Osmanlı'ya dâir yanlış anlaşılan ve buna bağlı olarak yer yer o şekilde yansıtılan hususların başında harem hayatı gelmektedir. Kadını harem dedikodularının malzemesi olarak ele alan eserleri okuyan ve esasen bir fazilet ve ahlâk mektebi olan Osmanlı haremini, gerçek hüviyetiyle öğrenmeyen nesillerin, tarihimiz hakkında yanlış hükümlere sahip olması üzüntü vericidir.
Geçmişte evlerde, konak ve saraylarda genellikle iç avluya bakacak şekilde plânlanan, kadınların yabancı erkeklerle karşılaşmadan rahatça günlük hayatlarını sürdürdükleri bölümlere "harem" adı verilmiştir. Zaten harem kelimesi Arapçada "korunan ve mukaddes olan şey veya yer" mânâsına gelmektedir. Türk-İslâm kültüründe gerek evlerde gerekse saraylarda erkeklerin yaşadığı veya idarî işlerini yürüttüğü bölümlerle (selâmlık), ailenin yaşadığı bölüm (harem) birbirinden ayrılmıştır. Bu ayrım, Osmanlı sarayı için de geçerlidir.
Kuruluş devrinde Osmanlı padişahları, câriyelerin yanısıra komşu hükümdarların veya beylerin kızlarıyla da evlilikler yapmışlardır. Padişahların yükselme devrinden sonra, daha ziyade haremden câriye statüsündeki kadınlarla evlilik yapmalarının sebebi, üçüncü şahıslardan kaynaklanabilecek suiistimallerin önüne geçebilmektir. O dönemden itibaren sarayda, padişahların aileleriyle birlikte oturdukları harem dairesi olmakla birlikte, teşkilâtlandırılması Fatih devrinde gerçekleşmiştir. İstanbul'un fethinden sonra Beyazıt'ta inşâ edilen ve "Eski Saray" olarak bilinen yerde bulunan harem, 16. asrın ikinci yarısında Topkapı Sarayı'na taşınmıştır.
Her odanın girişinde, duvarlarında âyetlerin, hadîslerin, duaların bulunduğu bir mekân olan Osmanlı haremi, Batılılar tarafından gerçek dışı bir şekilde hayallerle süslenerek anlatılmıştır. Ancak Batı saraylarında yaşananlara göre, Osmanlı saray hayatı, mukayese edilemeyecek kadar mazbuttur. Asırlar boyunca Avrupa saraylarında yaşanan zevk ve safahat âlemleri, Batı kaynaklarında geniş yer tutmaktadır. Avrupalı için iktidar ve maddiyatın nihaî hedefi, daima böyle bir hayatı temin etmek olmuş; bunun neticesinde kadınların haysiyeti çiğnenmiş, bir mal gibi alınıp satılan kadınlara yaşlandıktan sonra da hor gözle bakılmıştır. Batılılar, geniş hayalleriyle bire bin katarak oluşturdukları gerçek dışı rivayetlerle hiç görmedikleri hâlde, harem hakkında kitaplar kaleme almışlardır. Bütün bunlara rağmen, Osmanlı haremi asaletini her zaman muhafaza etmiş ve haremde Müslüman-Türk ahlâkının beşiği olan aile hayatına leke sürülmemiştir. Padişahlar harem mensupları ile her zaman ölçülü bir yakınlık içinde bulunmuşlardır.
Osmanlı'nın yaşadığı dönemde Avrupa saraylarında kadınların karıştığı entrikalar da, tarihte çok geniş bir yer tutmaktadır. Buna mukabil Osmanlı sarayında da Kanunî'nin hasekisi Hürrem Sultan'la başlayan, Nurbânû, Safiye ve Kösem sultanlarla devam eden bir zaman diliminde bazı hâdiseler yaşanmıştır. 1. Ahmed'den itibaren neredeyse bütün 17. yüzyıl padişahlarının çocuk denecek yaşta tahta çıkmaları ve uzun bir süre idareye hâkim olamamaları, devlet teşkilâtında otoritesizlik doğurduğu gibi, harem teşkilâtında da bir sarsıntı meydana getirmiştir. Benzerine daha evvel rastlanmamış şekilde bazı vâlide sultanlar, saray ve devlet idaresinde nüfûzlarını artırmışlardır. 7 yaşında tahta çıkan 4. Mehmed'i saltanatının ilk yıllarında idare eden Hatice Turhan Sultan, haremde, kadınların asla siyasete karışmamaları gerektiği terbiyesini yerleştirmiş ve bu durum Osmanlı'nın sonuna kadar sürmüştür. Unutmamak gerekir ki, valide sultanların hanedanın devamına çok önem vermeleri, devletin devamlılığını sağlamıştır. Kösem ve Turhan sultanların devlet idaresiyle alâkalı verdikleri emirler de, onların devlet idaresinden uzak "basiretsiz ve bilgisiz" kişiler olmadıklarını ortaya koymaktadır.
Harem halkını, "harem hizmetlileri ve sakinleri" diye iki gruba ayırmak mümkündür. Haremin en itibarlı ve en yetkili şahsiyeti hiç şüphesiz, padişahın annesi olan vâlide sultandır. Kadın ve erkek personelin başında bulunan isim ise harem ağasıdır. Ayrıca haremde, hadım olarak Afrika'dan getirilen köleler istihdam edilmiştir. Osmanlılar tarafından insanlar asla hadım edilmemiştir. Osmanlı âlimleri bu meseleyi dinen caiz olmadığından haram addetmiş, ama hizmetçi olarak sarayda kullanmayı mekruh görmüşlerdir.
Bugün üzerinde çok konuşulan ve birçok açıdan yanlış değerlendirilen mesele, haremin asıl sakinleri, yani câriyelerdir. Hukuken kadın köle statüsünde olan câriyelerin esas kaynağı savaşlarda alınan esirlerdir. Savaş esirlerine iyi muamele edilmesi, İslâm'ın esaslarındandır. Esir edilen ve câriye statüsünde olan kadınların terbiye süzgecinden geçtikten sonra İslâm'a ısındırılıp hürriyetlerine kavuşturulmaları tavsiye edilmiş ve tatbikatta buna zemin hazırlanmıştır. Ayrıca o devirlerin şartları içerisinde, esir pazarlarından câriye satın alınmış, başka hükümdarlardan da, saraya câriye gönderenler olmuştur. Ama zamanın hiçbir diliminde, Osmanlı'da olduğu gibi, saraya alınan bir câriyeden, valide sultan dediğimiz, zamanın "first lady"sini çıkaran başka bir medeniyet olmamıştır.
Haremin esas fonksiyonu, padişaha ve ailesine hizmet eden kadınların yetiştirildiği uygulamalı bir eğitim müessesesi olmasıdır. Bu eğitim yuvasında câriyeler, Türk-İslâm ahlâk seciyesi ve dönemin ilim anlayışı üzere yetiştiriliyorlardı. Okuma yazma ve dinî bilgiler öğrenen; ayrıca görgü, usul, düzgün konuşma, güzel iş yapabilme esasları çerçevesinde disiplinli bir eğitim alan câriyeler, bir yandan da kabiliyetlerine göre mûsiki, biçki, dikiş, nakış dersleri aldıktan sonra haremde çeşitli işlerde istihdam ediliyorlardı. Aralarından ilerleme gösterenler kalfa seviyesine yükseliyor; padişahın, vâlide sultanın, kadınefendinin veya ikballerden birinin dairesine gönderiliyordu. Zeki ve kabiliyetli câriyeler, kendilerine verilen eğitim ve terbiye sonrasında derece derece yükselip usta oluyor ve doğrudan padişahın hizmetinde bulunuyorlardı. Sanılanın aksine, yükselmek için dünya güzeli olmaya gerek yoktu. Kendisine verilen eğitimi en iyi özümseyen, güzel yazan, güzel konuşan câriye, yarışa avantajlı başlıyordu. En alt kademe olan câriyelikten son mertebe olan ustalığa yükselme, bir sistem içinde gerçekleşiyordu. Bu sistem, devlet idaresinde bulunacak erkeklerin yetiştiği Enderun teşkilâtındaki terfi sistemine çok benziyordu.
Haremde yetişen câriyelerin bir bölümü âzâd edilip haremden çerağ ediliyordu. Yani çeyizleri hazırlandıktan ve ellerine "çerağ kâğıdı" denen bir belge verildikten sonra, kendileri gibi saray kültürü ve eğitimi alan Enderunlularla evlendiriliyordu. Devletin çeşitli kademelerinde sadakatle hizmet etmeleri için yetiştirilen Enderunlular, padişah tarafından evlendirilerek, saraya ve hanedana bağlılıkları sağlanıyordu. Bu durum, Osmanlı merkeziyetçiliğinin derinliğini yansıtıyordu. Saraydan ayrılıp hürriyetine kavuşan câriyelere "saraylılar" adı veriliyordu. Sonradan zor durumda kalanlar için her türlü tahsisat yapılıyor, eşleri ölenlere ise maaş bağlanıyordu. Saraydan ayrılmak istemeyenler hayatlarının sonuna kadar himaye ediliyorlardı.
Klâsik dönemde haremde yüzlerce câriye olmakla birlikte, bunların % 90'ı tamamen hizmetçi statüsündeydi. Hizmetleri karşılığında belli bir maaş alan bu ilk gruptakilerin, haremin ve padişah ailesinin hizmetlerini îfa dışında herhangi bir şekilde padişahla münasebetleri mevzubahis değildi. Padişah, vâlide sultanın veya hazinedar ustanın aracılığıyla câriyeler arasından, aldığı özel eğitim sonrasında zekâsı ve kabiliyetleri ile dikkat çeken birkaç tanesiyle ilgilenir, diğerlerini ne bilir, ne de görürdü. Padişahın kalkıp câriyelerin bölümüne geçmesi için "kuş olup uçması" lâzımdı. Âdeta bir üniversite gibi düşünülen haremin mimarî yapısı da buna göre tasarlanmıştı. Dolayısıyla sayısız cariyeyi resmigeçit yaptırıp dilediğini seçtiği iddiası kesinlikle gerçeği yansıtmıyordu. Harem halkının meşru dairede eğlenip dinlenebilecekleri, oraya has mahremiyeti muhafaza edebilecekleri özel bir yapı vardı. Askerî bir teşkilât gibi, burada yaşayanların bir dakika bile boş kalmaması hedeflenmişti.
