8 Aralık 2011 Perşembe

MEHMET AKİF ERSOY

Hayatı [değiştir]
100 TL'de (1979-1989) Ankara Kalesi, Mehmet Âkif Ersoy'un portresi, müze haline getirilen Ankara'daki evi ve İstiklâl Marşının ilk iki dörtlüğüMehmet Âkif Ersoy, 1873 yılının aralık ayında İstanbul'da, Fatih ilçesinin Karagümrük semtinde Sarıgüzel mahallesinde dünyaya geldi. Nüfusa kaydı, babasının doğumundan sonra imamlık yaptığı ve Âkif'in ilk çocukluk yıllarını geçirdiği Çanakkale'nin Bayramiç ilçesinde yapıldığı için nüfus kağıdında doğum yeri Bayramiç olarak görünür[2]. Annesi Buhara'dan Anadolu'ya geçmiş bir ailenin kızı olan Emine Şerif Hanım; babası ise Kosova'nın İpek kenti doğumlu, Fatih Camii medrese hocalarından Mehmet Tahir Efendi'dir. Mehmet Tahir Efendi, ona doğum tarihini belirten "Ragif" adını verdi. Babası vefatına kadar Ragif adını kullansa da bu isim yaygın olmadığı için arkadaşları ve annesi ona "Âkif" ismiyle seslendi, zamanla bu ismi benimsedi[3]. Çocukluğunun büyük bölümü annesinin Fatih, Sarıgüzel'deki evinde geçti. Kendisinden küçük, Nuriye adında bir kızkardeşi vardır.

Öğrenim Yılları [değiştir]İlk öğrenimine Fatih'te Emir Buhari Mahalle Mektebi’nde o zamanların adeti gereği 4 yıl, 4 ay, 4 günlükken başladı. 2 yıl sonra iptidaii (ilkokul) bölümüne geçti ve babasından Arapça öğrenmeye başladı. Ortaöğrenimine Fatih Merkez Rüştiyesi’nde başladı (1882). Bir yandan da Fatih Camii'nde Farsça derslerini takip etti. Dil derslerine büyük ilgi duyan Mehmet Âkif, rüştiyedeki eğitimi boyunca Türkçe, Arapça, Farsça ve Fransızcada hep birinci oldu. Bu okulda onu en çok etkileyen kişi, dönemin "hürriyetperver" aydınlarından birisi olan Türkçe öğretmeni Hersekli Hoca Kadri Efendi idi.

Rüştiyeyi bitirdikten sonra annesi medrese öğrenimi görmesini istiyordu ancak babasının desteği sonucu 1885'te dönemin gözde okullarından Mülkiye İdadisi’ne kaydoldu. 1888’de okulun yüksek kısmına devam etmekte iken babasını kaybetmesi ve ertesi yıl büyük Fatih yangınında evlerinin yanması aileyi yoksulluğa düşürdü. Babasının öğrencisi Mustafa Sıtkı aynı arsa üzerine küçük bir ev yaptı, aile bu eve yerleşti. Artık bir an önce meslek sahibi olmak ve yatılı okulda okumak isteyen Mehmet Âkif, Mülkiye İdadisi’ni bıraktı. O yıllarda yeni açılan ve ilk sivil veteriner yüksekokulu olan Ziraat ve Baytar Mektebi'ne (Tarım ve Veterinerlik Okulu) kaydoldu[4].

Dört yıllık bir okul olan Baytar Mektebi'nde bakteriyoloji öğretmeni Rıfat Hüsamettin Paşa pozitif bilim sevgisi kazanmasında etkili oldu[5]. Okul yıllarında spora büyük ilgi gösterdi; mahalle arkadaşı Kıyıcı Osman Pehlivan'dan güreş öğrendi; başta güreş ve yüzücülük olmak üzere uzun yürüyüş, koşma ve gülle atma yarışlarına katıldı; şiire olan ilgisi okulun son iki yılında yoğunlaştı. Mektebin baytarlık bölümünü 1893 yılında birincilikle bitirdi.

Mezuniyetinden sonra Mehmet Âkif, Fransızcası'nı geliştirdi. 6 ay içinde Kur'an'ı ezberleyerek hâfız oldu. Hazine-i Fünun Dergisinde 1893 ve 1894’te birer gazeli, 1895’te ise Mektep Mecmuası’nda "Kur'an'a Hitab", adlı şiiri yayınlandı, memuriyet hayatına başladı.lll

Memurluk Hayatı [değiştir]Okulu bitirdikten hemen sonra Ziraat Bakanlığı’nda (Orman ve Maadin ve Ziraat Nezareti) memur olan Mehmet Âkif, memuriyet hayatını 1893–1913 yılları arasında sürdürdü. Bakanlıktaki ilk görevi veteriner müfettiş yardımcılığı idi. Görev merkezi İstanbul idi ancak memuriyetinin ilk dört yılında teftiş için Rumeli, Anadolu, Arnavutluk ve Arabistan'da bulundu. Bu sayede halkla yakın temas halinde olma imkânı buldu. Bir seyahati sırasında babasının doğum yeri olan İpek Kasabası'na gidip amcalarıyla tanıştı. 1898 yılında Tophane-i Âmire veznedârı Mehmet Emin Beyin kızı İsmet Hanım’la evlendi; bu evlilikten Cemile, Feride, Suadi, İbrahim Naim, Emin, Tahir adlı çocukları dünyaya geldi.

Mehmet Âkif, edebiyata olan ilgisini şiir yazarak ve edebiyat öğretmenliği yaparak sürdürdü. Resimli Gazete’de Servet-i Fünun Dergisi'nde şiirleri ve yazıları yayımlandı. İstanbul’da bulunduğu sırada bakanlıktaki görevinin yanı sıra önce Halkalı Ziraat ve Baytar Mektebi (1906)'nde kompozisyon (kitabet-i resmiye), sonra Çiftçilik Makinist Mektebi'nde (1907) Türkçe dersleri vermek üzere öğretmen olarak atandı.

II. Meşrutiyet [değiştir]II. Meşrutiyet ilan edildiğinde Mehmet Âkif, Umur-ı Baytariye Dairesi Müdür Muavini idi. Meşrutiyet'in ilanından 10 gün sonra arkadaşı rasathane müdürü Fatin Hoca onu, on bir arkadaşı ile birlikte İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne üye yaptı. Ancak Mehmet Âkif, üyeliğe girerken edilen yeminde yer alan "Cemiyetin bütün emirlerine, bilâkayd ü şart (kayıtsız şartsız) itaat edeceğim" cümlesinde geçen "kayıtsız şartsız" ifadesine karşı çıkmış, "sadece iyi ve doğru olanlarına'" şeklinde yemini değiştirtmişti[6]. Cemiyetin Şehzadebaşı İlmiye Mahfelinde Arap Edebiyatı dersleri veren Âkif, Kasım 1908’de, Umur-i Baytariye Müdür Muavinliği görevini sürdürürken Darülfünun’da Edebiyat-i Osmaniye dersleri vermeye başladı.

