karışıklığı (konfüzyon) olmakla birlikte; hafıza kaybı, mücerret (soyut) düşünmede beceriksizlik, dikkati toparlama güçlüğü, karmaşık işleri yapmada zorlanma, kişilik değişiklikleri, şüpheci ve tuhaf davranışlar sergileme mühim belirtilerdir. Yaşlılarda görülen depresyon gibi bazı durumlar bunama ile karıştırılabilir. Bunamanın sebepleri arasında en büyük grubu Alzheimer teşkil eder (% 56). Bunamanın en sık görülen prototipi olan Alzheimer hastalığı üzerinde biraz durmakta fayda vardır.

Alzheimer hastalığı (AH) nedir?
Alzheimer, yaşlılıkta ortaya çıkan ve genellikle 60 yaş üzerindeki kişileri etkileyen bunamalı seyreden ilerleyici bir hastalıktır. Hastalığın seyri, normal yaşlanmada görülen durumdan çok daha farklı ve ağırdır. Zihnî fonksiyonlarda bozulmaya yol açan kronik beyin yetmezliği söz konusudur. Hastalık yavaş ve sinsi bir şekilde başlar ve beyinde harabiyet oluşturur; hastalığın sebebi tam olarak bilinmemektedir. Beyindeki hasarın derecesi, kişiden kişiye değişmekle birlikte sürekli ilerleyici vasıftadır. Hastaların zihnî becerileri ve hafıza kapasiteleri zamanla azalır; mantıklı düşünme, öğrenme ve çevresiyle iletişim kurabilme kabiliyetleri giderek bozulur. Kesin bir tedavisi olmayan hastalığın ileri safhalarında hastalar, günlük basit işlerini bile yapamaz ve bakıma muhtaç hâle gelir.

AH'nin yaş, kişilik özellikleri, beden sağlığı, aile hikâyesi, hastanın kültürel ve etnik alt yapısı gibi birçok faktöre göre farklı seyreder.
- Yaşlı nüfus arttıkça AH'nin görülme sıklığı artar, 65 yaştan sonra her 5 yılda iki katına çıkar.
- Kadınlarda bunama görülme sıklığı, erkeklere göre daha fazladır. Bunun sebebi, kadınların ortalama ömrünün daha uzun ve dolayıyla yaşlı kadın nüfusun fazla olması olabilir.
- Yaşlılarda görülen depresyon gibi bazı durumlar, bunama ile karıştırılabilir. Ayrıca depresyon, AH'de bir risk faktörüdür.
- Eğitim seviyesinin düşüklüğü, ileride AH gelişimi için risk faktörü olarak gözükmektedir.
- Kafa travmasının AH riskini artırabileceği yönünde bulgular vardır.
- Yüksek kan basıncı (hipertansiyon) ve yüksek kolesterol seviyesiyle AH arasında bağlantı olduğu görülmüştür.

Aile hikâyesinde birinci derece akrabalığın olması, riski dört kat artırmaktadır. Diğer muhtemel risk faktörleri arasında; fazla zihin faaliyeti gerektirmeyen işlerde çalışma, Down Sendromu, şuur kaybına sebep olan kafa travması, miyokard infarktüsü öyküsü, aterosklerotik karotid hastalığı, hipertansiyon, atrial fibrilasyon ve tip 1 şeker hastalığı sayılmaktadır.



Alzheimer hastalığında beyin değişiklikleri
Beyinde hafızanın depolandığı ve işlendiği belirli bir yer yoktur. Zihnî faaliyetlerin çoğu, beynin değişik bölgelerinin birlikte çalışması ile gerçekleşir. Şakak (temporal) loblarının iç kısmında bulunan hipokampus, hafıza sistemlerinin ana santrali gibidir. Aynı zamanda frontal (ön) ve temporal korteksin de hafızaya katkısını gerektirir. Hipokampus, kendisine gelen bilgileri tasnif eder, gruplandırır ve beynin değişik yerlerindeki uygun depo ağlarıyla birleştirir.

Alzheimer hastalığı, beynin temel fonksiyonel hücresi olan nöronu harap eder. Bu harabiyet, öncelikle hafıza sisteminde merkezî vazife gören hipokampusta başlar. Bundan dolayı, hastalığın en mühim belirtisi hafıza kaybıdır. Sonra sırasıyla amigdal ve limbik sistem adı verilen duygu ve düşünceye tesir edici rol oynayan bölümler ve beyin kabuğu (korteks) etkilenir. Bu bölgelerdeki sinir hücrelerinin hasar görmesi neticesinde, beyin kütlesi küçülür. Kişide lisan becerileri, plân yapma ve muhakeme kapasitesi azalır, zamanla saldırgan ve şüpheci davranışlar ortaya çıkar. Hastalığın son dönemlerinde ise hastaların çoğu yemek yeme, idrar yapma gibi fonksiyonlarını kontrol etme kabiliyetini kaybederek bakıma muhtaç ve yatalak hâle gelir.

Alzheimer hastalığına yol açan sebepler
Hastalığın, kalıtım ve çevre faktörlerinin birlikte tesiriyle geliştiği düşünülmektedir. AH'nin gelişiminde ortaya konan kesin risk faktörleri aile hikâyesi ve yaştır. Hastaların yaklaşık % 30'unda ailede bunama hikâyesi vardır; % 95'inde, hastalık 65 yaş üzerinde ileri yaşlarda başlar.

Genetik sahasındaki çalışmalarda AH ile münasebeti olan dört kromozom belirlenmiştir. Hastalığın erken başlangıçlı formları otozomal dominant genetik geçiş özelliğine sahiptir ve bunlar vakaların % 3-5'ini oluşturur. Erken başlangıçlı AH'de; kromozom 1 (presenilin 1 geni), kromozom 14 (presenilin 2 geni), kromozom 21 (amiloid prekürsör protein geni); geç başlangıçlı AH'de ise kromozom 19'un (Apo E geni) rolü vardır. 12. kromozomdaki alfa-2 makroglobulin geni de risk faktörü olarak hâlen araştırılmaktadır.

Ailevî AH'de presenilin1 (PS1), presenilin 2 (PS2) ve amiloid prekürsör protein (APP) gibi proteinleri kodlayan genlerde mutasyonlar olduğu gösterilmiştir. Ailesinde bu geni taşıyan bir çocuğun hastalığa yakalanma riski % 50'dir. Amiloid prekürsör protein (APP) geni 21. kromozomda olması sebebiyle 50'li yaşlara kadar yaşayabilen Down sendromlu kişilerde AH ortaya çıkabilir. 19. kromozomda ApoE 4 allel geni taşımanın, geç başlayan AH ile ilgili olduğu ve hastalığa olan duyarlılığı arttırdığı düşünülmektedir.