Neslin devamı hanedan açısından çok önemliydi. Bununla birlikte çeşitli hastalıklar sebebiyle küçük yaşta ölen şehzadeler olabiliyordu. Bazı câriyelerin çocuğu olmuyor veya kız çocukları oluyordu. Bunlar padişahların birden fazla evlilik yapmalarının sebepleri arasındaydı. Padişahların evlendikleri hür hanımlarla eş statüsündeki câriyeler arasında hukukî bir fark yoktu. Padişahlar, harem dairesinde istihdam ettikleri veya karı-koca hayatı yaşadıkları câriyelere şer-î şerifin hükümlerini aynen tatbik ediyorlardı. Kısacası padişahın evi ve bir eğitim müessesesi olan haremde hayat, İslâm hukukunun belirlediği sınırlar ve esaslar içinde cereyan ediyordu. İslâm hukukuna göre, efendiler ve padişahlar, başkasıyla evli olmayan ve istifrâş hakkı kendilerine ait bulunan câriyeleri azad edip nikâh yaparak karı-koca hayatı yaşayabiliyorlardı. Osmanlı sarayında bu tür câriyelerin sayısı fazla değildi.
Osmanlı harem teşkilâtı ve oradaki günlük hayat hakkındaki bilgiler daha ziyade 19. yüzyıla, yani Batı'nın tesirinin saraya ve hareme nüfuz ettiği döneme ait olduğundan, erken dönem hakkında genellemelere gidilmesi kaçınılmaz olmuş, bu da hayalî, gerçek dışı yorumlara ve tasvirlere zemin hazırlamıştır. Ancak değişmeyen hakikat, haremde her hareketin kurala bağlandığı, sıkı bir disiplinin uygulandığı ve buranın bir sefahat mekânı olmadığıdır. Topkapı Sarayı hareminde ve bir kısmı hâlen Gülhane Parkı olan has bahçede, eğlencelerin tertip edildiği günlerde bile her şey kaidelere bağlı işlemiştir. Hanedanın Dolmabahçe, Çırağan, Yıldız ve Beşiktaş saraylarında yaşadığı yıllarda da durum bundan farklı değildir. Düğünlerde, halvetlerde, bayramlarda, kandil gecelerinde, Ramazan'ın on beşinde, Hırka-i Saâdet'in ziyaretinde, padişahların cenaze merasimlerinde de aynı hassasiyet içinde temsil edilen bu disiplin ve gelenek, Osmanlı Devleti tarih sahnesinden çekilinceye kadar devam etmiştir. Hanım sultanlar tarafından son devirde kaleme alınan hatıra ve eserler, ayrıca haremi yakından inceledikten sonra meseleyi objektif ve önyargısız olarak değerlendiren araştırmacıların yazdıkları bunu açıkça ortaya koymaktadır. Bununla birlikte, padişahların eğlendiği yer olan salonun (Hünkâr Sofası) duvarlarına, aile hayatı ve terbiye ile alâkalı âyetlerin nakşedildiği düşünüldüğünde, Batılıların haremle ilgili yazdıklarının ne kadar gerçek dışı olduğu daha iyi anlaşılır.
Altı asırlık dönemde Osmanlı hareminin Türk-İslâm geleneğine uygun bir müessese olarak varlığını sürdürdüğü bir gerçektir. Zaten haremde bulunup da saraydan memnun olmadığı için, kaçmaya yeltenen bir kişi göstermek de mümkün değildir. Yerli ve yabancı yazarlar tarafından hakkında çok şey söylenen, resimlere, dizilere ve filmlere konu olan harem hayatının, artık mahremiyet ve edep sınırları zorlanmadan, hayalî unsurlara ve kurgulara yer verilmeden ele alınması gerekmektedir. Tarihimizin doğru ve tarafsız olarak aktarılmasının yanında, ecdadımıza karşı yapabileceğimiz en büyük vefa, onları hayırlı yönleriyle yâd edebilmek ve hürmetkâr bir tavır sergileyebilmektir.
23 Ağustos 2011 Salı
Seni Bir Kere Daha Derince Duyduk
Vilâdetin, insanlığın da vilâdeti oldu. Dost-düşman herkes doğrularını, yanlışlarını Senin neşrettiğin nur sayesinde görüp değerlendirme imkânını elde etti; etti ve belli ölçüde de olsa itmi'nâna ulaştı. Biz hepimiz, gönüllerimizde hissettiğimiz Cennet'i ve ondaki ebedî saadeti, ancak Senin o semavî beyanın vasıtasıyla doğru anlayıp doğru duyabildik; duyabildik ve o füsunlu beyan çağlayanın sayesinde Hak muradını anlama ufkuna yöneldik.
Eğer bugün şöyle böyle gözlerimiz Hakk'ı takdis ve takdirle açılıp kapanıyor ve gönüllerimiz vuslat heyecanıyla çarpıyorsa, bu yüksek duygu ve düşünceleri tetikleyen Sensin.. Sensin bize gerçek insan olma zirvelerini gösteren, ruhlarımıza sevda korları saçarak bize aşk u vuslat neşvesini birden tattıran; tattırıp iklimine saygıyla yönelenlere hakikî var olma sırrını duyuran.. dahası, milyonlarca, milyarlarca insanın takrîr, takdîr ve tasvîbini arkasına alarak, insaflı ruhlara bir kısım sâbiteler vererek herkese kendi olarak kalma yollarını gösteren.
Senin sayende mâneviyâta ve sevgiye uyanan gönüller, sanki sadece sevgi ve saygı solukluyormuşçasına ruhlarından yükselen ulvî sesler ve insanî enginliklerini dillendiren sözlerle asırlar ve asırlar boyu insanî değerlerin yanıltmayan temsilcileri oldular. Büyük çoğunluğu itibarıyla insanlık âlemi, onların seslerinde ve sözlerinde, o güne kadar keşfedemediği vicdanının heyecanlarını duydu ve kendi iç derinliğine muttali oldu. Evet, Senin sayende birbirinden oldukça farklı görünen bütün insanlar, hatta bir mânâda cinler ve ruhanîler, o zamana dek bir türlü hissedemedikleri, hissedip söyleyemedikleri, söylemeye muvaffak olup da yerli yerince dillendiremedikleri her şeyi seslendirebiliyor ve büyük ölçüde pek çok problemi çözebiliyordu...
Sen, –gönüllerimiz tahtın– dünyayı şereflendirdiğin andan itibaren insanoğlunun "ahsen-i takvîm" remziyle ifade edilen mânâ ve mahiyet derinliğindeki esrarı deşifre ederek dilleri çözdün; saksağanlara bülbül olma âdâbını öğrettin ve dost-düşman hemen herkeste farklı zâviyelerden de olsa kendilerini iç derinlikleriyle duyup ifade etme düşüncesini uyardın. Evrensel insanî müştereklerin ortaya çıkmasını sağlayarak binlerce yorumu ve anlayışı bir potada mezcedip, bir ruh etrafında toplayıp herkese kendi gönül ufkundan pek çok şeyler duyurdun. Bu sayede topyekün insanlık, hatta cinler ve ruhanîler Senin mesajından süzülen öz ve mânâlarla, kalıplaşmış anlayışlardan sıyrılarak bir değişimler vetîresine giriverdi. Herkes farkına varsın varmasın, büyük çoğunluğu itibarıyla insanlık, Senin ortaya koyduğun iman sistemi ve gösterdiğin insanî hedefler sayesinde pek çok yenilikler gerçekleştirdi ve pek çok başarıya imza attı.
Senin insanlık ufkunda tulû edeceğin güne kadar her yer karanlıktı; herkes yokluk vahşetiyle tir tir titriyordu ve üst üste çözüm bekleyen problemlerle de tedirgindi. Senin, bütün problemleri çözen, bütün ihtiyaçlara cevap veren ve bütün emelleri gerçekleştirme vaadiyle içlere inşirah salan mesajınla bir anda ruhlar ümitle şahlandı. Yeisle kıvranan gönüllerde ümit esintileri duyulmaya başladı ve her yanda teselli nağmeleri yankılandı. Öyle ki, artık her tarafta bir meltem tesiriyle duyulan bu sihirli nağmeler, mağmum gönüllere sürekli saadet vaad ediyor; hep sevmek ve sevilmekten dem vuruyor; sönmüş gibi görünen insanî alâka ve irtibatları canlandırıyor, aşk u muhabbeti körüklüyor; asırlardan beri sinelerde uyuyagelen yüksek insanî duyguları uyarıp harekete geçiriyor ve bütün insanları bir kere daha kendi iç derinlikleriyle buluşturarak onları kendi kadirlerini takdir etmeye yönlendiriyordu.
Senin o içten ve samimî solukların, sevgiye, ümide, mutluluğa susamış gönülleri canlandırıyor; mesajını saygıyla karşılayan teşne sinelerde kudsî bir heyecan meydana getiriyor, yüksek ruhları, Hakk'a kulluk hummasıyla ciddî mi ciddî tecessüslere, tefahhuslara sevk ediyor ve aydınlık arayan dimağların yürüdüğü yollarda par par parlıyordu.