II. Meşrutiyet’in Âkif'in hayatında en büyük etkisi, meşrutiyetle birlikte yayın dünyasına adım atması olmuştu. Daha önce bazı şiirleri ve yazıları bir kaç gazetede yayımladıysa da eser yayımlamaya uzun süredir ara vermişti. Meşrutiyetin ilanından sonra, arkadaşı Eşref Edip ve Ebül’ula Mardin ‘in çıkardığı ve ilk sayısı 27 Ağustos 1908'de yayımlanan Sırat-ı Müstakim dergisinin başyazarı oldu. İlk sayıda Fatih Camii şiiri yayımlandı. Ebül'ula Mardin ayrıldıktan sonra dergi, 8 Mart 1912'den itibaren Sebil'ür-Reşad adıyla çıkmaya devam etti. Âkif'in hemen hemen bütün şiir ve yazıları bu iki dergide yayımlandı. Gerek dergilerdeki yazılarında, gerekse İstanbul camilerinde verdiği vaazlarda Mısırlı bilgin Muhammed Abduh'un etkisiyle benimsediği İslam Birliği görüşünü yaymaya çalıştı.

1910 yılında gerçekleşen Arnavutluk İsyanı onu çok üzmüş ve arkasından gelecek kötü olayları sezmişti. Balkanlar'da artan düşmanlık duygularını ve doğabilecek isyanları önlemek için bir şeyler yapma arzusu duydu ancak Balkan Savaşı ile hüsrana uğradı. 1914’ün başında iki aylık bir seyahate çıkarak Mısır ve Medine'de bulundu. Mısır seyahati hatıralarını "El Uksur'da" adlı şiirinde anlattı.

1913’te kurulan Müdafaa-i Milliye Cemiyeti'nin halkı edebiyat yoluyla aydınlatma amacı güden neşriyat şubesinde Recaizade Ekrem, Abdülhak Hamid, Süleyman Nazif, Cenap Şahabettin ile beraber çalıştı. 2 Şubat 1913 günü Bayezid Camisi kürsüsünde, 7 Şubat 1913 günü Fatih Camisi kürsüsünde konuşarak halkı vatanı savunmaya çağırdı.

Teşkilât-ı Mahsusa [değiştir]Balkan Savaşı'ndan sonra, ilk olarak Umur-i Baytariye görevinden (1913), sonra yayınlarının hükümetle uygun düşmemesi nedeniyle aldığı ikaz üzerine Darülfünun müderrisliği görevinden (1914) ayrıldı. Yalnızca Halkalı Ziraat ve Baytar Mektebi'ndeki görevine devam etti. Harbiye Nezareti’ne bağlı Teşkilat-ı Mahsusa'dan gelen teklif üzerine İslam birliği kurma gayesi güden Almanya’ya (Berlin’e ) Tunuslu Şeyh Salih Şerif ile birlikte gitti. (1914). İngilizlerle birlikte Osmanlı'ya karşı savaşırken Almanlar'a esir düşmüş Müslümanların kamplarında incelemelerde bulundu ve farkında olmadan Osmanlı’ya karşı savaşan bu Müslüman esirleri aydınlatmaya çalıştı. Fransız ordusundaki Müslümanlara yönelik yazdığı Arapça beyannameler cephelere uçaklardan atıldı. Almanya’da iken yazdığı Berlin Hatıraları adlı şiirini dönünce Sebilürreşad’da yayınladı.

İstanbul'a döndükten sonra 1916 başlarında Teşkilat-ı Mahsusa tarafından Arabistan'a gönderildi. Görevi, bu topraklardaki Arapları Osmanlı'ya karşı kışkırtan İngiliz propogandası ile mücadele etmek için "karşı propaganda" yapmaktı. Mehmet Âkif, Berlin'deyken heyecanla Çanakkale Savaşı ile ilgili haberleri takip etmişti. On dört ay süren savaşın zaferle sonuçlandığı haberini Arabistan'da iken aldı. Bu haber karşısında büyük coşku duydu ve Çanakkale Destanı'nı kaleme aldı. Arabistan dönüşünde iki ay Lübnan'da kalan Mehmet Âkif, "Necid Çölleri'nden Medine'ye" şiirinde bu seyahatini anlattı...

Dâr-ül Hikmet-il İslâmiye Cemiyeti [değiştir]Lübnan’da yaşayan Mekke Emiri Şerif Ali Haydar Paşa’nın daveti ile 1918’de bu ülkeye giden Âkif, Lübnan’da iken Şeyhülislamlığa bağlı Dâr-ül Hikmet-il İslâmiye Cemiyeti başkatipliğine atandı. Ahmet Cevdet, Mustafa Sabri, Bediüzzaman Said Nursi gibi isimlerin kurduğu ve Osmanlı Devleti ile diğer İslam ülkelerinde çıkacak dini meseleleri halletmek, İslam aleyhindeki gelişmelere yanıt vermek amacıyla kurulan bu örgütte çalışırken bir yandan da Said Halim Paşa'nın “İslamlaşmak” adlı eserini Fransızcadan Türkçeye çevirdi.

Bu dönemde Anadolu toprakları işgale uğramış; Türk halkı Kurtuluş Savaşı 'nı başlatarak direnişe geçmişti. Bu harekete katılmak isteyen Âkif, Balıkesir'e giderek 6 Şubat 1920 günü Zağnos Paşa Camii'nde çok heyecanlı bir hutbe verdi. Halkın beklenmedik ilgisi karşısında daha birçok yerde hutbe verdi, konuşmalar yaptı ve İstanbul'a döndü. Bu arada Sebilürreşad idarehanesi, Millî Mücadele’ye katılmak için Anadolu’ya geçmiş olanlarla İstanbul’daki yakınlarının gizli haberleşme merkezi hâline gelmişti. Âkif, Kurtuluş Savaşı’nı desteklemesi nedeniyle 1920'de Dâr ül-Hikmet il-İslâmiye Cemiyeti'ndeki görevlerinden azledildi.

Millî Mücadele'ye Katılması [değiştir]
Mehmet Akif Ersoy Müze Evi, Mehmet Akif Ersoy'un Kurtuluş Savaşı yıllarında Ankara'da ikamet ettiği ve İstiklâl Marşı başta olmak üzere çok sayıda şiirini yazdığı müzeye dönüştürülmüş Ankara evidir.İstanbul'da rahat hareket etme olanağı kalmayan Mehmet Âkif, görevinden azledilmeden az önce oğlu Emin'i yanına alarak Anadolu’ya geçti. Sebil'ür-Reşad’ı Ankara’da çıkarması için Mustafa Kemâl Paşa'dan davet gelmişti. TBMM'nin açılışının ertesi günü olan 24 Nisan 1920 günü Ankara'ya vardı. Millî mücadeleye şair, hatip, seyyah, gazeteci, siyasetçi olarak katıldı. Ankara'ya varışından bir süre sonra ailesini de yanına aldırdı.