Geç başlayan hastalığa sebep olduğu bilinen genetik mutasyonların ortak özelliği beta-amiloid öncü proteinin anormal işlenmesine ve parçalanmasına yol açmasıdır. AH'de görülen patoloji, nöronlarda beta-amiloid plâkları ile nörofibril yumaklarının birikimidir. Beyinde aşırı beta-amiloid birikimi çok sayıda plâk oluşumuna yol açar. Hastalığın belirtilerinin şiddeti ile nörofibril yumaklarının birikimi arasında mühim bir orantı vardır. Nörofibril yumakları, sinir hücresi içindeki tau proteini aracılığıyla oluşturulur. Bu protein, sinir hücresinin iskelet yapısını ayakta tutmaya yardımcı bir proteindir. Hücre iskeletini ayakta tutan mikrotubüllerin tau proteinlerinden ayrılmasıyla hücre içinde nörofibril yumakları oluşur ve neticede hücre iskeleti çökerek nöronun ölümüne yol açar. Araştırmalar, Alzheimer hastalarının beyinlerinde bariz bir iltihaplanma olduğunu göstermiştir. İltihaplanma, beyin destek hücreleri olan mikrogliaların, hasar görmüş nöronları bölgeden uzaklaştırmaya çalışmasından kaynaklanabilir.

Teşhis ve tedavi ile alâkalı hususlar
Alzheimer hastalığını kesin teşhis eden bir test henüz yoktur. Hastalığın klinik teşhisi, hastayı tam bir fizikî muayeneden geçirip, hasta hakkında bilgi verecek bir yakını ile ayrıntılı görüştükten sonra diğer sebepler elenerek konulmaktadır. MR ve PET görüntüleme teknikleri, beynin yapısındaki ve fonksiyonundaki değişiklikleri göstererek teşhise yardımcı olur. Kesin teşhis, ancak otopside beyin dokusunun mikroskopla incelenmesiyle konabilir.

Alzheimer hastalığının tedavisinde, hastanın hafızasını iyileştirme, endişesini yatıştırma, varsa uyku bozukluğunu düzenleme gibi hususların üzerinde durulur. Tedavi ile hedeflenen, hastanın hayat kalitesini mümkün olduğunca yükseltmektir. Hafıza kaybı, kafa karışıklığı ve bunama; metabolik problemler, depresyon, ilâç zehirlenmesi, tiroid hastalıkları ve vitamin eksikliği gibi geri dönüşü olan hastalıklardan kaynaklanabilir. Bu durumlarda ne kadar erken teşhis konulursa, tedavi de o kadar kolay olur. Ayrıca, bunamayla birlikte olabilecek depresyon, kaygı-endişe ve uyku bozukluklarının tedavisi, hastanın durumunda sıklıkla iyileşme sağlar.

PET görüntüleme ile Alzheimer hastalığında beynin özellikle şakak loblarında, metabolizma düşüklüğünün olduğu gösterilmiştir. Son yıllarda yapılan araştırmalarda, beynin bu bölgelerine uygulanacak manyetik uyarıcı seanslarının metabolizma düşüklüğünü ortadan kaldırarak hastalığın iyileşmesine katkıda bulunacağı ileri sürülmektedir. Manyetik uyarıcı tedavisi ile beyin dokusunun metabolizmasının arttığı SPECT ve PET çalışmaları ile ispatlanmıştır. Bu metot dünyada 3–4 yıldan beri uygulanmaktadır. Bu metodun hastalığın belirtilerinde ve kendisinde önemli düzelmelere vesile olarak hastaya çok şey kazandırdığı gibi, bilinen hiçbir yan tesiri de yoktur.

Korunma ve önleyici tedbirler
Yaşlı nüfusun artması ile birlikte AH, ülkeler için mühim bir problem teşkil etmektedir. AH'nin başlangıcının 5 yıl geciktirilmesi, ortaya çıkmasını da % 50 azaltır. Bu sebeple hastalığı önleyici tedbirler önemlidir ve aşağıdaki hususlar göz önüne alınmalıdır.

- AH'nin başlangıcını geciktiren veya yavaşlatan ilâçlar, hastalıktan korunmada da tesirli olabilir.
- Hipotiroidi, normal basınçlı hidrosefali (beyin-omurulik sıvısındaki artış), vitamin B12 eksikliği gibi bunamaya yol açtığı bilinen tedavi edilebilir hastalıkların, yanlışlıkla AH tanısı almaması için iyi değerlendirilmesi ve kesin teşhis konması önemlidir.

- AH'nin kaynağında, bazı vitamin ve minerallerin tesirinin olduğu düşünülmektedir. B12 vitamini ve folatın yetersizliği, B6 vitamini metabolizmasındaki bozuklukların "Alzheimer"la münasebetli olduğu ve buna bağlı olarak Alzheimer'da plâzma homosistein seviyesindeki yüksekliğin damar hastalıklarının gelişiminde rol oynadığı tespit edilmiştir. Alzheimer hastalarında plazma B1 (tiamin) seviyesi ve beyin magnezyum yoğunluğu düşük, beyin sıvısında çinko, alüminyum ve demir düzeyinin yüksek olduğu tespit edilmiştir. Beyindeki artmış oksidatif strese karşı E ve C vitamini gibi antioksidanların koruyucu tesirinin olduğu bildirilmiştir.

- Toplumda risk grubu içerisinde yer alan sağlıklı yaşlılarla Alzheimerlı yaşlılarda klinik belirtiler ortaya çıkmadan önce, yeterli mineral ve vitamin ihtiva eden diyetlerin uygulanması, hastalıktan korunmada ve belirtilerin ortaya çıkmasını geciktirmede faydalı olacaktır.

- Hastalıktan korunmada, kişilerin eğitim seviyesinin yükseltilmesi, sürekli zihnî aktivitede bulunmaları, düzenli fizikî egzersiz yapması, güçlü içtimaî bağlantılarının olması ve katılımlı aktif bir hayat tarzının benimsenmesi ve bunların hayat boyu sürdürülmesi oldukça mühimdir.

Hastalıktan korunma adına kişinin sürekli okuma ve yazmanın yanısıra, sık sık bulmaca çözmek, güzel şiir ve Kur'ân'dan âyetler ezberlemek suretiyle dâima zihnî faaliyetlerde bulunması lazımdır. Egzersiz maksatlı günlük yürüyüşler yapma, bir yere yürüyerek gidip gelme, çevredeki göze hitap eden uyaranların değişmesi ve aklî melekelerin daima işletilmesi adına gidiş-gelişlerde farklı yolları kullanma oldukça faydalıdır. Atalarımız "Tebdil-i mekânda sıhhat vardır." demişlerdir. Mekân değişikliğinin husulü için kısa mesafelere de olsa seyahat etme ve sıla-i rahîmde bulunma çok mühimdir. Hareketleri kısıtlı ve eve hapsolmuş yaşlı kişiler, günde birkaç defa abdest alarak vücutlarının çeşitli bölümlerini uyarmak, beş vakit namaz kılmak, hattâ diğer nafile ibadetleri yapmak suretiyle hareketsizlikten, ataletten korunabilirler. Evde sürekli bir koltukta oturarak televizyona hapsolmuş, bedeni ve zihni pasifize olmuş kişilerin aklî melekelerinin her geçen gün zayıflaması ve gittikçe dumura uğraması kaçınılmazdır. Devamlı televizyon seyretme, bilgisayar ve internete aşırı bağımlılık gibi insanın çevresiyle irtibatını kesen bir hayat tarzının menfî tesirleri, birçok akademisyen, eğitimci ve psikolog tarafından ortaya konmuştur.