Sen hemen her zaman herhangi bir bent ve engel tanımayan o müthiş imanın, azmin, cesaretin, kararlılığın ve arkana aldığın vefalı arkadaşlarınla bütün insanlığa sesini duyurma gibi seviyeler üstü ve aşkın emeller peşinde olmuştun. Öyle ki, hayat-ı seniyyenin hemen her faslında, şahsî imkân ve iktidarının çok çok üstünde bütün insanlığı ebedî saadete erdirme niyet ve cehdiyle hep soluk soluğa yaşadın ve o engin vefa ve sadakatin adına hiç mi hiç duraksamadın; duraksayamazdın da, zira Sen bütün insanî rüyaların gerçekleşmesi, çalışıp çabalamaların bir değer ifade etmesi, ebediyete teşne ruhların arzularının yerine getirilmesi mesajıyla gelmiştin. İnsanlığın kalbî, ruhî ve bedenî ihtiyaçlarının karşılanması, sevme-sevilme hülyalarının gerçekleşmesi, burada ve ötede mutlu olma emellerinin tahakkuk ettirilmesi vaadi, Senin mesajının önemli bir derinliğini teşkil ediyordu.. ve Sen bu hususlarda kararlıydın.
Mesajın evrenseldi ve hemen herkes duyup değerlendirdiği ölçüde onu kendi gönlünün hususî iklimine olabildiğine uygun buluyordu. O, özündeki tabiîliği, ihtiva ettiği teşriî emirlerin tekvînî kurallara uygun olması, kalb, ruh ve aklın birleşik noktasında bu letâife muvâfık bir hâl alması ve bunların hepsine ait bir şive hâline gelmesi sâyesinde, her vicdan onu fıtratına uygun buluyor ve onun aydınlık ikliminde varlığın sırlarına daha bir derince muttali oluyordu. Evet, Senden duyduğumuz, tavır ve davranışlarında okuduğumuz her şey, kaynağı onca müteâl olmasına rağmen, bizim kavrayıp zevk edeceğimiz, anlayıp yorumlayacağımız çerçevede tenezzül dalga boyuyla her zaman bizi kucakladı, hissiyatımızı okşayıverdi; gönül iklimimizde yetişmiş gibi yakınlığını bütün benliğimize duyurdu ve sinelerimizin bir yanından fışkırıyormuşçasına sıcaklığını hep hissettirdi. Mahiyet-i insaniyemizi kucakladı, gözlerimizin içine baktı, tat ve şivesiyle bizi tepeden tırnağa mest ederek âdeta büyüledi. Bunlar, Senin hususiyetlerindi ve bu konuda Sen bînazîrdin.
İnsanlar arasında özel karakterlerin ve hususî kültürlerin üstünde, hiç kimseye ters düşmeyecek şekilde fâik, hatta müteâl bir üslupla herkese seslenebilen, seslenip müstaid ruhları tesir altına alan ve kendine mahsus remizlerle, işaretlerle, îmalarla, sınırlı ifadeleri katlayıp muzaaflaştıran, daha derinleştirip birer mük'ap beyan hâline getiren Sen, arkadan gelenlere eşya ve hâdiselerin sihirli kapılarını araladın, hatta bazılarına o kapıları ardına kadar açtın ve inanan gönüllere ötelerin erişilmez neşvesini duyurdun. Hâlâ ruhlarımızda mahremiyetlerini koruyarak mahfuz bulunan semavî armağanların, çağın gereklerine göre bir kısım yeni açılımlarla her seslendirilişinde Seni bir kere, bin kere daha yâd ediyor, –tahtın sinelerimizin en mûtenâ tepesi– huzur-u mehâbetinde saygıyla iki büklüm oluyoruz. Bu Senin hakkın, sineleri vefa hisleriyle çarpan kapıkullarının da vazifesidir.
Sen, Yüce Yaratıcı'nın bütün kâinatlara eşi-menendi bulunmayan bir armağanısın; mesajın ve öğretilerin de O'nun emanetidir. Bunu böyle bilenler, Seni her zaman canlarından aziz saydı ve ömür boyu Sana karşı hep medyuniyet solukladılar; solukladı ve vefalarının karşılığını da kat kat buldular.
Ama bir gün geldi, nereden çıktıkları belli olmayan, bilmem hangi kültürün çocuğu bir kısım densizler, kalblerindeki küfrü telaffuz etmeye durdu ve Sana sataşmaya başladılar: Zâtına –yüz bin defa hâşâ– "bede..", öteler ötesinin sesi soluğu kutlu mesajına "çöl ka...." ve, Seni dar bir zaman dilimine hapsederek "o güne ve o kavme aitti" deme küstahlığında bulundular; cesaretlendirdiler kinle nefretle köpüren bir dünyayı.. kapı araladılar saygısızca karikatürlere ve küstahça resimlere. Sen, kendi dünyanın vefasızlığıyla, hasım bir cephenin saldırısına birden maruz kalmıştın. Atalarımızın mübeccel gayreti mahfuz, milletçe Seni anlatamamıştık. Şimdilerde küfür ve küfranın Senin dünyanda tetiklendiğini düşündükçe kendi kendimize hayıflanıyor, "Meğer ne kadar da vefasız insanlarmışız!" diye mırıldanıyoruz.
Her şeye rağmen, ruh ve mânâ kökleri sağlam; genlerinde atalarının safveti; suyu, toprağı, havası yeni bir gül devrine açık bu dünyanın er-geç dönüp-dolaşıp Senin şefkat ve merhamet ikliminde yeni bir "ba'sü ba'del mevt"e ereceğinde şüphem yok. Daha şimdiden, binler-yüz binler, böyle bir "eşref saat" beklentisiyle nefes alıp veriyorlar.
Ne benim ne de başkalarının Senden af dilemeye yüzümüz yok; ama kereminin enginliğinde de hiç şüpheye düşmedik. Ufkumuzun karardığı, her yanı hazanın sardığı, yolların yıkılıp köprülerin harap olduğu durumlarda bile gözlerimiz izlerini takipten hiçbir zaman dûr olmadı. "Azîzim, rehberim, pîrim, efendim, şem'-i tâbânım / Ziya-i himmetimdir her iki âlemde devrânım / Benimle müttefiktir bu recâda cümle ihvanım." (Ketencizâde) deyip Sana karşı vefa ve sadakatimizi seslendirmeye çalıştık. Eksiğimiz, kusurumuz hadsizdi; ama yine de Senin engin müsamahan yanında deryada damla kalırdı. Öyle ise gel;
Kerem kıl, kesme Sultanım keremin bînevâlerden,
Keremkâne yakışır mı kerem kesmek gedâlerden!..
(M. Lütfî)
Eğer bugün şöyle böyle gözlerimiz Hakk'ı takdis ve takdirle açılıp kapanıyor ve gönüllerimiz vuslat heyecanıyla çarpıyorsa, bu yüksek duygu ve düşünceleri tetikleyen Sensin.. Sensin bize gerçek insan olma zirvelerini gösteren, ruhlarımıza sevda korları saçarak bize aşk u vuslat neşvesini birden tattıran; tattırıp iklimine saygıyla yönelenlere hakikî var olma sırrını duyuran.. dahası, milyonlarca, milyarlarca insanın takrîr, takdîr ve tasvîbini arkasına alarak, insaflı ruhlara bir kısım sâbiteler vererek herkese kendi olarak kalma yollarını gösteren.
Senin sayende mâneviyâta ve sevgiye uyanan gönüller, sanki sadece sevgi ve saygı solukluyormuşçasına ruhlarından yükselen ulvî sesler ve insanî enginliklerini dillendiren sözlerle asırlar ve asırlar boyu insanî değerlerin yanıltmayan temsilcileri oldular. Büyük çoğunluğu itibarıyla insanlık âlemi, onların seslerinde ve sözlerinde, o güne kadar keşfedemediği vicdanının heyecanlarını duydu ve kendi iç derinliğine muttali oldu. Evet, Senin sayende birbirinden oldukça farklı görünen bütün insanlar, hatta bir mânâda cinler ve ruhanîler, o zamana dek bir türlü hissedemedikleri, hissedip söyleyemedikleri, söylemeye muvaffak olup da yerli yerince dillendiremedikleri her şeyi seslendirebiliyor ve büyük ölçüde pek çok problemi çözebiliyordu...
Sen, –gönüllerimiz tahtın– dünyayı şereflendirdiğin andan itibaren insanoğlunun "ahsen-i takvîm" remziyle ifade edilen mânâ ve mahiyet derinliğindeki esrarı deşifre ederek dilleri çözdün; saksağanlara bülbül olma âdâbını öğrettin ve dost-düşman hemen herkeste farklı zâviyelerden de olsa kendilerini iç derinlikleriyle duyup ifade etme düşüncesini uyardın. Evrensel insanî müştereklerin ortaya çıkmasını sağlayarak binlerce yorumu ve anlayışı bir potada mezcedip, bir ruh etrafında toplayıp herkese kendi gönül ufkundan pek çok şeyler duyurdun. Bu sayede topyekün insanlık, hatta cinler ve ruhanîler Senin mesajından süzülen öz ve mânâlarla, kalıplaşmış anlayışlardan sıyrılarak bir değişimler vetîresine giriverdi. Herkes farkına varsın varmasın, büyük çoğunluğu itibarıyla insanlık, Senin ortaya koyduğun iman sistemi ve gösterdiğin insanî hedefler sayesinde pek çok yenilikler gerçekleştirdi ve pek çok başarıya imza attı.
Senin insanlık ufkunda tulû edeceğin güne kadar her yer karanlıktı; herkes yokluk vahşetiyle tir tir titriyordu ve üst üste çözüm bekleyen problemlerle de tedirgindi. Senin, bütün problemleri çözen, bütün ihtiyaçlara cevap veren ve bütün emelleri gerçekleştirme vaadiyle içlere inşirah salan mesajınla bir anda ruhlar ümitle şahlandı. Yeisle kıvranan gönüllerde ümit esintileri duyulmaya başladı ve her yanda teselli nağmeleri yankılandı. Öyle ki, artık her tarafta bir meltem tesiriyle duyulan bu sihirli nağmeler, mağmum gönüllere sürekli saadet vaad ediyor; hep sevmek ve sevilmekten dem vuruyor; sönmüş gibi görünen insanî alâka ve irtibatları canlandırıyor, aşk u muhabbeti körüklüyor; asırlardan beri sinelerde uyuyagelen yüksek insanî duyguları uyarıp harekete geçiriyor ve bütün insanları bir kere daha kendi iç derinlikleriyle buluşturarak onları kendi kadirlerini takdir etmeye yönlendiriyordu.