Ankara’ya geldiği günlerde, Mustafa Kemâl Paşa Konya vali vekiline telgraf göndererek Âkif’in Burdur milletvekili seçilmesini sağlamasını istemişti. Haziran ayında Burdur’dan, Temmuz ayında ise Biga’dan mebus seçildiği haberi meclise ulaştı. Âkif, Burdur mebusluğunu tercih etti. Böylece 1920-23 yılları arasında vekil olarak I. TBMM’de yer aldı. Meclis kayıtlarında adı "Burdur milletvekili ve İslam şairi" olarak geçmektedir[7].

Ankara'ya varır varmaz ona verilen ilk görev, Konya Ayaklanması’nı önlemek için halka öğütler vermek üzere Konya’ya gitmekti, büyük gayretine rağmen Konya’da kesin bir sonuca ulaşamadı ve Kastamonu’ya geçti. Halkı düşmana direnişe teşvik için 1920 yılının Kasım ayında Kastamonu’daki Nasrullah Camisi'nde verdiği ateşli vaaz, Diyarbakır’da basıldı ve tüm vilayetlere ve cephelere dağıtıldı.

Âkif, Anadolu'ya geçerken Eşref Edip'e de arkasından gelmesini söylemişti. Eşref Edip, Sebil'ür-Reşad Dergisi'nin klişesini de alıp İstanbul'dan ayrıldı[8]. Son olarak 6 Mayıs 1921 günü derginin 463. sayısını yayımlamışlardı. Âkif derginin 464-466. sayılarını Eşref Ediple beraber Kastamonu'da yayımladı, 464. sayı o kadar ilgi gördü ki birkaç kere basılıp Anadolu'ya ve askere dağıtıldı. 467. sayıdan itibaren yayıma Ankara'da devam ettiler. Derginin etkisi o kadar büyüktü ki, yaydığı yoğun duyguların hâkimiyetindeki Türk halkları etkilenmesinden korkan Rusya, gazetenin ülkeye girişini yasakladı[9].

1921'de Ankara'da Taceddin Dergahı'na yerleşen Mehmet Âkif, Burdur milletvekili olarak meclisteki görevine devam etmekteydi. O dönemde Yunanlıların Ankara'ya ilerleyişi karşısında meclisi Kayseri'ye taşımak için hazırlık vardı. Bunun bir dağılmaya yol açacağını düşünen Mehmet Âkif, Ankara'da kalınmasını, Sakarya'da yeni bir savunma hattı kurulmasını önerdi; teklifi tartışılıp kabul edildi.

İstiklâl Marşı'nı yazması [değiştir]
Osmanlı'da kullanılan Arap alfabesiyle yazılmış İstiklal MarşıAynı dönemde Millî Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Bey'in ricası üzerine arkadaşı Hasan Basri Bey kendisini ulusal marş yarışmasına katılmaya ikna etti. Konulan 500 liralık ödül nedeniyle başlangıçta katılmayı reddettiği bu yarışmaya, o güne kadar gönderilen şiirlerin hiç biri yeterli bulunmamıştı ve en güzel şiiri Mehmet Âkif'in yazacağı kanısı mecliste hâkimdi. Mehmet Âkif'in yarışmaya katılmayı kabul etmesi üzerine kimi şairler şiirlerini yarışmadan çektiler. Şairin orduya ithaf ettiği İstiklâl Marşı, 17 Şubat günü Sırat-ı Müstakim ve Hâkimiyet-i Milliye'de yayımlandı. Hamdullah Suphi Bey tarafından mecliste okunup ayakta dinlendikten sonra 12 Mart 1921 Cumartesi günü saat 17:45'te ulusal marş olarak kabul edildi. Âkif, ödül olarak verilen 500lirayı Hilal-i Ahmer bünyesinde, kadın ve çocuklara iş öğreten ve cepheye elbise diken Dar’ül Mesai vakfına bağışladı[10].

Mısır Yılları ve Kur'an Tefsiri [değiştir]İstiklâl Madalyası ile ödüllendirilen Mehmet Âkif, 1923 yılında Ankara'dan İstanbul’a döndü. Abbas Halim Paşa'nın daveti üzerine kışı geçirmek için Mısır'a gitti. Gitmeden önce Kur'an'ı Türkçeye tercüme etmek için Diyanet İşleri ile anlaşma imzaladı. Kendisine teklif edilen bu görevi başlangıçta reddetmişti çünkü kendi eserlerini yazmak, milli mücadele destanını yaratmak istiyordu ancak bu çeviriyi yapabilecek tek adam olarak görüldüğünden kabul etmesi için çok yoğun ısrar vardı ve kabul etmek zorunda kaldı. Bir kaç sene yazları İstanbul'da, kışları Mısır'da geçirdi. (Türkiye'de gerçekleşen devrimleri kendi inançlarına ve ülküsüne aykırı gördüğü söylentileri vardır.) 1926 kışından sonra Mısır’dan dönmedi. Kahire yakınlarındaki Hilvan'a yerleşti. Burada adeta inzivaya çekilerek Kur'an tercümesi üzerinde çalışmayı sürdürdü ancak 6-7 sene üzerinde çalıştıktan sonra sonuçtan memnun kalmadı ve bu sorumluluktan kurtulmak istedi. Sonunda 1932’de mukaveleyi fesh etti. Diyanet İşleri Başkanlığı hem tercüme hem yorumlama işini Elmalılı Hamdi Efendi'ye verdi. Âkif, kendi yazdıklarını dostu Yozgatlı İhsan'a teslim etti ve ölür de gelmezse yakmasını nasihat etti. Mehmet Âkif, Mısır yıllarında Kuran çevirisinin yanı sıra Türkçe dersleri vermekle meşgul olmuştu. Kahire'deki “Câmi-ül Mısriyye" adlı üniversitede Türk Dili ve Edebiyatı dersleri verdi (1925-1936).

Türkiye'ye Dönüşü ve Vefatı [değiştir]Siroz hastalığına tutulunca hava değişikliği iyi gelir düşüncesiyle önce Lübnan’a, sonra Antakya’ya gitti fakat Mısır’a hasta olarak döndü. 17 Haziran 1936’da tedavi için İstanbul’a döndü. 27 Aralık 1936 tarihinde İstanbul’da, Beyoğlu’ndaki Mısır Apartmanı’nda hayatını kaybetti. Edirnekapı Mezarlığı’na gömüldü. Cenazesine resmi bir katılım olmadı ancak büyük bir üniversiteli genç topluluk katıldı. Mezarı iki yıl sonra, üniversiteli gençler tarafından yaptırıldı; 1960’ta yol inşaatı nedeniyle kabri Edirnekapı Şehitliği'ne nakledildi. Mezarlıkta Süleyman Nazif ve arkadaşı Ahmet Naim Bey'in arasında yatmaktadır.