Alzheimer ve benzeri geri dönüşü olmayan hastalıklar, kişinin içine düştüğü durumun ciddiyeti sebebiyle, insana acziyetini hatırlatır. Peygamber Efendimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) acizlik, fakirlik ve cimriliğin yanısıra 'bunama'dan da Allah'a sığındığını görürüz. Hastalığın tedavisinde yetersiz kalınması, insanın her yönüyle Rahmet-i Sonsuz'a muhtaç olduğunu ve O'na (celle celâlühü) sığınılması gerektiğini hatırlatır.

Kaynaklar
- Mayo Clinic Alzheimer Hastalığı, çev: Ayşe Bingöl, Güneş Kitabevi, 2004.
- Türk Geriatri Dergisi 2007;10, s. 88–99, 156–168.
- Sağlık ve Toplum Dergisi 2002;12, s. 22–32.
- Türk Nöroloji Dergisi 2010;16, s.1–11
- Hadîsler: [Ebu Ya'la, İbni Hibban]

MUTLULUK MASALI

Elinde kırba, belinde heybe… İnce mi ince... Tek gözlü, tekerlek yüzlü bir garip âdemoğlu… İşi gücü, diyar diyar gezmek... Bütün bildiği, vardığı her yerde masallar uydurup, hikâyeler anlatarak karnını doyuracak akçeyi çıkarmak. Âdemoğlu dedikse, öyle bildik adamlardan değil. Farklı! Kel, köse, bodur, paytak...
Ya yüreği? Öyle ince bir kalbe sahipmiş ki, onu tanıyanlar hemencik ısınıverirmiş ona. Anlattığı her masal, dillendirdiği her hikâye ne güzellikler bırakırmış dinleyenlere.
Adı Ali imiş. Kel Ali, Köse Ali, Bodur Ali, Paytak Ali… Zavallı bir koca karının tek gülü Garip Ali.
Anası babası, ufakken pek insan içine çıkartmamışlar onu. Zaten mahallenin haylaz çocukları da her gün ayrı bir kusurunu yüzüne vurup gözyaşları içinde eve yollarlarmış. O da utancından avluya bile çıkmaz, evde saatlerce kitap okurmuş. Büyümüş, serpilmiş, bir gün anasının karşısnına dikilip; “Ana beni ever!” demiş. Koca karı şaşkınlığından elindeki testiyi yere düşürmüş. Üzülmüş, diyecek söz bulamamış. “Nasip oğul, Allah’ın nasip edeceğini kul hesap edemez.” demekle yetinmiş. Ama buruşuk yanaklarından süzülen damlaları da gizleyememiş.
O günden sonra köyde üç beş kapı dolaşmışlar. Kimi alay etmiş, kimi kapıyı yüzlerine çarpmış.
Hâl böyle olunca Ali, bir gece teheccüt vakti, evde yiyecek namına ne bulduysa heybesine doldurmuş, babasından kalan huysuz katırı da yanına alarak yollara düşmüş. Gün o gün olmuş. Ondan sonra, bir daha ne köyüne uğramış ne haber yollamış. Olan, Ali’nin garip anasına olmuş. Aylarca, pencere camlarında çamurlu yolları gözlemiş durmuş.
Ali, yıllarca bir şehirden ötekine, bir ülkeden berikine dolaşıp durmuş. Gittiği her diyarda yeni şeyler öğrenip hikâye anlatmakta iyice usta olmuş.
Günlerden bir gün, büyük şehirlerden birinde, kendini telaşlı bir kargaşanın tam ortasında buluvermiş. Aksakallı, koca kavuklu adamlar, ellerinde kalın kitaplar, süslü hediyeler bulunduğu hâlde şehrin en büyük binasına doğru koşturuyorlarmış. Sormuş, soruşturmuş. O binanın şehzade köşkü olduğunu öğrenmiş. Bu şehirde her perşembe şehzadenin mutluluk günü ilan edilirmiş. Koca sultan, tahtın tek varisi olan şehzadenin keyfini temin edenlere hazinesinin kapılarını açar, onları mutlu edermiş.
Fakat her şeyin kötüsüne bakmayı, kötü tarafını görmeyi âdet edinen, karamsar, tatminsiz ve hırçın şehzadeyi mutlu etmek gün geçtikçe zorlaşıyormuş. Aşçılar her defasında daha lezzetli yemekler yapmak, terziler daha iyisini dikmek, soytarılar hiç denenmemiş numaraları bulmak zorunda kalıyormuş. Hele hikâyecilerin, masalcıların işleri... Onlarınki hepsinden zormuş. Çünkü, eğer şehzade hikâyeyi basit bulup başından sonunu tahmin eder ya da hikâye onun istediği gibi bitmezse, adamları bacaklarından bağlatıp köprüden aşağıya sarkıtır, bir gece böylece bekletirmiş.
Meseleye vakıf olan Ali, meydanın bir köşesine postunu serip çevresine toplanan çocuklara renkli masallarını anlatmaya başlamış. Çocukların heyecan ve neşesi, etraftaki büyüklerin de ilgisini çekmiş. Kâh tek gözlü dev oluyormuş, kâh devi öldüren keloğlan. Hikâyeyi en heyecanlı yerinde aniden kesip, “Akça verin; gökçe diyem!” diye tutturuyormuş. Ne zaman ki dinleyenler önündeki sergiyi paracıklarla dolduruyormuş, bizim Ali de masalı güzelce bitirip, doğruca aşhanenin yolunu tutuyormuş.
Yine böyle bir vakit, yemeğin ortasındayken iki tane muhafız şangır şungur zırhlar içinde başına dikilmiş Ali’nin. “Şehzade seni istedi, ona masal anlatacaksın!” demiş. Bari yemeğim bitsin demeye kalmadan iki muhafız koluna girdikleri gibi bizimkini sürüye sürüye köşke götürmüşler. Meğer o gün köşke hiç masalcı gitmemiş, şehzade de onu camdan görünce, “Tez getirin de maharetini görelim!” demiş.
Şehzade muhafızların kollarının arasında yarım yamalak bir adam görünce hayâl kırıklığına uğramış. “Bunun kendine hayrı yok, bırakın gitsin.” demiş. Bu söz, Ali’nin zoruna gitmiş. “Belki güzel bir adam sayılmam ama masalcılıkta üstüme tanımam!” diye çıkışmış. “Hem masal anlatmakla da kalmam. Sana mutluluk dersi de veririm.” demiş.
— İyi öyleyse başla da görelim.
— Yok, öyle kolay değil, şartlarım var.
— Neymiş şartların?
— Sana masal arasında soru sorarım. Eğer bilirsen devam ederim, yok bilemezsen benim istediğim bir şeyi yaparsın. İsteğim yerine gelmezse de şu kapıdan serbestçe giderim.
Şehzade, Ali’nin isteğini kabul etmiş. Ali de masalını ağır ağır anlatmaya başlamış. Aradan zaman geçmiş. Masal öyle tatlıymış ki, şehzade heyecanından dudaklarını dişliyormuş. Çocukluğunda bile böyle heyecanlı masal dinlememişmiş. Ali, bakmış ki şehzade tam kıvamında, masalı kesivermiş. Şehzade öfkeyle bağırmış:
— Niye durdun devam etsene!
Ali, “Sorum var.” demiş ve şehzadeye:
— Sorum var, demiş ve eklemiş,
— En rahat döşek hangisidir?
Şehzade duraklamış, böyle basit bir soru beklemiyormuş. Gülerek, “Kuş tüyü döşek!” diye cevaplamış. Ali, “Bilemedin.” demiş. “En rahat döşek, yorgunken yattığın döşektir.” ve devam etmiş, “Bu gece hasırda yatacaksın, yoksa anlatmam.” Şehzade bu isteği kabul edince Ali de anlatmaya devam etmiş. Akşam namazından sonra masalı ikinci defa kesmiş ve sormuş:
— En güzel yemek hangisidir?
Şehzade bildiği bütün saray yemeklerini tek tek saymış ama cevabı bilememiş. Ali, “Açken yediğin yemektir.” demiş ve bilemediği için isteğini söylemiş: “Yarın sahursuz oruç tutacaksın, iftarda da sana yalnızca katıksız ekmekle su verilecek.” Şehzade bunu da kabul etmiş. “Yeter ki masala devam et.” diyor, başka şey demiyormuş.
İlerleyen saatlerde masal da devam ediyormuş sorular da:
— En güzel içecek?
— Susuzken içtiğin…
— En güzel giyecek?
— Muhtaçken giydiğin…
— En iyi dost?
— Dostsuz gününde yanında olan…
Bilemediği her soruda, Ali’nin şehzadeden huzur bozacak yeni istekleri oluyormuş. O da yeter ki masal devam etsin, ben sonra intikamımı alırım diyerek bunları sineye çekiyormuş. Masal ne bitiyormuş ne de heyecanından bir şey eksiliyormuş.
Ali’nin istekleri giderek ağırlaşmaya başlamış. Artık kuyudan suyu şehzade getirecek, odunları o taşıyacak çıplak ayak dolaşıp banyosunu soğuk suyla yapacakmış. Hizmetçilerin de hepsini izne göndermiş. Bundan böyle her işi kendi yapacakmış.
İkinci günün akşamı, verdiği sözlerin zahmeti kendini hissettirir olmuş. İyice keyfi kaçmış şehzadenin ama masal da en tatlı yerine gelmiş. Tam düğüm noktasında Ali masalı bir daha kesip, “Mutlu insan kimdir?” diye sormuş. Şehzade sinirlenmiş. “Eğer ben bunu biliyor olsaydım zaten mutlu olurdum. Ne biçim soru bu?” diye çıkışmış. Ali anlatmayı durdurmuş. “Cevap vereceksen ver, yoksa isteğimi söyleyeceğim.” demiş.
— Bilemedim haydi sen söyle.
— En mutlu insan, yitiğini bulan insandır.
— Peki, isteğin nedir?
— Masal bitene kadar ben şehzade olacağım, sonra istersen beni kes.
— Bre adam sen delirdin mi?
— Madem öyle, senin masal dinlemeye gönlün yok. Sal beni de gideyim.
— Masal bitene kadar ama değil mi?
— Evet, bitene kadar…
Şehrin kadısını çağırmışlar, huzurunda bir antlaşma imzalamışlar. Masal bitene kadar şehzade Ali olmuş. Antlaşmanın ardından şehzade mührünü Ali’ye teslim etmiş. Etmiş ama şehzadenin asıl çileli günleri bundan sonra başlamış. Günler geçmiş, haftalar geçmiş ama masal bir türlü bitmiyormuş. Bitmediği yetmezmiş gibi hem köşkün işlerini yapıyor hem de Ali’ye hizmet ediyormuş. Şehzade perişan olmuş, açlıktan, yorgunluktan bitap düşmüş.
Bu masal ne zaman bitecek diye düşünürken Ali bir akşam yemeğinde şehzadeyi yanına çağırıp ona kızarmış tavuk ikram etmiş. Sonra “Güzel miydi?” diye sormuş. Şehzade, “Hayatımda yediğim en lezzetli yemekti.” demiş. Ardından tekrar döşeğini, elbiselerini, mallarını bir bir geri vermiş. Hizmetçileri de geri çağırmış. Şehzade her defasında öyle seviniyormuş ki dünyanın en mutlu insanı benim diye sokaklarda koşası geliyormuş. Sıra gelmiş şehzadeye mührünü teslim etmeye. Şehzade mührü geri alınca öyle rahatlamış, öyle mutlu olmuş ki ömründe böyle ferahlık duymamış. Zaten olanlar babasının kulağına gidecek diye de günlerdir titreyip duruyormuş.
Ali, Şehzadeye, “Nasıl Şehzadem mutlu oldunuz mu?” diye sormuş. Şehzade çok mutluymuş ama neden daha önce bu mutluluğu hissedemediğini merak etmiş. Ali’ye sormuş. Ali de, “Şehzadem dünyada her şey zıddıyla bilinir. Aç olmayan tokluğun, hasta olmayan sıhhatin lezzetinden mahrum kalır. Siz mutluluğu tatmak istediniz ama gerçek mutsuzluğu hiç tatmadığınızdan mutluluğu hissedemediniz. Mutlu olabilmeniz için önce sizi mutsuz etmek gerekiyordu.” demiş.
Bu sözün ardından masalı bitirip gitmesi gerekiyormuş ama öyle yapmamış. Masal bitti demiş sonra kapıya yönelmiş. Hâlbuki masalın sonunda kahramanın evlenip mutlu bir yuva kurması bekleniyormuş. Şehzade ısrar edince gerçek meydana çıkmış. Şehzade, Ali’nin derdini anlamış, çevre köylere tellal gönderip, Ali’yle evlenip onu mutlu edecek geline eşi benzeri görülmemiş elmas takılı bir gerdanlık vereceğini ilan ettirmiş. Ama gelin Ali’yi nasıl mutlu edeceğini önce şehzadeye anlatmalıymış. Pek çok kişi gerdanlık hevesiyle sıraya girmiş. Ama şehzadenin gözü hiçbirini tutmamış. Ta ki kocasından boşanmış, üç çocuklu, dul bir kadın gelene kadar… Ali’ye bu kadını layık görmüş. Fakat Ali seçimden memnun olmayarak, neden bu adayı seçtiğini sormuş. Haftalardır mutluluğun dersini alan şehzadenin cevabı gayet güzelmiş:
— Diğerlerinin hepsi gerdanlık hevesi geçince neden daha iyi bir kocaya varmadım diye pişman olup senin kıymetini bilemeyeceklerdi ama bu dul kadın, kötü koca ne demek iyi bildiği için senin gibi iyi yürekli ve akıllı bir adamı başının üzerinde taşır!
Şehzade Ali’ye şaşalı bir düğün tertiplemiş. Bir sürü de hediye vermiş. Sultan olunca da onu sarayına getirtip kendine akıl hocası yapmış. Bu adam neci diye soranlara da: “O dostsuz günümde bana dost olandı!” dermiş.