Senin o içten ve samimî solukların, sevgiye, ümide, mutluluğa susamış gönülleri canlandırıyor; mesajını saygıyla karşılayan teşne sinelerde kudsî bir heyecan meydana getiriyor, yüksek ruhları, Hakk'a kulluk hummasıyla ciddî mi ciddî tecessüslere, tefahhuslara sevk ediyor ve aydınlık arayan dimağların yürüdüğü yollarda par par parlıyordu.
Sen hemen her zaman herhangi bir bent ve engel tanımayan o müthiş imanın, azmin, cesaretin, kararlılığın ve arkana aldığın vefalı arkadaşlarınla bütün insanlığa sesini duyurma gibi seviyeler üstü ve aşkın emeller peşinde olmuştun. Öyle ki, hayat-ı seniyyenin hemen her faslında, şahsî imkân ve iktidarının çok çok üstünde bütün insanlığı ebedî saadete erdirme niyet ve cehdiyle hep soluk soluğa yaşadın ve o engin vefa ve sadakatin adına hiç mi hiç duraksamadın; duraksayamazdın da, zira Sen bütün insanî rüyaların gerçekleşmesi, çalışıp çabalamaların bir değer ifade etmesi, ebediyete teşne ruhların arzularının yerine getirilmesi mesajıyla gelmiştin. İnsanlığın kalbî, ruhî ve bedenî ihtiyaçlarının karşılanması, sevme-sevilme hülyalarının gerçekleşmesi, burada ve ötede mutlu olma emellerinin tahakkuk ettirilmesi vaadi, Senin mesajının önemli bir derinliğini teşkil ediyordu.. ve Sen bu hususlarda kararlıydın.
Mesajın evrenseldi ve hemen herkes duyup değerlendirdiği ölçüde onu kendi gönlünün hususî iklimine olabildiğine uygun buluyordu. O, özündeki tabiîliği, ihtiva ettiği teşriî emirlerin tekvînî kurallara uygun olması, kalb, ruh ve aklın birleşik noktasında bu letâife muvâfık bir hâl alması ve bunların hepsine ait bir şive hâline gelmesi sâyesinde, her vicdan onu fıtratına uygun buluyor ve onun aydınlık ikliminde varlığın sırlarına daha bir derince muttali oluyordu. Evet, Senden duyduğumuz, tavır ve davranışlarında okuduğumuz her şey, kaynağı onca müteâl olmasına rağmen, bizim kavrayıp zevk edeceğimiz, anlayıp yorumlayacağımız çerçevede tenezzül dalga boyuyla her zaman bizi kucakladı, hissiyatımızı okşayıverdi; gönül iklimimizde yetişmiş gibi yakınlığını bütün benliğimize duyurdu ve sinelerimizin bir yanından fışkırıyormuşçasına sıcaklığını hep hissettirdi. Mahiyet-i insaniyemizi kucakladı, gözlerimizin içine baktı, tat ve şivesiyle bizi tepeden tırnağa mest ederek âdeta büyüledi. Bunlar, Senin hususiyetlerindi ve bu konuda Sen bînazîrdin.
İnsanlar arasında özel karakterlerin ve hususî kültürlerin üstünde, hiç kimseye ters düşmeyecek şekilde fâik, hatta müteâl bir üslupla herkese seslenebilen, seslenip müstaid ruhları tesir altına alan ve kendine mahsus remizlerle, işaretlerle, îmalarla, sınırlı ifadeleri katlayıp muzaaflaştıran, daha derinleştirip birer mük'ap beyan hâline getiren Sen, arkadan gelenlere eşya ve hâdiselerin sihirli kapılarını araladın, hatta bazılarına o kapıları ardına kadar açtın ve inanan gönüllere ötelerin erişilmez neşvesini duyurdun. Hâlâ ruhlarımızda mahremiyetlerini koruyarak mahfuz bulunan semavî armağanların, çağın gereklerine göre bir kısım yeni açılımlarla her seslendirilişinde Seni bir kere, bin kere daha yâd ediyor, –tahtın sinelerimizin en mûtenâ tepesi– huzur-u mehâbetinde saygıyla iki büklüm oluyoruz. Bu Senin hakkın, sineleri vefa hisleriyle çarpan kapıkullarının da vazifesidir.
Sen, Yüce Yaratıcı'nın bütün kâinatlara eşi-menendi bulunmayan bir armağanısın; mesajın ve öğretilerin de O'nun emanetidir. Bunu böyle bilenler, Seni her zaman canlarından aziz saydı ve ömür boyu Sana karşı hep medyuniyet solukladılar; solukladı ve vefalarının karşılığını da kat kat buldular.
Ama bir gün geldi, nereden çıktıkları belli olmayan, bilmem hangi kültürün çocuğu bir kısım densizler, kalblerindeki küfrü telaffuz etmeye durdu ve Sana sataşmaya başladılar: Zâtına –yüz bin defa hâşâ– "bede..", öteler ötesinin sesi soluğu kutlu mesajına "çöl ka...." ve, Seni dar bir zaman dilimine hapsederek "o güne ve o kavme aitti" deme küstahlığında bulundular; cesaretlendirdiler kinle nefretle köpüren bir dünyayı.. kapı araladılar saygısızca karikatürlere ve küstahça resimlere. Sen, kendi dünyanın vefasızlığıyla, hasım bir cephenin saldırısına birden maruz kalmıştın. Atalarımızın mübeccel gayreti mahfuz, milletçe Seni anlatamamıştık. Şimdilerde küfür ve küfranın Senin dünyanda tetiklendiğini düşündükçe kendi kendimize hayıflanıyor, "Meğer ne kadar da vefasız insanlarmışız!" diye mırıldanıyoruz.
Her şeye rağmen, ruh ve mânâ kökleri sağlam; genlerinde atalarının safveti; suyu, toprağı, havası yeni bir gül devrine açık bu dünyanın er-geç dönüp-dolaşıp Senin şefkat ve merhamet ikliminde yeni bir "ba'sü ba'del mevt"e ereceğinde şüphem yok. Daha şimdiden, binler-yüz binler, böyle bir "eşref saat" beklentisiyle nefes alıp veriyorlar.
Ne benim ne de başkalarının Senden af dilemeye yüzümüz yok; ama kereminin enginliğinde de hiç şüpheye düşmedik. Ufkumuzun karardığı, her yanı hazanın sardığı, yolların yıkılıp köprülerin harap olduğu durumlarda bile gözlerimiz izlerini takipten hiçbir zaman dûr olmadı. "Azîzim, rehberim, pîrim, efendim, şem'-i tâbânım / Ziya-i himmetimdir her iki âlemde devrânım / Benimle müttefiktir bu recâda cümle ihvanım." (Ketencizâde) deyip Sana karşı vefa ve sadakatimizi seslendirmeye çalıştık. Eksiğimiz, kusurumuz hadsizdi; ama yine de Senin engin müsamahan yanında deryada damla kalırdı. Öyle ise gel;
Kerem kıl, kesme Sultanım keremin bînevâlerden,
Keremkâne yakışır mı kerem kesmek gedâlerden!..
(M. Lütfî)
Dünya Zırhını Yitiriyor mu?
Dünya Zırhını Yitiriyor mu?
Musa BAĞRAÇ
Sesli Dinle
Bir ormanda ilerlerken kaybolduğumuzu düşünelim. Elimizde pusula ve harita var; bunları kullanabildiğimiz takdirde, hedefimize ulaşmamız kolaylaşacaktır. Zîrâ pusulayla yönümüzü, haritayla da bulunduğumuz yeri tespit edebiliriz. Dünyanın neresinde olursak olalım, her yerde manyetik alan bulunduğuna göre pusulayı da kullanabiliriz. Zîrâ pusula Dünya'nın manyetik alanıyla irtibatlı çalışarak iğnesinin N yazılı ucu kuzeyi (aslında Dünya'nın manyetik kuzey kutbunu), diğer ucu da güneyi (Dünya'nın manyetik güney kutbunu) gösterir.
Bir ân için, bundan bir milyon yıl önce yaşadığımızı düşünelim. Pusulamızın N (North) yazılı ucunun kuzeyi değil, güneyi gösterdiğini fark edecektik. Çünkü Dünya'nın manyetik kuzeyi o zamanlarda güney kutbundaydı. Bundan 780.000 yıl önce ise, Dünya'da şaşırtıcı bir hâdise meydana geldi. Gezegenimizin manyetik kuzeyi birden güneye, manyetik güneyi de kuzeye dönüştü. Yerküre tarihine baktığımızda periyodik olmasa da her 250.000 yılda bir manyetik kutupların yön değiştirerek zıddına tekabül ettiği söylenebilir. Uzmanlar, Dünya'nın manyetik alanının git gide zayıfladığını ve yakın zamanda tekrar böyle bir değişimin gerçekleşebileceğini düşünüyor.
Manyetik alanın mahiyeti
Dünya'nın manyetik alanı kuzey ve güney kutupları olan bir mıknatıs çubuğuna benzetilebilir. Manyetik alan şiddetinin fazla olduğu manyetik güney kutbundan, bunun daha zayıf olduğu manyetik kuzey kutbuna doğru manyetik alan meydana gelir. Kullandığımız pusulalar zaten bu yüzden manyetik alan çizgilerinin yerin derinliklerine girdiği manyetik kuzeyi gösterir (Resim 1).
Yer manyetik alanı dinamiktir. Meselâ, kuzeydeki (Arktik bölge) manyetik kuzey kutbu her gün 90 metre Asya kıtasına doğru ilerleyerek, bir yılda 30 kilometre kaymaktadır. Manyetik alan, Güneş aktivitesinin artması gibi dış faktörlere bağlı olarak da küçük ve kısa vadeli değişiklikler gösterebilir. Asıl değişim ve dönüşüm iç faktörlere bağlıdır. Arzın derinliklerindeki sıcaklık ile merkezdeki çekirdek ve bunu saran mantonun demir elementi bakımından zengin olması, dünyanın kendi etrafında dönmesiyle birleşince âdeta bir jeodinamo gibi yerkürenin merkezinden yüzeyine doğru manyeto-elektrik akım ve alanlar oluşur. Bu şekilde gezegenimizi bir manyetik alan (veya kalkan) kaplar. Dünya'nın manyetik alan şiddeti bu iç faktörlere bağlı olarak kimi zaman azalır, kimi zaman da artar.