Edebî Hayatı [değiştir]Mehmet Âkif, şiir yazmaya Baytar Mektebi'nde öğrenci olduğu yıllarda başladı. Yayımlanan ilk şiiri Kur'an'a Hitap başlığını taşır. 1908'den itibaren aruz ölçüsü kullanarak manzum hikâyeler yazdı. Hikâyelerinde halkın dert ve sıkıntılarını anlattı. Balkan Savaşı yıllarından itibaren destansı şiirler yazmaya başladı. İlk büyük destanı, “Çanakkale Şehitleri'ne“ başlıklı şiiridir. İkinci büyük destanı ise Bursa'nın işgali üzerine yazdığı “Bülbül“ adlı şiiridir. Üçüncü olarak da İstiklâl Marşı'nı yazarak İstiklâl Savaşı'nı anlatmıştır. "Sanat sanat içindir" görüşüne karşı çıkan Mehmet Âkif, dinî yönü ağırlıkta bir edebiyat tarzı benimsemişti. Edebiyat dili olarak Millî Edebiyat akımına karşı çıktı ve edebiyatta batılılaşma konusunda Tevfik Fikret ile çatışmıştır.

Eserleri [değiştir]Şairin Safahat adı altında toplanan şiirleri 7 kitaptan oluşmuştur. Şair, İstiklâl Marşı'nı Safahat'a koymamıştır. Nedenini ise şöyle açıklar: "Çünkü ben onu milletimin kalbine gömdüm".

Kitap: Safahat (1911) - 44 manzume içerir. Siyasal olaylar, mistik duygular, dünyevi görevlerden bahsedilir.
Kitap: Süleymaniye Kürsüsünde (1912) - Süleymaniye Camisi'ne giden iki kişinin söyleşileri ile başlar, kürsüde Seyyah Abdürreşit İbrahim'in konuşturulduğu uzun bir bölümle devam eder.
Kitap: Hakkın Sesleri (1913) - Topluma İslami mesajı yaymaya çalışan on manzumedir. Ateizme, ırkçılığa, umutsuzluğa çatılmaktadır.
Kitap: Fatih Kürsüsünde (1914) - Fatih Camisi'ne giden iki kişinin söyleşileri ile başlar, vaizin uzun konuşması ile devam eder. Tembellik, irtica (gericilik), batı taklitçiliği eleştirilir.
Kitap: Hatıralar (1917) - Âkif'in gezdiği yerdeki izlenimleri ve toplumsal felaketler karşısında Allah'a yakarışını içerir.
Kitap: Asım (1924) - Hocazade ile Köse İmam arasındaki konuşmalar şeklinde tasarlanmış tek parça eserdir. Eğitim-öğretim, ırkçılık, savaş vurgunculuğu, batıcılık, gibi pek çok konudan bahseder.
Kitap: Gölgeler (1933) - 1918-1933 arasında yazılmış 41 adet manzumeyi içerir. Herbiri, yazıldıkları dönemin izlerini taşır. Üç tanesi ayet yorumu şeklindedir.
Kitap: Safahat (Toplu Basım) (ilki 1943) - 6 Safahatı'ı bir araya getirir. 1943'teki toplu basımının sonuna Âkif'in hayattayken basılmamış şiirlerini içeren Damadı Ömer Rıza Doğrul tarafından bir araya getirilmiş 16 manzumeden ibaret Son Safahat başlıklı bölüm eklenmiştir.

5 Aralık 2011 Pazartesi

Kemik erimesine tesettürün etkisi var mı?

Kemik erimesi teşhisi konulan hastalara, doktorlar 'güneş ışığı almış ve örtülü olmasan, kemik erimesi olmazdın' diyebiliyor. Bu da tesettürlü kadınların kafasını karıştırıyor. Sızıntı Dergisi son sayısında 'tesettür, kemik erimesi yapar mı?' konusunu kapağına taşıdı. Yazıda, Kemik erimesi görülenlerin çoğunda D vitamini eksikliğinden ziyade, parathormon adlı hormonun fazla sentezi ve salınmasının söz konusu olduğu belirtildi.Aylık İlim ve Kültür Dergisi Sızıntı, aralık sayısında 'tesettür kemik erimesi yapar mı?' sorusuna çeşitli araştırmalar ışığında cevap veriyor. Dr. Ömer Yılmaz'ın kaleme aldığı makalede birçok çalışmada sadece el, yüz ve ön kolların (dirsekten ele kadar olan kısım) haftada 10-15 dakika güneşe maruz kalmasının kanda kafi miktarda aktif D vitamininin oluşması için yeterli olduğunun ortaya çıktığı belirtiliyor. Yılmaz, ayrıca kemik erimesi görülen kadınların çoğunda D vitamini eksikliğinden ziyade, parathormon adlı hormonun fazla sentezi ve salınmasının söz konusu olduğunu ifade ediyor.

Kemik erimesi teşhisi konulan bazı kadın hastalara, doktorlar 'eğer vücuduna yeterince güneş ışığı almış olsaydın, örtülü olmasaydın, kemik erimesi olmazdın' diyebiliyor. Bu da birçok tesettürlü kadının kafasını karıştırıyor. Yılmaz, yazısında Türk bilim adamlarının yaptığı araştırmalarda beslenme şekli, alınan kalsiyum miktarı, genetik yapı ve egzersiz gibi önemli etkenlerin göz ardı edildiğini iddia ediyor.

Kalsiyum, kemik yapımı ve kalp kası başta olmak üzere, kasların düzenli çalışmasında gerekli olan bir element. D vitamini de kalsiyumun bağırsaklarda emilimi ve kemiklerde toplanmasını sağlıyor. Çocukluktan itibaren süt ve süt ürünlerini yeterli alamayan kişilerde, kalsiyumun vücuda alınmasında yetersizlik oluşuyor. Kalsiyumun kanda bulunması gereken seviyesinde de düşüş başlıyor. Bu durumda boyunda bulunan paratiroid bezlerinden parathormon adlı hormon salınıyor. Parathormon, kemikteki kalsiyumun çözünerek kana geçmesini engelliyor. Böylece kandaki kalsiyum seviyesi korunuyor. Eğer, kandaki kalsiyum düşüklüğü bu şekilde dengelenmeye devam ederse, kemiklerde zayıflama, kemik erimesi belirtileri de başlıyor. Kemikleri zayıf olan veya kemik erimesi görülen kadınların çoğunda D vitamini eksikliğinden ziyade parathormonun fazla sentezi ve salınması söz konusu.