Emrah Bilge MERDİVAN

İKİ DEDEKTİF

İki arkadaş birlikte ormanda kamp yaparlar. Yemek yiyip yattıktan sonra biri uyanır ve arkadaşına seslenir:
— Hey dostum, yukarıya bak ve bana ne gördüğünü söyle.
— Milyonlarca yıldız görüyorum.
— Bu sana neyi gösteriyor?
— Astronomik olarak milyonlarca galaksinin ve dolayısıyla milyarlarca gezegenin varlığını görüyorum. Yıldızların konumuna bakarak saatin 3’ü çeyrek geçtiğini çıkarıyorum. Meteorolojik açıdan da bugün havanın çok güzel olacağını tahmin ediyorum. Neden sordun? Sana ne gösteriyor?
Arkadaşını sabırla dinleyen adam artık dayanamaz:
-— Yahu görmüyor musun, çadırımızı çalmışlar!

MAVİ YORGAN

Yaşlı olmasına rağmen iğneye geçirdiği rengârenk ipliklerle, saten kumaşların üzerine en güzel motifleri, nakışları ustalıkla işliyordu. Dükkânına gelenlere, kasabada bu işle uğraşan tek kişi olduğunu, çırak bulamadığını anlatır dururdu. Anladığım kadarıyla bu sanatın yok olup gideceğine üzülüyordu. Evet, işinin ustasıydı, benim de ustamdı. İğneyi, bitirmekte olduğu motifin ucuna son kez bandırıp çıkardıktan sonra, sıkı bir düğüm attı. İpliği kesip, iğneyi yakasına batırdı. Kalktı, camekânın önünden dışarıda yağan yağmuru bir süre seyrettikten sonra, kapıyı açıp, “Islanacaksınız, geçin içeride bekleyin.” dedi. Kimi çağırdığını, bulunduğum yerden göremiyordum. Biraz sonra yaşlı bir kadın, elinden tuttuğu küçük kızla, çekinerek içeri girdi.
— Otobüsü kaçırdık. Bir sonraki otobüsün gelmesine de epey vakit var, dedi.
— Geçin şöyle, diyerek onları taburelere oturttu.
Küçük kızın solgun yüzüne, kızarmış gözlerine, yandan örgülü ıslanmış saçlarına bakarken,
— Nesi var bu yavrunun, diye sordu.
Kadın, derin bir nefes çekip iç geçirdikten sonra, başıyla yanındaki kızı işaret etti.
— Üç gün önce annesi vefat etti. O gün bu gündür ne uyudu ne de bir tek kelime etti. Bugün doktora götürdüm. Bir sonuç alamadık. Yarın tekrar götüreceğim.
Ustam, buğulanan gözlerini küçük kızdan alarak bizleri sıra sıra dizdiği raflara çevirdi. Bir süre öylece düşündü.
— Annesinin saçlarının rengi neydi, diye sordu.
Kadın, şaşkınlıkla cevap verdi.
— Sarıydı.
— Peki, gözleri ne renkti?
— Maviydi.
Mavi mi? Ama bu benim rengimdi. Ustamın dükkâna gelen çocuklara anlattığı masallardan bilirim, gökyüzünün, uçsuz bucaksız denizlerin renginin mavi olduğunu.
Ustam rafa uzandı, sarı astar kumaşın topunu aldı. Tezgâhın üzerine açtıktan sonra astarı, makasla kesti. Üstüne yünleri özenle yaydı. Dolabın üzerinden aldığı kavanozdan, kurumuş gül yaprakları serpti yünlerin arasına. Daha sonra beni indirdi raftan, yünlerin üzerine serildim. Mavi rengimle âdeta dükkânın ortasını kapladım. İğneye taktığı iplikle başladı dikmeye. Kenarlarımı dikince, üzerime kocaman bir kalp işledi, ortasına da kırmızı iplikle bir gül kondurdu. Kalbin etrafına rengârenk çiçekleri nakşetti. Artık hazırdım. Beni katladı, kadına uzattı.
— Bu yorganı yavrucağın üzerine ört.
— Paramız yoktur, dedi kadın sıkılarak.
— Yetimlerin benden hep alacağı vardır. Ben sadece borcumu ödedim, dedi.
Kadının koltuğunun altında kapıdan çıkarken, son bir kez baktım ustama, yüzünde huzurlu bir gülümseme vardı.
Otobüste de konuşmadı, küçük kız. Boş gözlerle camdan dışarı baktı durdu. Eve geldiğimizde kadın, küçük kızın yatağını hazırladı, üzerine pijamalarını giydirip öperek yatırdı. Beni aldı, katlarımı açtı, usulca üzerine örttü. İçimdeki gül yapraklarının kokusu bir anda sarıverdi odayı. Annesinin hayali usulca koynuna sokuluverdi. Bir ninni duyuldu ötelerden, hani şu “elleri kolları kınalı bebek” olan. Biraz sonra minik göz kapakları yavaşça kapandı. Al al oluverdi yanakları. Yüzüne tatlı bir tebessüm geldi. Minik kolları annesine sarılır gibi bağrında kenetlendi. Yavaşça kıpırdayıverdi dudakları:
— Anne, dedi.

ATASÖZLERİ VE HİKAYELERİ

Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak

Dimyat Mısır'da, Süveyş Kanalı ağzında ve Portsait yakınlarında bir iskeledir. Eskiden Mısır'ın meşhur pirinçleri, ince hasırdan örülmüş torbalar içinde buradan Türkiye gelirdi.