Kutup değişimi nasıl gerçekleşir?
Dinamik manyetik alanlarda rekoneksiyon denen ilginç bir hâdise meydana gelir. Bunun nasıl gerçekleştiği henüz teferruatlı bir şekilde bilinmemekle birlikte, bu hâdise manyetik alanda sürekli yeni bağlantıların oluşmasına yol açmaktadır. Paleomanyetik özelliğe sahip değişik jeolojik yaşlardan soğumuş volkanik lâvlar ve bunların aşınma-taşınma-çökelme türevlerini ihtiva eden tortul kayaçlar üzerinde çalışılarak bunların oluştuğu dönemdeki manyetik kutupların nasıl olduğu (ve jeolojik geçmişte manyetik alanının on binlerce defa değişime uğradığı) tespit edilebilmektedir. Bu kayaçlardaki ince uzun iğne şekilli demir mineralleri, soğumalarına yakın bir sıcaklıkta, o ânda içinde bulundukları manyetik alan çizgileri doğrultusunda (manyetik kutba doğru) yönleniyor.
Gezegenimizde son manyetik kutup değişikliği 780.000 yıl önce gerçekleşmiştir. İstatistikî hesaplamaların yanında bir de 1830 yılından bu yana jeofizikçilerin tespitleri bulunmaktadır. Buna göre manyetik alanın gücünde % 10'luk bir düşüş kaydedilerek, bin yıldan beri toplam % 33'luk bir zayıflama gerçekleşmiştir. Bütün bu veriler ışığında, manyetik alan yeniden bir dönüşüm sürecine girmektedir ve insanlığın ömrü yeterse, buna şahit olabilecektir. Lokal manyetik alan anomalileri gezegenimizin bazı bölgelerinde bugün bile gözlemlenebilmektedir. Acaba bu dönüşüm süreci canlılar için ne mânâya geliyor, insanlar için bir facia olabilir mi?
Fonksiyonu gereği Dünya'nın manyetik alanı, gezegenimizi zararlı güneş fırtınalarına ve kozmik ışınlara karşı kurşun geçirmez bir yelek gibi korumaktadır. Fakat bilim insanları, manyetik alan şiddetinin dönüşüme uğramadan geçmişte olduğu gibi belli bir süre için sıfırlanacağını tahmin ediyor. Tahminlere göre bu durumda kozmik ışınların yeryüzüne ulaşmasıyla mutasyonlar gerçekleşebilecek, insanlar ve diğer canlılar bundan değişen derecelerde etkilenebilecektir.
Aslında, Rahmeti Sonsuz tarafından hikmetli bir görev yüklenmiş olan güneş fırtınalarında elektrik yüklü parçacıklar saniyede 300 ila 400 kilometre hızla yerkürenin elektrik yüklü iyon atmosferine çarpar. Çarpışma esnasında güneşe bakan yönlerde fılaman adı verilen manyetik borular oluşur. Böylelikle gezegenimiz zararlı gibi görülen güneş fırtınaları vesilesiyle çok kısa bir zamanda yeni bir manyetik alana kavuşur. Astronomlar bu sürecin 15 dakikadan daha kısa süreceğini ifade ediyor. İnsan bu intizam karşısında âdeta "Gökyüzünü de korunmuş bir tavan yaptık. Onlar ise oradaki (Allah'ın varlığını gösteren) delillerden yüz çevirmektedirler." (Enbiya, 32) gerçeğini bir defa daha hatırlıyor.
Manyetik alanın bu yeni muhtemel dönüşüm süreci, ufak tefek hasarlar hâriç, sinema filmlerindeki 2012 kıyamet senaryolarının aksine, canlılar için oldukça zararsız geçeceğe benziyor. Fakat uydular, güneş fırtınalarından ve kozmik ışınlardan hemen etkilendiklerinden, manyetik alanın zayıflaması neticesinde haberleşme ve yön bulma (navigasyon) teknolojisiyle televizyon-radyo yayın sistemleri tamamen devre dışı kalabilir. Manyetik alana göre yönlerini tayin eden çeşitli hayvan türleri de bu süreçte bazı problemler yaşayabilir. Bu tip anormalliklerin yaşanmaması, Dünya'nın Güneş Sistemi'nde en iyi korunan hususi yaratılmış bir gezegen olduğu hakikatini bize göstermektedir.
Musa BAĞRAÇ
Sesli Dinle
Bir ormanda ilerlerken kaybolduğumuzu düşünelim. Elimizde pusula ve harita var; bunları kullanabildiğimiz takdirde, hedefimize ulaşmamız kolaylaşacaktır. Zîrâ pusulayla yönümüzü, haritayla da bulunduğumuz yeri tespit edebiliriz. Dünyanın neresinde olursak olalım, her yerde manyetik alan bulunduğuna göre pusulayı da kullanabiliriz. Zîrâ pusula Dünya'nın manyetik alanıyla irtibatlı çalışarak iğnesinin N yazılı ucu kuzeyi (aslında Dünya'nın manyetik kuzey kutbunu), diğer ucu da güneyi (Dünya'nın manyetik güney kutbunu) gösterir.
Bir ân için, bundan bir milyon yıl önce yaşadığımızı düşünelim. Pusulamızın N (North) yazılı ucunun kuzeyi değil, güneyi gösterdiğini fark edecektik. Çünkü Dünya'nın manyetik kuzeyi o zamanlarda güney kutbundaydı. Bundan 780.000 yıl önce ise, Dünya'da şaşırtıcı bir hâdise meydana geldi. Gezegenimizin manyetik kuzeyi birden güneye, manyetik güneyi de kuzeye dönüştü. Yerküre tarihine baktığımızda periyodik olmasa da her 250.000 yılda bir manyetik kutupların yön değiştirerek zıddına tekabül ettiği söylenebilir. Uzmanlar, Dünya'nın manyetik alanının git gide zayıfladığını ve yakın zamanda tekrar böyle bir değişimin gerçekleşebileceğini düşünüyor.
Manyetik alanın mahiyeti
Dünya'nın manyetik alanı kuzey ve güney kutupları olan bir mıknatıs çubuğuna benzetilebilir. Manyetik alan şiddetinin fazla olduğu manyetik güney kutbundan, bunun daha zayıf olduğu manyetik kuzey kutbuna doğru manyetik alan meydana gelir. Kullandığımız pusulalar zaten bu yüzden manyetik alan çizgilerinin yerin derinliklerine girdiği manyetik kuzeyi gösterir (Resim 1).
Yer manyetik alanı dinamiktir. Meselâ, kuzeydeki (Arktik bölge) manyetik kuzey kutbu her gün 90 metre Asya kıtasına doğru ilerleyerek, bir yılda 30 kilometre kaymaktadır. Manyetik alan, Güneş aktivitesinin artması gibi dış faktörlere bağlı olarak da küçük ve kısa vadeli değişiklikler gösterebilir. Asıl değişim ve dönüşüm iç faktörlere bağlıdır. Arzın derinliklerindeki sıcaklık ile merkezdeki çekirdek ve bunu saran mantonun demir elementi bakımından zengin olması, dünyanın kendi etrafında dönmesiyle birleşince âdeta bir jeodinamo gibi yerkürenin merkezinden yüzeyine doğru manyeto-elektrik akım ve alanlar oluşur. Bu şekilde gezegenimizi bir manyetik alan (veya kalkan) kaplar. Dünya'nın manyetik alan şiddeti bu iç faktörlere bağlı olarak kimi zaman azalır, kimi zaman da artar.
Kutup değişimi nasıl gerçekleşir?
Dinamik manyetik alanlarda rekoneksiyon denen ilginç bir hâdise meydana gelir. Bunun nasıl gerçekleştiği henüz teferruatlı bir şekilde bilinmemekle birlikte, bu hâdise manyetik alanda sürekli yeni bağlantıların oluşmasına yol açmaktadır. Paleomanyetik özelliğe sahip değişik jeolojik yaşlardan soğumuş volkanik lâvlar ve bunların aşınma-taşınma-çökelme türevlerini ihtiva eden tortul kayaçlar üzerinde çalışılarak bunların oluştuğu dönemdeki manyetik kutupların nasıl olduğu (ve jeolojik geçmişte manyetik alanının on binlerce defa değişime uğradığı) tespit edilebilmektedir. Bu kayaçlardaki ince uzun iğne şekilli demir mineralleri, soğumalarına yakın bir sıcaklıkta, o ânda içinde bulundukları manyetik alan çizgileri doğrultusunda (manyetik kutba doğru) yönleniyor.
Gezegenimizde son manyetik kutup değişikliği 780.000 yıl önce gerçekleşmiştir. İstatistikî hesaplamaların yanında bir de 1830 yılından bu yana jeofizikçilerin tespitleri bulunmaktadır. Buna göre manyetik alanın gücünde % 10'luk bir düşüş kaydedilerek, bin yıldan beri toplam % 33'luk bir zayıflama gerçekleşmiştir. Bütün bu veriler ışığında, manyetik alan yeniden bir dönüşüm sürecine girmektedir ve insanlığın ömrü yeterse, buna şahit olabilecektir. Lokal manyetik alan anomalileri gezegenimizin bazı bölgelerinde bugün bile gözlemlenebilmektedir. Acaba bu dönüşüm süreci canlılar için ne mânâya geliyor, insanlar için bir facia olabilir mi?