İhtiyaç duyulan günlük D vitamini, bebek, çocuk ve 50 yaşın altındaki erişkinler için 200, 50-70 yaş arasındakiler için 400, 70 yaş üzerindekiler için 600 ünite. Bütün vücudun çıplak olarak hafif pembeleşecek kadar güneşe maruz kalması, 10-25 bin ünite arası D vitamininin alınmasına eşdeğer. Bu rakam, D vitaminine en fazla ihtiyaç duyan yaşlıların günlük ihtiyacının yaklaşık 20-40 kat fazlası. Ayrıca D vitamini yıkıma uğrayan bir molekül ve 21 günlük yarı ömre sahip. Yani, yazın güneşlenerek vücutta D vitamini sentezini uyarmak ve kışın kullanmak üzere depolamak mümkün değil. Çünkü D vitamini kısa ömürlü bir vitamin. Bundan dolayı yıkımı ve yapımı dinamik olması sebebiyle sürekli alınması gereken bir molekül. D vitaminine en çok ihtiyaç duyan yaşlılarda dahi, sadece el, yüz ve ön kolların haftada 2-3 defa, pembeleşmeyecek kadar güneş ışığı alması yeterli. Pek çok kaynakta da yeterli D vitamini sentezi için güneşe maruz kalma süresinin, haftada yaklaşık 10-15 dakika olduğu belirtiliyor. AİLE-SAĞLIK

Kemik yoğunluğunu beslenme gibi birçok etken belirliyor

Makalede, tesettürün kemik yoğunluğunda azalmaya sebep olabileceğini ima eden ilmi çalışmaların bazılarının Türkiye'deki Türk doktorları tarafından yapıldığı iddia ediliyor. Batı'da yapılan bir çalışmada Avrupalı kadınlar ve Avrupa'da göçmen olarak yaşayan Müslüman Arap kadınlar karşılaştırılıyor, Müslüman kadınların kemik yoğunluğu Batılılardan düşük bulunuyor. Araştırma sonucunda Müslüman kadınların, Avrupalı kadınların yarısı kadar kalsiyum alabildiği ve buna bağlı olarak parathormonun çok yüksek olduğu ortaya çıkıyor. Buna sebep olarak genetik, kilo, beslenme şekli ve kalitesi, yetersiz egzersiz yapma gösteriliyor. Bir başka çalışmada rahim ağzı ve meme kanserinin göçmen Müslüman kadınlarda, yerli Batılı kadınlara nazaran daha az görüldüğü yer alıyor. Ancak Batılı araştırmacıların makalelerinde 'açıklık, rahim ağzı ve meme kanserlerine sebep oluyor' şeklinde bir yorum ve çıkarımı olmadığı belirtiliyor. Güneş ışınına yeterli seviyede maruz kalamamaya bağlı olarak yeterince D vitamini sentezlenememesiyle alakalı sağlık probleminin Müslümanların yaşadığı coğrafyaların dışında daha çok görüldüğü ifadelerine de yer veriliyor.

Namazları aksatıyorum hep aynı sûreleri okuyorum

Namaz kılanların sık sık karşılaştığı bazı durumlar vardır ki; bu, kişi ile namaz arasına girer. Namaza karşı duyulan iştiyaksızlık, namazda rekâtları karıştırmak, hep aynı sûreleri okumak, namazı geciktirmek, sabah namazına kalkamamak sık başımıza gelebilir. Prof. Dr. Saffet Köse, karşılaşılan bu durumlarda ne yapılması gerektiğini anlattı.Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Hukuku Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Saffet Köse, namazla ilgili merak edilen ve akıllara takılan sorulara cevap verdi. Namazda farklı sûreler okumak ya da iş yoğunluğu ve günlerin kısa olması sebebiyle namazı son ana bırakmamak için izlenecek yolları gösterdi.

30 yaşındayım, 15 yaşından beri namaz kılıyorum ancak namaza karşı bir iştiyaksızlığım oluşmaya başladı. Namazlarımı aksatıyorum, bazen de hiç kılmıyorum. Ne yapabilirim?

Bu problem namaz bilincindeki eksiklikle ilgili gibi gözüküyor. Namaz içindeki her bir eylemin çok derinlikli anlamları vardır. Bunları keşfedip düşünerek, farkında olarak, anlayarak kılmak, namaz bilinci kazandıran, varsa onu artıran bir özelliğe sahiptir. Mesela hadislerde anlatıldığına göre namaz, Allâh'ın huzurunda duruş, namaz kılanın Fatihâ Sûresi'yle Allâh ile konuşması, tahiyatta (et-Tahiyyâtü duasını okurken) Rasûlullah ile selamlaşması, Rabbenâ duasıyla kendisine, anne-babasına ve bütün insanlığa dua ettiği bir atmosferdir. Bir insan için bundan daha değerli, mutluluk veren ne olabilir ki! Böyle bir kişiye namazda okuduğu sûre ve diğer duaların anlamlarını ve tefsirini bu konuda yazılmış kitapçıklardan ya da bir tefsirden ya da mealden öğrenmesini, eylemlerinin ne manaya geldiğini anlamak için de İmam Gazâlî'nin İhyâu Ulûmi'd-Dîn adlı eserindeki namaz bahsini okumasını, bundan sonra da mümkün olduğu ölçüde namaza başladığında dünyayı unutmasını, geride bırakmasını, Allâh'ın huzurunda olduğunun farkında bulunmasını tavsiye ederiz.

Namaz kılarken çoğu zaman rekâtları karıştırıyorum. Bazen de hangi sûreyi okuduğumu unutabiliyorum ve namaz esnasında duraksıyorum, düşünmeye başlıyorum. Duraksamam ve düşünmem namazımda bir bozulmaya sebep olur mu?

Namazı dikkatli bir şekilde kılmak, imkânlar ölçüsünde dünyalık işleri bir kenara bırakmak esastır. Bununla birlikte namazda zihni meşgul eden bazı olaylar ortaya çıkmış olabilir. Bunlara dalmak unutma, duraksama, hatırlayamama gibi sonuçlar doğurabilir. Namazda unutma, yanılma, dalgınlıkta bulunma, duraksama gibi sebeplerle farz olan bir eylemin geciktirilmesi ya da bir vacibin terk edilmesi ya da geciktirilmesi halinde bu durumları telafi edici ve düzeltici olarak namazın sonunda selamdan sonra sehiv secdesi meşru kılınmıştır. Namazda kıldığı rekâtı hatırlayamayan kişi, kalbi hangisine kanaat getirmişse ona uyar ve sehiv secdesi yapar.

Namazda hep aynı sûreleri okuyorum. Farklı sûreler de okumak istiyorum ama nasıl bir yol çizeceğimi bilmiyorum?

Namazda farklı sûre ve ayetlerin okunması dikkati artıran, namazı alışkanlık icabı yapılan bir ibadet olmaktan çıkaran, namaz bilincini yükselten hususlardan birisidir. Bunun için kararlı davranmak yeterli. Kur'ân okumasını bilen ya da ezberleri olan birisinden yardım alarak eksiklikleri tamamlamak mümkün. Bu konuda elektronik cihazlardan yardım almak, iyi okuyuculardan dinlemek mümkün. Peşinden, okuyuşunu bu konuda bilgili birisine dinletir.