Dimyat'a pirinç almak için giden bir Türk tüccarının bindiği gemi Akdenizde Arap Korsanları tarafından soyulmuş ve adamcağızın kemerindeki bütün altınlarını almışlar.

Binbir müşkilat içinde Türkiye'ye dönen pirinç tüccarı o yıl iflas etmek durumuna düşmüş. İstanbul'dan kalkmış, memleketi olan Karaman'a gitmiş. O sene tarlasından kalkan buğdayları da bulgur tüccarlarına sattığından, kendi ev halkı kışın bulgursuz kalmışlar. "Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak" sözünün aslı buradan kalmıştır


Atı alan üsküdarı geçti.

Zamanında Bolu beyine baş kaldıran Köroğlu'nun dillerde yağız mı yağız atı çalınır.bütün civarı arar tarar yok.bir kimse birde İstanbul'daki pazarları dolaş der.İstanbulda pazarları dolaşırken atına rastlar.
pazar sahibine şu ata bir bineyim hele der.pazarcıda buyur der .
eski sahibinin kokusunu alan at şahlanıp,dört nala ordan uzaklaşır.
dövünen pazarcıya ihtiyarın biri gelip ,
ah evlat! atı alan Üsküdarı geçti.o Köroğluydu ,atın gerçek sahibi.



Adam ol baban gibi, eşek olma.

Vaktiyle Eğitim Bakanlığı da yapmış olan tarihçi Abdurrahman Şeref Bey, Galatasaray Lisesi’ nde müdür iken , birgün Sultan Abdülhamid’ in hizmetkarlarından bir paşanın oğluna kızar. Öğrencilerin arasında çocuğa;

“Adam ol” der, “baban gibi eşek olma!”

Çocuk bunu babasına anlatır.

Babası:

“Vay, demek ben bugüne bugün padişahımın mahiyetinde bir paşa olayım da, bana eşek desin. Bunu ona soracağım” der.

Ertesi gün okula gidip hocayı bularak;

“Beyefendi, sizin bana eşek demeye ne hakkınız var? Ben, padişahın mahiyetinde paşayım” deyince, Abdurrahman Şeref bey;

“Ne münasebet ben sizi tanımıyorum. Ne zaman eşek dedim”, diye sorar.

Paşa;

“Geçen gün okulda oğluma “adam ol, baban gibi eşek olma” diye bağırmışsınız” der.

Bunun üzerine Abdurrahman Bey;

“Doğru, çocuğunuzu payladım. Çalışmıyordu. Sizi örnek göstererek, “adam ol baban gibi! eşek olma! diye söyledim“ der.

Bu cevap üzerine paşa, hem özür diler, hem de teşekkür eder ve oradan ayrılır





Yanlış hesap, Bağdattan döner.

İstanbul kapalı çarşıya kervanlar gelir.Tüccarların siparişleri kumaş,kürk,baharat neyse dağıtılır.Daha sonra tüccarlardan paraları tahsil edilirmiş.
Yine bir alış veriş sonrasında, tüccarın biri hesap yaparken dört işlem hilleri ile kervancıyı 400-500 altın içerde bırakır.
Hesaptaki yanlışlığı anlayamayan kervancı Bağdat –Hicaz ve Mısıra seferine çıkar.

Tüccarda, şimdi bu Mısırdan altı-yedi ayda zor döner.bende bu parayı işletirim. diye düşünür.

Kervancı yol uzun ,zaman bol bütün hesapları tekrar tekrar inceler.
Tüccarın yaptığı hileyi anlar.Kervan Bağdat’a girmek üzereyken,kervanı oğlu vv güvendiği bir kişiye emnet eder,
-Siz beni Bağdatta bekleyin. der.
İyi bir Arap atı alıp dört nala İstanbula dönmeye başlar.

Yolda, bu adam bu parayı hemen öyle vermez diye düşünüp bir plan kurar.İstanbuldaki dostlarında plan için yardım ister.

Ertesi gün tüccarın dükkanına iki kadın gelir.
Tüccara ,
-Sorup soruşturduk bu civarda en dürüst ,en güvenilir kişi sizmişsiniz.Biz Hicaza gideceğiz.Size bu iki çantayı emanet etmek istiyoruz.derler.

Çantaları açıp tüccara gösterirler.Çantaların için inci.altın,pırlanta envayi çeşit müccevher.

-Olurda gelemezsek bunlar size helali hoş olsun.bize bir dua okutur,belki bir hayrat yaptırırsın.derler.

Bunları duyan tüccar sevinçten uçar.Kadınları hürmet ,ziyafet.
Bu sırada kervancı içeri girer,
Bunu gören tüccar ,daha kervancı lafa başlamadan ,
-Yahu hoşgeldin.bizim hesapta bir yanlışlık olmuş .paralarını ayırdım.Çocuklarada tenbihledim,eğer ölürsem kervancının parasının mutlaka verin.Ben kul hakkı yemem kardeşim. der.

Parayı hemen verir.
Bu sırada kadınlar, –Biz bu sene gitmekten vazgeçtik .Kısmetse seneye !.deyip dükkan
çıkarlar.

Oyuna geldiğini anlayan tüccar ,kervancıının peşinden koşup ,
-hani sen Mısır'a gidecektin .yaktın beni! diye bağırır.
Atına binen kervancı,
-yanlış hesap adamı Bağdattan döndürür der ve yoluna gider.



Vermeyince mabud neylesin sultan mahmut)