Fonksiyonu gereği Dünya'nın manyetik alanı, gezegenimizi zararlı güneş fırtınalarına ve kozmik ışınlara karşı kurşun geçirmez bir yelek gibi korumaktadır. Fakat bilim insanları, manyetik alan şiddetinin dönüşüme uğramadan geçmişte olduğu gibi belli bir süre için sıfırlanacağını tahmin ediyor. Tahminlere göre bu durumda kozmik ışınların yeryüzüne ulaşmasıyla mutasyonlar gerçekleşebilecek, insanlar ve diğer canlılar bundan değişen derecelerde etkilenebilecektir.
Aslında, Rahmeti Sonsuz tarafından hikmetli bir görev yüklenmiş olan güneş fırtınalarında elektrik yüklü parçacıklar saniyede 300 ila 400 kilometre hızla yerkürenin elektrik yüklü iyon atmosferine çarpar. Çarpışma esnasında güneşe bakan yönlerde fılaman adı verilen manyetik borular oluşur. Böylelikle gezegenimiz zararlı gibi görülen güneş fırtınaları vesilesiyle çok kısa bir zamanda yeni bir manyetik alana kavuşur. Astronomlar bu sürecin 15 dakikadan daha kısa süreceğini ifade ediyor. İnsan bu intizam karşısında âdeta "Gökyüzünü de korunmuş bir tavan yaptık. Onlar ise oradaki (Allah'ın varlığını gösteren) delillerden yüz çevirmektedirler." (Enbiya, 32) gerçeğini bir defa daha hatırlıyor.
Manyetik alanın bu yeni muhtemel dönüşüm süreci, ufak tefek hasarlar hâriç, sinema filmlerindeki 2012 kıyamet senaryolarının aksine, canlılar için oldukça zararsız geçeceğe benziyor. Fakat uydular, güneş fırtınalarından ve kozmik ışınlardan hemen etkilendiklerinden, manyetik alanın zayıflaması neticesinde haberleşme ve yön bulma (navigasyon) teknolojisiyle televizyon-radyo yayın sistemleri tamamen devre dışı kalabilir. Manyetik alana göre yönlerini tayin eden çeşitli hayvan türleri de bu süreçte bazı problemler yaşayabilir. Bu tip anormalliklerin yaşanmaması, Dünya'nın Güneş Sistemi'nde en iyi korunan hususi yaratılmış bir gezegen olduğu hakikatini bize göstermektedir.
Fosil Yorumları Objektif mi? (Bilim 'Yaratılış' Diyor -10)
Ağustos 2011 Yıl :33 Sayı :391
Sayı İçeriğiBu başlıktaki tüm yazılarYazıcıya gönder
Fosil Yorumları Objektif mi? (Bilim 'Yaratılış' Diyor -10)
Prof.Dr. Arif SARSILMAZ
Sesli Dinle
Fosil Yorumları Objektif mi?
Evrim teorisinin çıkmasından itibaren en fazla tartışılan saha; paleontoloji, dolayısıyla fosiller olmuştur. Fosil kayıtları uzun zamandır incelenmekte, bunlardan elde edilen neticeler, bizleri hayrete düşürmektedir. Aristo (M.Ö. 384–322) bile, hayatın topraktan birden bire kendiliğinden çıktığını düşünmüş; fosilleri de bu süreç içerisinde bir "hayata tutunma veya kabaca ortaya çıkma" teşebbüsü olarak görmüştür. Peki, toprak altında gömülü kalmış ve taşlaşmış bitki ve hayvan şekilleri ne mânâya gelmektedir? Modern bilimin ortaya koyduğu bilgiler çerçevesinde bakarsak, daha önce yaşamış bitki ve hayvanlar uygun fizikî ve kimyevî şartlar altında taşa dönüşebilmektedir. Ölmüş bir organizma; çürümeden ve leş yiyiciler tarafından tüketilmeden evvel, yeterince hızlı bir şekilde toprak altına gerekli mineral karışımıyla gömülürse fosilleşebilir.
Paleontologlar, fosil kayıtlarını, önceki zamanlarda yaşamış canlılara ait tarihî bir zaman ölçer olarak okumaktadır (Şekil–1). İskeletler, ayak izleri, yapraklar, sporlar, hayvan izleri, tüyler, solucan delikleri ve bir parça deri kırıntısı bile fosil olarak bulunabilmektedir. Bu ipuçlarını yorumlayarak, paleontologlar, geçmişteki canlıların neye benzediklerini bulmaya çalışmaktadır. Kayalar ne hikâyeler anlatmaktadır? Bilimdeki birçok soru gibi, cevabın bir kısmı, altyapıda verilerin hangi faraziyelere göre elde edildiğine bağlıdır. Meselâ bir kişi, bilimdeki materyalistik açıklamalara olan sadakatinden dolayı, başlangıçta peşin şekilde Allah'ın yaratmasının imkânsızlığını kabul ederse, fosil kayıtlarını, kör fizikî ve kimyevî tabiat kuvvetlerinin, herhangi bir hedef veya maksat gözetmeden işlediği bir tarihçe olarak yorumlar.
Bilimin ne kadar objektif olduğu her zaman münakaşa mevzuu olmuştur. Bazıları bilimin, uzun zamandan beri, insanların sosyal sahalardaki sübjektifliğine karşı daha korunaklı olduğunu söyleseler de, durum hiç de iddia edildiği gibi değildir. Bilimin metodolojisi, bilim adamlarının şahsî olarak sahip oldukları felsefe ve değerlerin muhtemel bozucu tesirlerini ortadan kaldıracak bir filtre sağlayabilir mi? Şayet bilimi idealize ederek, onun uyulması gereken bütün şartlara bağlı kaldığını kabul edersek, bu objektiflik sağlanmış sayılabilir. Nitekim bilime ait birçok teori, şu anki hâdise ve fenomenlerin işleyişi hakkında üretilmiştir. Meselâ, hastalıklar hakkındaki mikrop teorisi; yerçekimi teorisi, Mendel'in kalıtım teorisi gibi birçok keşif artık genel geçer prensipler hâline gelmiştir. Bu tarz teorilerin doğruluğu, mevcut hâdiselerle kıyas edilerek kolayca test edilebilir. Meselâ, Ay'ın Dünya'nın, Dünya'nın da Güneş'in etrafında döndüğüne dâir bir teorimiz olsa, bu teorinin doğruluğunu test etmek kolaydır. Yörüngelere ve hızlara ait eldeki bilgileri değerlendirerek güneş tutulması tahmininde bulunup, daha sonra tutulmanın tahminimizdeki gibi olup olmadığını müşahede edebiliriz.
Deneylere, hesaplara ve doğrulama testlerine dayalı bu tarz konularda bilim geniş ölçekte nötr değerli veya objektif görünmektedir. Bu yüzden, aynı deneyleri aynı şekilde yapan bilim adamlarının, şahsî felsefelerinden veya bakış açılarından bağımsız olarak, aynı neticeyi almaları beklenir. Bu tarz tekrarlanabilen fenomenler için doğrudan bir delil olma, açık bir ispat veya çürütme imkânı mevcuttur. Bu tarz teoriler geçmişe ait gözlemlerden bağımsızdır. Meselâ, fiziğe ait bir teori, Dünya'nın eliptik bir yörüngede seyahat ettiğini söyler. Bunun gerçekte böyle olup olmadığının ispatı için, Dünya'nın yörüngesine ait geçmişteki bütün kayıtlar bir ânda yok olsa bile, astronomlar tarafından ihtiyaç duyulacak tek şey, yeni bazı gözlemler yapmaktır.
Fakat bütün bunların tersine, evrim teorisi geçmişte meydana gelmiş münferit hâdiseler üzerinde durmaktadır. Bilhassa, evrimci iddiaların konusu olan fosiller, gezegenlerin dönüşü gibi tekrarlanamayan, bir kerelik tarihî hâdiseleri temsil eder. Öncelikle, bir canlının nasıl ortaya çıktığından (Sonsuz Bir İrade ve Kudret'in yaratmasıyla mı, yoksa kendiliğinden meydana gelme ile mi sorusundan) ve balina veya farelerin nasıl meydana geldiğinden (Allah'ın takdir ve tercihi ile mi, yoksa tabii seleksiyon yolu ile mi sorusundan) bağımsız olarak, bu tarz olaylar yeniden yeniye meydana gelmemektedir. Bunlar geçmişte bir defa yaşanmış ve geçmiştir. Genetikçi Theodosius Dobzhansky'nin dikkat çektiği gibi: "Evrime ait vakalar, bir kereye mahsustur; tekrar edilemez ve geri dönüştürülemez.. Bu hâdiselerin geriye dönüşümünü sağlamak, karada yaşayan bir omurgalıyı bir balığa dönüştürmek kadar imkânsızdır."1 Akıllı tasarımla açıklanan biyolojik köken de belki, bir kereye mahsus, tekrar edilemez ve geri dönüştürülemezdir.
Dolaylı deliller ile akıl yürütme
Genel olarak, canlıların biyolojik menşei ile ilgili teoriler, tekrarlanabilen fenomenleri açıklayan teoriler gibi doğrudan deneye dayalı testlerle doğrulanamaz. Bu, iddiaların dolaylı deliller ile test edilmesi gerektiği mânâsına gelir. Elbette, dolaylı ispatlar da güçlü (veya mantıklı) olabilir. Meselâ, Ali'nin, Veli'yi 7.65'lik bir tabanca ile vurduğu iddia edilebilir; çünkü:
1. Ali'nin parmak izi, Veli'nin cesedinin yanında bulunan 7.65'lik bir tabancanın üzerinde bulunmuştur;
2. Cinayetten önceki gece, Ali, Veli'yi ölümle tehdit etmiştir;
3. Ali geçmişte, Veli'yi gizlice takip etmekten tutuklanmıştır;
4. Cinayet zamanında Ali, Veli'nin yakınlarında görülmüştür.
Ali'yi suçüstü yakalayacak bir müşahede olmasa bile, bu sebepler onun cinayeti işlediğini düşünmeye zorlayıcı sebeplerdir. Ancak, bütün dolaylı deliller bu kadar inandırıcı değildir. Çoğu zaman, dolaylı delil, bir ânda pek çok yöne işaret eder. Bazen, aynı anda birbirine zıt iki yöne işaret ettiği bile olur. Böyle bir durum olduğunda, delillerin birbirine aykırı olan yorumlanma şekillerinin dikkatli bir şekilde tartılması gerekir. Darwin de bu fikirdedir. Onun da dediği gibi: "Doğru/âdil bir sonuç, ancak her sorunun her iki tarafındaki gerçeklerin ve argümanların tamamıyla belirlenmesi ve tartılmasıyla elde edilebilir."2 Dolaylı delil üzerine inşa edilen bir gerçek, bütün hata ihtimallerini bertaraf eden kesin mantıkî bir ispatlama değildir. Dolaylı delil, kesin bir ispatlamanın yerine, akla yatkınlık ve inandırıcı olmayı hedefler. Neticede, dolaylı delillerin değerlendirilmesinde, sübjektif faktörler rol oynar.