İş yoğunluğum, ayrıca günlerin kısa olması sebebiyle namaz kılmayı unutabiliyorum ya da son ana sıkıştırıyorum. Ne yapabilirim?

Kişi namazını işine göre ayarlamak yerine işini namazına göre programlamalıdır, işi yerine namazını öncelemelidir. Bu hususta şu ayeti hatırlatmak maksada kâfidir diye düşünüyorum: "Onlar öyle adamlardır ki ne ticaretleri ne de alım-satımları Allâh'ı anmaktan, namazı hakkıyla kılmaktan, zekâtı vermekten alıkoyamaz." Bu konumda bulunanlar özellikle işin yoğun olduğu öğle-ikindi-akşam namazlarını camide cemaatle kılarlarsa büyük bir huzur ve mutluluk duyacak ve sorunu çözeceklerdir. Bunun mümkün olmadığı sıkışık zamanlarda ise ezanı beklemek ve okunur okunmaz da namazı kılmak, bunu da ilke edinmek böyle bir sıkıntıdan kurtaracaktır.

Sabah namazına uyanamıyor, saat 8-9 gibi namaz kılıyorum. Bu davranış uygun mu?

Uykuyu bölüp kalkabilmek, kulluk şuurunun bir göstergesi, nefsi ve şeytanı yenmenin bir işaretidir. Seher vaktinin eşsiz bereketinden yararlanmaktır. Sabah namazının vakti fecr-i sâdıkla başlar güneş doğunca sona erer. Güneş doğduğu anda namazın vakti çıkmış olur. Buna göre sabah namaza kalkmaya niyetlenerek, saat kurmak gibi gerekli tedbirleri alarak yatmak gerekir. Bunlar yapılmamışsa kişi namaza kalkamadığında günahkâr olur ve tövbe gerekir. Gerekli niyet ve tedbirlerden sonra uyanamazsa Hz. Peygamber'in bu durumda günah bulunmayacağını bildiren hadisi vardır.

Hiç ümidim kalmadı

60 yaşındayım. Çok fazla kaza namazım var. Vakit namazlarından sonra kaza namazı da kılmaya çalışıyorum ama namaz borcumu bitiremeyeceğim gibi geliyor. Hiç ümidim kalmadı. Kılmadığım namazlarımın borcunu başka nasıl ödeyebilirim?
İnsanların vaktinde kılamadıkları namazları kaza etmesi, istenen bir durumdur. Kılınamayan namazlar için fiili bir tövbedir. Kişi kararlı bir şekilde 5 vakit namazına devam eder, kılamadığı namazlar için de tövbe ederse, elinden geldiği ölçüde geçmiş namazlarını da kaza edecek olursa Allâh'ın bu samimiyetinden dolayı onu affedeceği umulur. Neticede namaz, halis Allah hakkıdır. İnsan da O'nun kuludur. Burada önemli olan, geçen bütün namazları kaza edeyim derken diğer görevleri ve işleri de aksatmak doğru değildir. Allah, kullarının azını çoğa sayabilir. Bu, onun rahmet sıfatına sahip oluşunun bir neticesidir. O, birçok ayette vurgulandığı üzere merhamet sahibidir.

2 Aralık 2011 Cuma

ZAMANI VERİMLİ KULLANMAK

Elden çıkınca kazanılmayan tek sermeye zamandır. Zaman iyi planlama ile genişler, içine o kadar şey sığar ki... İsraf edilince de olanca hızıyla akıp gider.

Zaman tanzimi

Geçen hafta içinde televizyon başında kaç saat harcadınız, lüzumsuz konuşmalarla ne kadar vaktinizi yediniz? Sabah güneş doğduktan sonra uyuma adetiniz var mı? Yemek veya çay başında ne kadar vakit geçiriyorsunuz?

Bu ve benzeri sorulara verilen cevaplar, aslında herkesin hayatta farkında olmadan büyük zaman dilimini nasıl faydasız işlerle harcadığını göstermektedir. Bu soruların cevabı aynı zamanda ne kadar çok vakte sahip olunduğunu da göstermektedir. Öyleyse herkes sahip olduğu zaman potansiyelini değerlendirmelidir. Bir şey bütünüyle elde edilemezse, tamamen de terk edilmemelidir. Zamanı elden geldiğince iyi değerlendirmek başarının anahtarıdır.

Teneffüs

Psiko-biyolog E:L:Rossi’nin “20 dakika Ara” adlı esrinde “ Her insanın zihinsel ve fiziksel olarak verimli çalışabildiği belli bir periyodu vardır ve genellikle 1,5 saat civarındadır. İnsan bu periyodu aştığı zaman, vücut yorulma sinyalleri verir. Bu sinyaller esneme, konsantrasyon zorluğu, algıda zayıflama, dalgınlık gibi şekillerde kendini gösterir. Bu sinyaller hissedildiği anda çalışmaya kısa bir ara verilmeli ve dinlenilmelidir. Bu dinlenme, faaliyet değiştirerek veya 15 – 20 dakika gözlerini kapatıp sessizce bekleyerek yapılabilir. Gözleri kapatmaktan amaçlanan beyne bilgi girişini azaltmaktır. Çünkü beyne ulaşan bilginin büyük çoğunluğu görme yoluyla elde edilir. Elleri veya yüzü yıkama, hafif fiziksel hareketler yapma da ideal dinlenmeye katkıda bulunur.” Denmektedir. Dinlenme beynin öğrenme yeteneğini yükselmek için çok gerekli bir eylemdir yani.

Zihinsel dinlenme

Çok kimsenin düşündüğünün aksine zihinsel yorgunluğu atmak için her türlü işi gücü bırakıp bir kenarda oturmak gerekmez. Değişik zihinsel ve bedensel faaliyetler, beynin değişik kısımları tarafından yönetilmektedir. Dolayısıyla her faaliyet değiştirildiğinde, beynin bir merkezi üzerindeki yükü azalıp başka bir merkezi daha aktif hale gelir. Bu duruma, bir öğrencinin matematik problemlerini çözmeye ara verip bedensel bir işle meşgul olması veya sözel içerikli bir derse çalışması örnek olarak gösterilebilir. Eğer dinlenme arası verilmezse vücut zorlandığı için stres hormonu salgılanır, konsantrasyon yeteneği zayıflar, verimlilik düşer.

Başarıya ulaşmak için zaman planlanarak çok iyi değerlendirilmelidir; ancak bu yapılırken beynin dinlenmesine de dikkat edilmelidir.

PLÂN

Bir işte başarılı olmak için yapılacak ilk iş, hedef belirlemek; ikinci iş ise, belirlenen hedefe yönelik bir plan yapmaktır.

Bir bina yapılırken, bir yolculuğa çıkılırken, bir alışverişe gidilirken plan yapılır; ya da yapılması gerekir. Eğer plan yapılmazsa bina yıkılabilir, yolculukta hiç hesap edilmeyen aksilikler başa gelebilir, alışverişte beklenmedik sorunlar yaşanabilir.