Sultan Mahmut kılık kıyafetini değiştirip dolaşmaya başlamış.Dolaşırken bir kahvehaneye girmiş oturmuş. Herkes bir şeyler istiyor.
-Tıkandı baba, çay getir
-Tıkandı baba, oralet getir.
Bu durum Sultan Mahmut'un dikkatini çekmiş.
-Hele baba anlat bakalım, nedir bu Tıkandı baba meselesi?
-Uzun mesele evlat, demiş Tıkandı baba
-Anlat baba anlat merak ettim deyip çekmiş sandalyeyi.
Tıkandı baba da peki deyip başlamış anlatmaya;
-Bir gece rüyamda birçok insan gördüm ve her birinin bir çeşmesi vardı ve hepsi de akıyordu. Benimki de akıyordu ama az akıyordu. "Benimki de onlarınki kadar aksın" diye içimden geçirdim. Bir çomak aldım ve oluğu açmaya çalıştım. Ben uğraşırken çomak kırıldı ve akan su damlamaya başladı. Bu sefer içimden "Onlarınki kadar akmasa da olur, yeter ki eskisi kadar aksın" dedim ve uğraşırken oluk tamamen tıkandı ve hiç akmamaya başladı. Ben
yine açmak için uğraşırken Cebrail göründü ve "Tıkandı baba, tıkandı. Uğraşma artık, dedi. O gün bu gün adım "Tıkandı baba" ya çıktı ve hangi işe elimi attıysam olmadı. Şimdide burada çaycılık yapıp geçinmeye çalışıyoruz."
Tıkandı baba'nın anlattıkları Sultan Mahmut'un dikkatini çekmiş.Çayını içtikten sonra dışarı çıkmış ve adamlarına ;
-Hergün bu adama bir tepsi baklava getireceksiniz.
Her dilimin altında bir altın koyacaksınız ve bir ay boyunca buna devam edeceksiniz.
Sultan Mahmut'un adamları peki demişler ve ertesi akşam bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı baba'ya baklavaları vermişler. Tıkandı baba baklavayı almış, bakmış baklava nefis. "Uzun zamandır tatlı da yiyememiştik. Şöyle ağız tadıyla bir güzel yiyelim" diye içinden geçirmiş. Baklava tepsisini almış evin yolunu tutmuş. Yolda giderken "Ben en iyisi bu baklavayı satayım evin ihtiyaçlarını gidereyim" demiş ve işlek bir yol kenarına geçip
başlamış bağırmaya
-Taze baklava, güzel baklava !
Bu esnada oradan geçen bir Yahudi baklavaları beğenmiş. Üç aşağı beş yukarı
anlaşmışlar ve Tıkandı baba baklavayı satıp elde ! ettiği para ile evin ihtiyaçlarının bir kısmını karşılamış. Yahudi baklavayı alıp evine gitmiş. Bir dilim baklava almış yerken ağzına bir şey gelmiş. Bir bakmış ki altın. Şaşırmış, diğer dilim diğer dilim derken bir bakmış her dilimin altında altın. Ertesi akşam Yahudi acaba yine gelir mi diye aynı yere geçip başlamış beklemeye. Sultanın adamları ertesi akşam yine bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı baba yine baklavayı satıp evin diğer ihtiyaçlarını karşılamak için aynı yere gitmiş. Yahudi hiçbir şey olmamış gibi
-Baba baklavan güzeldi. Biraz indirim yaparsan her akşam senden alırım, demiş.
Tıkandı baba da
-Peki, demiş ve anlaşmışlar. Tıkandı babaya her akşam baklavalar gelmiş ve! Yahudi de her akşam Tıkandı baba'dan baklavaları satın almış.
Aradan bir ay geçince Sultan Mahmut;
-Bizim Tıkandı baba'ya bir bakalım, deyip Tıkandı baba'nın yanına gitmiş. Bu sefer padişah kıyafetleri ile içeri girmiş. Girmiş girmesine ama birde ne görsün bizim tıkandı baba eskisi gibi darmadağın.
Sultan;
-Tıkandı baba sana baklavalar gelmedi? mi, demiş
-Geldi sultanım
-Peki ne yaptın sen o kadar baklavayı?
-Efendim satıp evin ihtiyaçlarını giderdim, sağ olasınız, duacınızım.
-Sultan şöyle bir tebessüm etmiş.
-Anlaşıldı Tıkandı baba anlaşıldı, hadi benle gel, deyip almış ve devletin hazine odasına götürmüş.
-Baba şuradan küreği al ve hazinenin içine daldır küreğine ne kadar gelirse hepsi senindir, demiş. Tıkandı baba o heyecanla küreği tersten hazinenin içine bir daldırıp çıkarmış ama bir tane altın küreğin ucunda düştü düşecek.
Sultan demiş;
-Baba senin buradan da nasibin yok. Sen bizim şu askerlerle beraber git onlar sana ne yapacağını anlatırlar demiş ve askerlerden birini çağırmış
-Alın bu adamı Üsküdar'ın en güzel yerine götürün ve bir tane taş beğensin. O taşı ne kadar uzağa atarsa o mesafe arasını ona verin demiş. Padişahın adamları "peki" deyip adamı alıp Üsküdar'a götürmüşler.
-Baba hele şuradan bir taş beğen bakalım, demişler. Baba,
-Niçin, demiş. Askerler
-Hele sen bir beğen bakalım demişler.Baba şu yamuk, bu küçük, derken kocaman bir kayayı beğenip almış eline
-Ne olacak şimdi, demiş
-Baba sen bu taşı atacaksın ne kadar uzağa giderse o mesafe arasını padişahımız sana bağışladı.demiş. adam taşı kaldırmış tam atacakken taş elinden kayıp başına düşmüş. Adamcağız oracıkta ölmüş. Askerler bu durumu Padişaha haber vermişler. İşte o zaman Sultan Mahmut o meşhur sözünü söylemiş;
"VERMEYİNCE MABUD, NEYLESİN SULTAN MAHMUT"

Kaynak: http://www.msxlabs.org/forum/soru-cevap/238452-atasozleri-ile-ilgili-hikayeler-var-mi.html#ixzz1isHtkQIa

Anne sütü alan kız bebeklerde göğüs kanseri görülme oranı azalıyor

Anne sütü, bebeği enfeksiyon hastalıkları, alerjik rahatsızlıklar, obezite ve diyabet gibi birçok hastalıktan koruyor. Yapılan araştırmalar, anne sütünün aynı zamanda kız bebekleri meme kanseri riskinden de koruduğunu ortaya koyuyor.



Anne sütü bir bebek için vazgeçilmez bir besin kaynağı. Bebeğe sağladığı sayısız yarar var. Anne sütünün bebeklerin sağlığı üzerindeki etkisi üzerine yapılan araştırmalarsa her geçen gün yeni bir faydasını ortaya çıkarıyor. Acıbadem Maslak Hastanesi çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanı Ülkü Tıraş, yapılan son araştırmaların sonuçlarına bakıldığında anne sütünün, bebeği meme kanserinden lösemiye kadar birçok hastalıktan koruyucu etkisi bulunduğunu belirtiyor. Anne sütü alan bebeklerde alerjik hastalıklar, çocukluk çağı şeker hastalığı, ishal, ortakulak enfeksiyonları ve tüm diğer enfeksiyon hastalıkları daha az görülüyor. Hatta yapılan araştırmalar, anne sütünün bağışıklık sistemini güçlendiren özelliği nedeniyle kız bebeklerin ileride meme kanserine yakalanma risklerinin çok daha az olduğunu gösteriyor. Ayrıca anne sütü ile beslenen bebeklerde lösemi yüzde 9, hodgin lenfoma yüzde 24, çocukluk çağı kanserlerinden biri olan nöroblastom ise yüzde 41 oranında daha az görülüyor.