Bütün deliller aleyhine olsa bile, iyi bir avukat, müvekkilinin suçsuzluğunu ispatlayabilir: Ali, tabancayı çok eskiden almıştı, bir süre sonra sözkonusu tabanca çalınmıştı, daha sonra asıl suçlu tabancayı Veli'nin cesedinin yanına koymuştu, sesini taklit eden birisi telefonda kendisine Ali süsü vererek maktulü tehdit etmiş ve Ali'ninkine benzer bir elbiseyle maktulü takip ederken görülmüştü. Daha birçok farklı senaryoyla zanlının suçsuzluğu gösterilebilir. Ali'nin aleyhine olan bu durum sarsılabilir, hattâ durum tersine dönüp, Ali'nin masumiyetinin mümkün olduğu bir senaryo ile yer değiştirebilir. Bütün iş, avukatın ve savcının delilleri değerlendirmedeki ustalık ve maharetlerine bağlıdır.
Bu yüzden paleontoloji tarihsel bir bilimdir. Dedektiflik çalışması gibi, geçmişte neyin meydana geldiğine dâir veya geçmişteki durumun ne olduğunu yeniden inşa etmek üzere ipuçları arar. Bu tarz yeniden inşa etmelere genellikle tarihî hikâyeler denir. Paleontologların tarihî hikâyelerini meydana getirmek için üzerinde çalıştıkları ipuçları fosillere ve moleküler dizilere aittir. Her zaman için eksik olan bu tarz verilerin mânâsı da genellikle belirsizdir; bu tarz verilerde bazı açıklamalar diğerlerinden daha çok delille desteklense de, bütün bunlar çok sayıda açıklamaya ve yoruma imkân sağlar. Ölümüne kadar (2005), Harward'da Amerikalı evrimcilerin başkanı olan Ernst Mayr, "Biyolojiyi Eşsiz Yapan Nedir?" isimli son kitabında bu noktaya temas ederken, önemli bir itirafta bulunmaktadır: "Tarih bilgisi.. tarihî zamanın boyutlarını içeren yaşayan dünyanın bütün yönlerine dâir bir açıklama için kaçınılmazdır... Bunun cevabını elde etmek için, özellikle deney yapmanın mümkün olmadığı durumlarda, evrim biyolojisi kendi metodolojisini, yani bazı tarihî hikâyelerini (belirsiz/farazi/kesin olmayan senaryolarını) geliştirmiştir."3 Kısacası, Mayr'e göre, geçmiş yeryüzü hayatının şekil veya taslağını çıkarmak için, paleontologlar, çeşitli derecede gerçekleşme imkânı olan veya olmayan farazî senaryolar öne sürmüşlerdir.
Tarihî hikâye, farazî senaryo, muhtemel hipotez gibi ifade ve kavramlar, hassas ve kesin sınırları olması gereken bir bilim için, hammadde olmaktan çok uzaktır. Ancak Darwinciler yine de, fosil kayıtlarını bir koz olarak görmektedir. Evrimin nasıl meydana geldiği hususu bir yana, Darwinciler, fosil kayıtlarının her halükârda evrimin meydana geldiğini göstermekte olduğunu savunmaktadır. Onların iddiasına göre fosiller, dünya üzerindeki hayatın tarihçesinin kademeli olarak dallanan bir ağaç gibi geliştiğini ve çeşitli organizmaların sayısız nesiller sonunda birbirine belli belirsiz şekilde karıştığını göstermektedir. En vahimi ise, fosil kayıtlarının ağır basan bir biçimde, büyük ölçekli (makroevrim) evrim değişmelerini doğruladığı iddiasıdır.
Evrimcilere göre, sadece evrimin bazı Darwinizm gibi materyalistik formları fosil kayıtlarına mantıkî bir açıklama getirebilir. Hâlbuki evrimcilerin bu faraziyeleri yanlıştır. Yaratılışa inanan ilim adamları, fosil kayıtları için çok daha mantıklı açıklamalar getirmektedir. Allah'ın sonsuz ilim ve kudretiyle yaratırken sebepleri icraatına perde olarak kullanmasını kabul eden yaratılışçı ilim adamları da deneylerden elde edilen ciddi bilgilere gayet uyumlu, makul ve tutarlı izahlar yapmaktadır. Yaratılış inancı bilhassa, kesin hatlarıyla ve organ sistemleriyle mükemmel bir şekle sahip organizmaların, fosil kayıtlarında bir ânda görünmesi ve diğer fosilleşmiş organizmalarla aralarında bulunan büyükçe boşluklarla ayrılması gerçekleri ile uyum içerisindedir.
Ortak ata var mı, ara formlar yaşamış mı?
Darwin, yaşayan bütün canlıların menşeinin bir veya birkaç orijinal forma dayandığını öne sürmüştür. Günümüzün Darwincileri, bu iddianın mantıkî olarak son noktasını, yani bütün organizmaların başlangıcının tek bir ortak atadan geldiği görüşünü savunmaktadır. Bu silsile içerisinde, bir organizma kademeli olarak bir başkasına dönüşmektedir. Âni değişmeler yoktur. Darwin'e göre, bu tarz dönüşmeler "sayısız başarılı küçük modifikasyonlar" ile meydana gelmiştir.4
Darwin, teorisini ifade etmek için, ağaç metaforunu kullanmıştır. Buna göre ağacın gövdesi ortak atayı, dalların uçları da hâlen yaşayan organizmaları temsil etmektedir. Darwin'e göre hayatın tarihçesi, bir ortak atadan kaynaklanan, bütün türlerin dallara serpiştirildiği "Büyük Hayat Ağacı" olarak isimlendirilen, dallanan bir ağaç yapısında gösterilebilir (Şekil–2).
Bir kaynaktan çıkan ortak ata fikri doğru kabul edildiğinde, Darwin teorisi fosil kayıtları ile nasıl bir uyum göstermektedir? Eğer Darwin teorisi doğru ve fosil kayıtları da hiç olmazsa büyük nispette tamamlanmış olsaydı, organizma gruplarına ait fosillerin yavaş ve tedrici bir şekilde birbirine dönüştüğü/harmanlandığı, sayısız geçiş formları bulunduran devamlı bir gelişme silsilesini göstermesi gerekirdi. Ancak gerçekte, canlıların sınıflandırılması ve isimlendirilmesi ile uğraşanlar, büyük grupları birbirinden ayıran farklılıkların çok büyük olduğunu görmektedir. Dolayısıyla Darwinci teorisyenler de çok büyük sayıdaki geçiş formunun gerekliliğinden kaçınamamışlardır. Darwin kendisi de Türlerin Menşeii'nde şöyle yazmıştır: "Tabiî seleksiyon teorisi ile bütün yaşayan türler, her cinse ait ana-türler vasıtasıyla birbiriyle bağlantılıdır ve aralarındaki farklılık günümüzde yaşayan aynı türün içerisinde gördüğümüz farklılıklardan daha büyük değildir. Bugün genelde nesilleri tükenmiş olan bu ana-türler de benzer şekilde daha eski türler vasıtasıyla birbiriyle bağlantılıdır ve geçmişe doğru bu böyle her büyük sınıfın ortak atasına doğru yakınlaşarak gitmektedir. Bu açıdan, eğer bu teori doğru ise ve bu türler dünya üzerinde yaşadıysa, bütün yaşayan ve soyu tükenmiş türler arasındaki, ara ve geçiş bağlantılarının sayısı anlaşılmaz derecede çok olmak mecburiyetindedir." 5
Herhangi iki organizmaya ait bir ortak ata, bu iki organizmayı birbirine bağlayacak geçiş formlarına ihtiyaç duyar. Ayrıca Darwin'in teorisi, kademeli bir değişimle evrim teklif ettiğine göre, iki organizma arasında ne kadar büyük bir farklılık varsa, bu iki organizmayı birbirine bağlamak için o kadar çok sayıda geçiş formunun olması gerekir. Darwin'in büyük hayat ağacının temelinde, yani geçmişten bugüne var olan bütün canlıların kökeninde, en son ortak bir ata olacaktır. Zaman geçtikçe, bu ağaç büyüyecek, yavaş yavaş cins kümeleri, daha sonra familyalar ve sırasıyla takımlar, yaşayan canlılar dallanmaya ve ayrılmaya devam ettikçe sınıflar, şubeler ortaya çıkacaktır. Bu gruplanmaların bazıları hayat ağacının köküne daha yakın olacaktır; ancak bunlar daha çok ağacın dallarının üst kısımlarında görülecektir (Şekil–3).