Hayatınızda sadece bir kez girebilme imkanına sahip olduğunuz Liselere Giriş Sınavı ve benzeri ilköğretim sonu sınavlar da hem sizin geleceğinizin hem de ülkemizin yarınlarının şekillenmesi açısından bir bina yapımından, bir yolculuğa hazırlanmaktan, bir alışverişten daha önemsiz değildir. Öyleyse belirlenen hedeflere ulaşmak için mutlaka bir çalışma planına ihtiyaç vardır.

Plan, her öğrenciye göre değişik nitelikler taşır. Çünkü öğrencilerin çalışma biçimler, ilgileri, öğrenme süreleri, sosyal çevreleri, birikimleri birbirlerinden farklıdır. Bu durumda, planda bulunması gereken temel nitelikler göz önünde bulundurularak, her bir öğrenciye, öğrencinin yapısına ve durumuna uygun planların yapılması gerekir.

Öğrencilerimiz, kendi çalışma planlarını kendileri hazırlayabilecekleri gibi, okul ve dershanelerindeki rehber öğretmenlerinin yardımıyla yapabilirler. Eğer öğrencimiz, çalışma planını kendisi yapmışsa bu planı mutlaka rehber öğretmenlerine onaylatmalıdır. Bazen dışarıdan bir göz, gerçekleri daha doğru okuyabilir.

PLÂN NASIL YAPILIR?

Çoğu öğrencimiz, birden çok dersi aynı günde çalışmak zorunda olmaktan yakınıyor. Ayrıca hem sınavlara hazırlığı hem de okul derslerini bir arada yürütme konusunda sıkıntı çektiklerini söylüyor. “Nasıl çalışsam, hangisine önce başlasam, ikisini bir arada yürütebilir miyim, zamanı yetirebilecek miyim?” gibi endişe ve kararsızlıklar gerçekte plansızlığın doğal bir sonucudur.

Plân Nedir?

Yapılacak işlerin belli bir süre ve düzen içine sokulmasına plan denir. Sınavlara hazırlık ciddi bir iştir. Bu işte başarıya ulaşmak, planlı bir çalışmayla mümkündür.

Planlanmış bir çalışma, hedefe yönelik yapılacak işlerin etkili bir şekilde yürütülmesini sağlar. Plan; “nasıl”, “ne zaman” ve “nerede” , “hangi derse çalışılacağına” karar verme demektir.

Plânsızlık Ne Tür Sorunlara Yol Açar?

Plansızlık; öğrencide dikkatsizliğe, yorgunluğa, bitkinliğe, isteksizliğe ve dalgınlığa neden olur. Bu durum, öğrencide ruhsal baskı, kararsızlık, çalışmaya motive olamama ve verimsiz çalışma gibi olumsuz sonuçlara yol açar. Bu sorunların aşılması için planlı çalışmanın nasıl yapılacağı çok iyi bilinmeli ve çalışmalar planlı bir şekilde yürütülmelidir.

Plân Yaparken Dikkat Edilecek Hususlar Nelerdir?

Planlı çalışmada yapılacak ilk iş, çalışma sürelerini belirlemektir. Yani hangi dersin hangi konusuna ne zaman çalışılacağını saptamaktır.

Planlar ; günlük, haftalık, aylık ve yıllık olarak değişik şekillerde yapılabilir. Bir öğrenci en az bir adet günlük, bir adet de haftalık plan yapmalıdır.

Plân yapılırken;

Günlük çalışma süreleri derslere uygun bir şekilde ayrılmalıdır.

Hangi dersin hangi saatte çalışılacağı kararlaştırılmalıdır.

Öğrenilmesi zor olan dersler, zihnin algılama gücünün en yüksek olduğu saatlere yerleştirilmelidir.

Öğrenilmesi kolay dersler, zihnin yorulduğu ve algılama gücünün zayıfladığı saatlere yerleştirilmelidir.

Her öğrencinin algılama gücünün en yüksek olduğu saatler farklılık gösterebileceği gibi genelde zihnin dinlenmiş durumda bulunduğu sabah saatleri etkili öğrenmenin en verimli biçimde olabileceği saatler olarak kabul edilmektedir.

Planlama yapılırken, plana yerleştirilen derslerin okul derslerindeki plana uygun olması öğrenmeyi artırır. Örneğin Pazartesi günü okulda matematik dersi görülüyorsa evde uygulanan planda da pazartesinin matematiğe ayrılması tercih edilen bir yöntem olmalıdır.

Çalışma günleri planlanırken her günün aynı saatlerine denk getirilmesi öğrencinin o saatlerde çalışmaya motive olmasını sağlayacaktır. Bu aynı zamanda dikkatin toplanmasına ve zamanla öğrencinin o saatlerde çalışma isteğinin uyanmasını sağlayacaktır.

Planda yemeklerden sonraya ders çalışma konmamalıdır. En az yarım saat ara verecek şekilde planlama yapılmalıdır; çünkü yemekten hemen sonra yapılacak bir çalışma verimli olmayacaktır.

Plan hazırlanırken ders çalışma süreleri 45 – 50 dakika tutulmalı ve 10’ar dakikalık aralar verilmelidir. Uzmanlar, en etkili çalışma yönteminin ara verilerek yapılan çalışmalar olduğunu belirtmektedir. Ancak, dinlenme süresinin 10 dakikadan fazla olması, dikkatin dağılmasına ve çalışmaya karşı isteksizliğin artmasına neden olacağından bu süre aşılmamalıdır.

Planlama yapılırken öğrenmede birbirine yakın dersleri peş peşe koymamak gerekir. Örneğin; matematik ve fen dersleri peş peşe gelmesi yerine, matematikle Türkçeyi peş peşe getirecek bir plan tercih edilmelidir. Kısacası bir sayısal dersle bir sözel dersin peş peşe geldiği bir plan daha uygundur.

Plan yazılı hale getirilmeli ve sürekli görülüp motive olunan bir yere asılmalıdır ki planlı çalışmayla ulaşılacak hedef her an akılda olsun.

PLÂN ÖRNEKLERİ

Günlük ve haftalık plân hazırlamakta temel iki yöntem vardır. Bu iki plânın da hazırlanabilmesi için yapılması gereken ön hazırlıklar vardır:

Dokümanların belirlenmesi,

Dokümanların sıraya konması,

Hangi süre içinde bitirileceklerinin tespit edilmesi.

Bu işlemleri yaptığınızı varsayarak iki yönteme göre de bir plânlama yapalım.

Birinci Yöntem

Bu yöntem herkes için kullanılabilecek kolaylıktadır. Bu yöntemde günlük ne kadar ders çalışılacağı belirlenir. Belirlenen çalışma miktarı ise kişilerin uygun vakitlerine bırakılır. Temel iş, günlük ders çalışma süresini belirlemedir.