Anne sütü bebeğin ihtiyaçlarına özel olarak üretiliyor. Bu yüzden her annenin sütü kendi bebeğine özel. Hatta emzirmenin başlangıcındaki sütle son kısmı bile birbirinden farklı oluyor. Emzirmenin sonuna geldikçe anne sütünün yağ oranı da artıyor. Bu da bebeğin doymasını sağlıyor. Böylece bebeği obeziteden de koruyor. Bebeği hastalıklardan korumak adına anne sütünün, ilk 6 ay tek başına, daha sonra ise ek gıdalarla birlikte 2 yıl boyunca bebeğe mutlaka verilmesi gerekiyor. Pek çok anne, bebeğinin yeterli kilo almadığını düşünerek, daha tombul olsun diye formül mama verme ihtiyacı duyuyor. Ancak sütleri varken, bebeklerine formül mamaların verilmesi doğru değil. Çünkü bu mamalar anneye ve bebeğe özel olarak üretilmiyor. AİLE-SAĞLIK

Çocukların gözünde namaz iyilik yapmak ve dua etmek

Utku, Elif, Sefa Talha, Ayşe Sıla, Cem, Azra ve Zeynep, namazın "dua etmek, iyilik etmek" olduğunu söylüyor. Çocuklar, anne-babaları ya da yakınları evde namaz kıldığında onlara eşlik etmekten büyük mutluluk duyduklarını belirtiyor. Çocukların Allah'a dua ederek istedikleri de ilginç şeyler; kimi uçmak, kimi taç ve saray, kanatlı araba, babasına para ya da süper güçlerinin olmasını istiyor.



Günlük hayatta hemen her konuda çocukların ilginç, bir o kadar da şaşırıp kaldığımız sorularıyla karşılaşırız. Hele ki sualler dinî mevzular ise çocukların zengin hayal dünyalarına hayran kalmamak imkânsız. 'Süper güçlerim olsa Allah'la konuşabilir miyim?', 'Kediler niye namaz kılmıyor?', 'Allah ne kadar büyük?'... Ardı arkası kesilmeyen ve ne cevap vereceğimizi bilemediğimiz sorularla Allah, namaz, ölüm ve cenneti öğrenmek isterler. 4-6 yaş arası çocukların dilinden 'Niçin namaz kılıyoruz?', 'Dua ettiğinde Allah'tan ne istiyorsun?' sorularına cevaplar aldık. Namaz için kimi 'Ölülerimize dua etmektir.' dedi kimi de safiyane bir şekilde 'Allah'a iyilik yapmaktır.' cevabını verdi. Allah'tan neler mi istiyorlar? Uçmak, kelebeklerin uçuştuğu bir bahçe, kanatlı bir araba.

Görüştüğümüz çocukların hiçbiri 'namaz' kavramına yabancı değil. Anne-baba yahut babaanne, dede ve anneannelerini namaz kılarken görmüş, yanlarına giderek onların hareketlerini yapmaya başlamışlar. 'Namaz nedir?' sorusuna karşılık olarak hemen ellerini göğüslerinin üzerine koymaları ve eğilmeleri de bunu gösteriyor. Sözlü olarak tanımlamalarını istediğimizde ise 6 yaşındaki Utku Can Yücel, 'Ölenlerimiz için Allah'ımıza dua etmektir.' cevabını veriyor. Anneanne, babaanne ve teyzesinin namaz kıldığını söyleyen Yücel, "Yatıyorlar, kalkıyorlar. Bir şey istiyorum, soruyorum, cevap vermiyorlar. Ancak başını sağa sola çevirdikten sonra benimle ilgileniyorlar." diyor.

5 yaşındaki Elif Akdoğan, namaz kılmayı annesinden öğrendiğini anlatıyor. Tüm masumiyeti ve saflığıyla namazın Allah'a iyilik yapmak olduğunu söyleyen Akdoğan, buna karşılık olarak da Allah'ın güzellikler verdiğini ifade ediyor. Her namazda annesine tesbih verdiğini anlatan Akdoğan, kendisinin de annesinin yanına oturup iki eliyle tesbihi tutup 'bismillah, bismillah' dediğini belirtiyor. Sefa Talha Aldemir de babaanne, dede ve babası namaz kılarken yanlarına gittiğini, onların hareketlerini tekrarladığını söylüyor. Aldemir, "Hareketler çok hoşuma gidiyor, eğiliyorum, kalkıyorum. Su içiyorum geliyorum, tekrar eğiliyorum. Sübhaneke'yi okuyorum." şeklinde konuşuyor. Kimi aileler çocuklarına namazı öğretebilmek için çeşitli yöntemler uyguluyor. 6 yaşındaki Ayşe Sıla Tasal'a anne ve babası, küçük bir seccade, tesbih ve başörtüsü almış. Annesi 'Sen kardeşinle çizgi film seyret namazımı kılıp geleyim.' dese de Ayşe Sıla, kendine ait seccade ve başörtüsünü alıp annesinin yanında namaza duruyormuş. Teyzesinin başörtülü fotoğraflarını çektiğini anlatan Ayşe Sıla Tasal "Başörtülü çok güzel oluyorum." diyor.

Neyin ne olduğunu ve niçin yaptıklarını tam bilmeseler de çocukların karşısındakini model aldığına ve iyi bir gözlemci olduklarına bir kez daha kanaat getiriyoruz. Anne-babalarının namaz kılarken hangi başörtüsü yahut takkeyi taktıklarını çok iyi biliyorlar. 4 yaşındaki Zeynep Ak, annesinin namaz kılarken her zaman mavi bir başörtüsü örttüğünü söylüyor. Evde kimlerin namaz kılıp kılmadığını da tabiî ki onlardan öğreniyoruz. Zira 'Namaz nedir?' sorusuna ailede namaz kılan kişileri söyleyip hareketlerini yaparak cevap veriyorlar. Dikkati çeken diğer bir nokta ise çocukların birçoğunun abdestin ne olduğunu bilmemesi. Bunun en büyük sebebi, namaz kılan kişiyi abdest alırken görmemeleri. 'Abdest almak nedir?' diyoruz. Hemen hepsi de 'O nedir?' karşılığını veriyor.

'Annemin tesbihini alıyorum'

Çocuklar, tesbih çekmeyi ve dua etmeyi çok seviyor. 4 yaşındaki Cem Kartal, "Tesbihim yok, ama annemin tesbihini alıyorum." diyor. Cem Kartal, tesbih taneleriyle 10'a kadar saydığını dile getiriyor. İki elini kocaman bir şekilde açarak nasıl dua ettiğini de gösteriyor. Allah'tan kanadı olan bir araba istiyor; zira birkaç gün önce babasının arabası bozulmuş. Azra Pamuk ise, "Allah'ım uçmak istiyorum. Bir tane tacım bir tane de sarayım olsun." şeklinde dua ettiğini belirtiyor. 5 yaşındaki Ebru Akyüz de içinde kelebeklerin uçuştuğu güzel bir bahçe istiyor. 'Para istiyorum.' diyen Mehmet Engür de o parayla gerçek bir araba almayı diliyor.