Örneğin, matematik günde 1 saat; fen bilgisi günde 1 saat; Türkçe günde 0,5 (yarım) saat; sosyal bilgiler günde 0,5 (yarım) saat; okul dersleri ise günde 1 saat olarak belirlenir.

Daha önce belirlenen dokümanlara, belirlenen süreler kadar günlük çalışılır. Bu plâna göre günde 4 saat sınavlara hazırlık, 1 saat de okul dersleri için çalışma süreniz vardır.

Sabah okula gidenler bu süreleri öğleden sonra ve akşam; öğleden sonra okula gidenler bu sürelerin birazını sabah, birazını akşam; tam gün okula gidenler ise bu süreleri sadece akşamları kullanabilirler.

Buradaki sorun: “Biraz sonra başlarım, şu işten sonra başlarım.” şeklinde bir yaklaşıma gidilirse çalışacak sürenin kalmamasıdır.



İkinci Yöntem

Bu yöntemde gününüzü dakika dakika plânlarsınız. Plânladığınız bu aralıklara derslerinizi ve diğer etkinliklerinizi yerleştirirsiniz. (Okul süreleri dahil). Burada dikkat edilecek nokta; okul dışındaki boş vakitlerin değerlendirilmesidir. Onun için öncelikle okula gidiş geliş sürelerinizi belirleyip plâna öncelikle yerleştirmelisiniz. Daha sonra da kalan boşlukları ders ve ders dışı diğer etkinliklere ayırmalısınız. Tabii bu plân yapılırken televizyon izleme, dinlenme, yemek yeme, teneffüs, uyku vb. faaliyetlerin süreleri de belirlenmelidir.

Bitki çayına rağbet arttı

Havaların iyice soğumasıyla çocuklarını gripten korumak isteyen aileler, öncelikle grip aşısı yaptırmak istiyor. Ancak çocukları aşıdan korkan aileler çareyi, karışımla hazırlanan şifalı bitki çayında ve Muş'a özgü uçgun kökünde buluyor. 30.Kasım.2011,12:00:18


Muş'ta 55 yıldır bu işi yapan mağaza sahibi Hilmi Oflas, bilinçli vatandaşların, soğuk algınlığına yakalanmamak için tedbir amaçlı grip aşısı olduklarını ya da bitki çayını ya da özellikle uçgun kökünü kullandıklarını söyledi.

Baba mesleğini devam ettirenSağlık Bakanlığıonaylı aktarlık belgesi de olan oğlu Yain Oflas ise gribal enfeksiyonlarda, bitki çayını; bağışıklık sisteminin güçlendirilmesinde, bronşit, astım, nefes darlığı, öksürük, ses kısıklığı ve solunum sistemi rahatsızlıklarında koruyucu olarak kullandıklarını dile getirdi.

(CİHAN)

Diş çürüklerini önleyen çikolata

Türkiye'de çocuklarla ilgili buluşların sayısının önemli artış gösterdiği ve diş çürüklerini önleyen çikolata için de patent başvurusu yapıldığı bildirdi. 30.Kasım.2011,17:26:53


Adres Patent'ten yapılan açıklamaya göre, Türk Patent Enstitüsü (TPE) verilerine dayanılarak yapılan araştırma, Türkiye'de çocukların sağlık, eğitim ve güvenlikleriyle ilgili konularda buluşların sayısının önemli bir artış gösterdiğini ortaya koydu.

1970'li yıllardan 1990'lı yılların sonuna kadar bir yıl içinde yapılan buluşların en fazla 10'u çocuklarla ilgiliyken, 2007-2011 yılları arasında bu sayı 50'nin altına düşmedi. Bugüne kadar çocukları konu alan buluşların sayısı 440'a ulaşırken, 2011 yılı içindeki patent başvurusu yapılan ürünler arasında diş çürüklerini önleyen çikolata da yer aldı.

Adres Patent Firması Patent Mühendisi Serdar Başkaya, çocuklarla ilgili yapılan buluşların son dönemde farklılık gösterdiğinin altını çizerek, ''Araştırmalarımız ortaya koyuyor ki son yıllarda çocukları konu alan buluşların içeriğinde de önemli gelişmeler olmakta. Buluş sahipleri çocukların güvenlik ve sağlığını korumaya yönelik buluşlar ortaya koyarken, eğlence ve psikolojik gelişim konularını da göz ardı etmiyorlar. Artık çocukların bedensel sağlıklarını ve güvenliklerini korumaları için farklı oyun alternatifleri meydana getiriliyor'' görüşünü aktardı.

Bu yıl içinde çocuklara yönelik kapsamlı buluşlar ortaya konduğuna dikkati çeken Başkaya, şunları kaydetti:

''Bu yıl içerisinde çocukları konu alan buluşlar arasında en dikkat çeken, diş çürüklerini önleyen çikolata oldu. 10. ayda patent başvurusu tamamlanan çikolata, içerdiği antikaryojenik, antibakteriyel ve yüksek flor içerikli maddeler sayesinde ağızdaki bakteri sayısını azaltıyor ve diş çürüklerinin önlenmesinde katkıda bulunuyor.

Faydalı model başvurusu yapılan mutlu sabun ise çocuklar için eğitici bir oyun ortamı sunuyor. Sabunun üzerindeki yüz görseli su ile temas ettiğinde gülümseyen bir yüze dönüşüyor ve el yıkamayı çocuklar için eğlendirici bir aktivite haline getiriyor. Çocuklara yönelik özellikle eğitim,sağlıkve güvenlik konulu buluş çalışmalarıTürkiyegenelinde artış gösteriyor. Önümüzdeki yıllarda çocuklarla ilgili yıllık 100 patent başvurusu sayısına ulaşacağımızı düşünüyoruz.''

Bol bol C vitamini tüketin

Uzmanlar, kış döneminde üst solunum yolu enfeksiyonlarına karşı bol bol C vitamini tüketilmesini öneriyor. 30.Kasım.2011,18:17:17


Manavgat Sağlık Grup Başkanı Dr. Aşur Eker, mevsim değişikliğine bağlı gribal hastalıklara karşı vücut direncinin C vitamini ile dinç tutulması gerektiğini söyledi.

Havaların soğuması ile birlikte üst solunum yolu hastalıklarının artış göstermeye başladığını belirten Eker, vücut direncinin güçlü olması için sebzeli yiyecekler dışında portakal, limon, greyfurt, mandalina, nar ve keçiboynuzu (harnup) pekmezi tüketilmesinin yararlı olacağını kaydetti.

Eker, "Vücut direncimizi güçlü tutmak için yazdan kalma beslenme alışkanlığından vazgeçelim. Gribal enfeksiyonlara karşı bol bol C vitamini deposu meyve ve sebze tüketelim. Bölgemiz, C vitamini bakımından çok zengin bir bölge. Çocuklarımıza, okula gitmeden kahvaltıda en az bir bardak portakal suyu ve süt içirelim." diye konuştu.