Darwin kendi zamanında teorisini desteklemek için hiçbir fosil deliline sahip değildi. Darwin'in zamanında yaşayan bilim adamları, onun teorisinin gerektirdiği "eksik halkaları" henüz keşfetmemişti. Darwin'in Türlerin Menşei'nde belirttiği gibi, "Vaktiyle dünya üzerinde yaşamış ara çeşitlerin sayısı, gerçek mânâda çok fazla olmalıdır."6 Ancak, bu anormal derecede büyük sayıda olan ara formlar, fosil kayıtlarında bulunamamıştır. Fosil kayıtları balıkları, sürüngenleri veya kuşları netice veren canlılara ait devamlı bir zincir hâlinde bir kayıt göstermemektedir. Darwin bu gerçeği kabul etmiştir: "O zaman, neden, bütün jeolojik oluşumlar ve her bir tabaka bu tarz ara türler ile dolu değildir? Jeoloji, kesinlikle, böyle güzelce derecelendirilmiş herhangi bir organik zincirin varlığını göstermemektedir."7 Zaten daha sonraki beyanının devamında itirafını açıklayarak tamamen teslim-i silâh etmektedir: "Bu durum, benim teorimi zorlayabilecek, en açık ve güçlü itirazdır."8
Darwin'in bu kabullenmesine rağmen, birçok bilim adamı, bu durumda bile Darwin'in evriminin doğru olduğunu düşünmeye devam etmektedir. Bütün ümitleri de, eksik olan geçiş formlarının daha sonra bulunacağı düşüncesidir. Darwin'in günlerinde, fosil buluntuları hakikaten eksik ve fosil araştırmaları da sistematik değildi. Darwin gibi birçok bilim adamı da, daha istekli ve sistematik çalışıldığında, eksik olan geçiş formlarının (eksik halkaların) bulunacağını umuyordu.
Paleontologlar yüz seneden fazla bir zamandır araştırıyor; elbette, birçok yeni fosil buldular. Ancak bulamadıkları şey, olması gereken daha önce yaşamış sayısız miktardaki ara formdur. Hattâ tam aksine, yeni bulunan fosiller, var olan boşlukları doldurmak yerine, yeni boşluklar meydana getirme eğiliminde. Ortak ata olduğu düşünülen az sayıdaki tuhaf tipler de, çok farklı organizmaların özelliklerini kombine ettiğinden ötürü düzenli şekilde, var olan kategorilerin içine dâhil edilememiştir. Dikkat çeken iki örnek, bazı sürüngen özelliklerine sahip eskiden yaşamış bir kuş olan Archaeopteryx ile ördek gibi bir gagaya ve memeli gibi bir kürke sahip gagalı memeli Ornithorhynchus'dur (Şekil–4). Buna rağmen, bu garip canlılar bile, iddia edildiği gibi tam olarak iki veya daha fazla kategorinin özelliklerini eşit şekilde bulundurmaz. Dikkatle incelendiğinde bunlar, öncelikli olarak belli bir taksonomik kategoriye (kuş yahut sürüngen veya memeli) girme eğilimindedir.
Meselâ; Archaeopteryx'in tüyleri, günümüzde yaşayan kuşlarda bulunan tüylerle aynı yapıdadır ve bu canlı onlar gibi gerçek bir kanat yapısına sahiptir. Ancak, kuşların standart özelliklerinin yerinde, Archaeopteryx kemiksi bir kuyruk, gagasında bulunan dişler ve kanatlarındaki tırnaklar ile sürüngen özelliği göstermektedir. Ornithorhynchus örneği de benzer bir durum sergiler. Ornithorhynchus yumurta bırakır, onun da ördeğinkine benzer bir ağzı vardır. Ancak bu kuş benzeri özelliklerin dışında, diğer memeliler gibi, kıllı bir deriye ve yavrularına süt verme gibi memeli özelliklerine de sahiptir. Taksonomistler, onu bir memeli olarak sınıflandırır ve asla, kuşlar ile memeliler arasında bir geçiş formu olarak görmez. Bunlara dayanarak taksonomik grupların bir ağaç dalında birleştirilmesi mümkün olamaz; çünkü bunlar iki gruptan sadece birisine dâhil olabilecek yaratılıştaki canlılardır.
Bugün, Darwin'in bilmediği binlerce fosil organizma şu anda bilinmektedir. Ancak büyük hayvan grupları arasındaki boşluklar, hâlâ kapanmayı reddetmektedir. Darwin teorisinin yayımlanmasından bugüne, geçiş formlarına ait fosillerdeki bu büyük eksiklik aşılmaya çalışılmaktadır. Paleontoloji biliminin daha yeni olduğu Darwin zamanında, eksik halkaları bulmayı ümit etmek mümkündü, bilim adamlarının yeterli çalışmadıkları düşünülebilirdi. Fakat bugün, topraktan çıkartılan fosillerin sayısı, insanı sarsacak kadar fazladır ve bulunanlar kategorize edilmeden, başka yeni fosiller bulunmaktadır.
Paleontologlar fosil buldukça, bunların evrim teorisi ile uyuşmayan bir yapı meydana getirdikleri daha açık görülmektedir. Fosiller, kademeli olarak dallanan bir ağaç yapısı meydana getirmemekte ve tam tersine, boşluklar ile birbirinden ayrılan iç içe yuvalanmış kümelerin toplamı bir yapı arz etmektedir. Aslında bu yapı çok da şaşırtıcı olmamalıdır; çünkü fosillerde görülen bu desen, günümüzde yaşayan organizmaların oluşturduğu varlık plânı ile aynıdır. Meselâ, birçok at cinsi vardır; ancak bütün bu cinsler açık bir şekilde sığır veya geyiklerden ayrılmıştır. Benzer şekilde, birçok mısır türü vardır; ancak hiç kimse bunları buğdayla veya pirinçle karıştırmaz. Çeşitlilikler, bir tipin diğer bir tip ile tedrici birleşmesinden ziyade, temel bir tipe ait morfolojik yapının etrafında kümelenmiştir.
Dipnotlar
Sayı İçeriğiBu başlıktaki tüm yazılarYazıcıya gönder
Fosil Yorumları Objektif mi? (Bilim 'Yaratılış' Diyor -10)
Prof.Dr. Arif SARSILMAZ
Sesli Dinle
Fosil Yorumları Objektif mi?
Evrim teorisinin çıkmasından itibaren en fazla tartışılan saha; paleontoloji, dolayısıyla fosiller olmuştur. Fosil kayıtları uzun zamandır incelenmekte, bunlardan elde edilen neticeler, bizleri hayrete düşürmektedir. Aristo (M.Ö. 384–322) bile, hayatın topraktan birden bire kendiliğinden çıktığını düşünmüş; fosilleri de bu süreç içerisinde bir "hayata tutunma veya kabaca ortaya çıkma" teşebbüsü olarak görmüştür. Peki, toprak altında gömülü kalmış ve taşlaşmış bitki ve hayvan şekilleri ne mânâya gelmektedir? Modern bilimin ortaya koyduğu bilgiler çerçevesinde bakarsak, daha önce yaşamış bitki ve hayvanlar uygun fizikî ve kimyevî şartlar altında taşa dönüşebilmektedir. Ölmüş bir organizma; çürümeden ve leş yiyiciler tarafından tüketilmeden evvel, yeterince hızlı bir şekilde toprak altına gerekli mineral karışımıyla gömülürse fosilleşebilir.
Paleontologlar, fosil kayıtlarını, önceki zamanlarda yaşamış canlılara ait tarihî bir zaman ölçer olarak okumaktadır (Şekil–1). İskeletler, ayak izleri, yapraklar, sporlar, hayvan izleri, tüyler, solucan delikleri ve bir parça deri kırıntısı bile fosil olarak bulunabilmektedir. Bu ipuçlarını yorumlayarak, paleontologlar, geçmişteki canlıların neye benzediklerini bulmaya çalışmaktadır. Kayalar ne hikâyeler anlatmaktadır? Bilimdeki birçok soru gibi, cevabın bir kısmı, altyapıda verilerin hangi faraziyelere göre elde edildiğine bağlıdır. Meselâ bir kişi, bilimdeki materyalistik açıklamalara olan sadakatinden dolayı, başlangıçta peşin şekilde Allah'ın yaratmasının imkânsızlığını kabul ederse, fosil kayıtlarını, kör fizikî ve kimyevî tabiat kuvvetlerinin, herhangi bir hedef veya maksat gözetmeden işlediği bir tarihçe olarak yorumlar.
Bilimin ne kadar objektif olduğu her zaman münakaşa mevzuu olmuştur. Bazıları bilimin, uzun zamandan beri, insanların sosyal sahalardaki sübjektifliğine karşı daha korunaklı olduğunu söyleseler de, durum hiç de iddia edildiği gibi değildir. Bilimin metodolojisi, bilim adamlarının şahsî olarak sahip oldukları felsefe ve değerlerin muhtemel bozucu tesirlerini ortadan kaldıracak bir filtre sağlayabilir mi? Şayet bilimi idealize ederek, onun uyulması gereken bütün şartlara bağlı kaldığını kabul edersek, bu objektiflik sağlanmış sayılabilir. Nitekim bilime ait birçok teori, şu anki hâdise ve fenomenlerin işleyişi hakkında üretilmiştir. Meselâ, hastalıklar hakkındaki mikrop teorisi; yerçekimi teorisi, Mendel'in kalıtım teorisi gibi birçok keşif artık genel geçer prensipler hâline gelmiştir. Bu tarz teorilerin doğruluğu, mevcut hâdiselerle kıyas edilerek kolayca test edilebilir. Meselâ, Ay'ın Dünya'nın, Dünya'nın da Güneş'in etrafında döndüğüne dâir bir teorimiz olsa, bu teorinin doğruluğunu test etmek kolaydır. Yörüngelere ve hızlara ait eldeki bilgileri değerlendirerek güneş tutulması tahmininde bulunup, daha sonra tutulmanın tahminimizdeki gibi olup olmadığını müşahede edebiliriz.
Deneylere, hesaplara ve doğrulama testlerine dayalı bu tarz konularda bilim geniş ölçekte nötr değerli veya objektif görünmektedir. Bu yüzden, aynı deneyleri aynı şekilde yapan bilim adamlarının, şahsî felsefelerinden veya bakış açılarından bağımsız olarak, aynı neticeyi almaları beklenir. Bu tarz tekrarlanabilen fenomenler için doğrudan bir delil olma, açık bir ispat veya çürütme imkânı mevcuttur. Bu tarz teoriler geçmişe ait gözlemlerden bağımsızdır. Meselâ, fiziğe ait bir teori, Dünya'nın eliptik bir yörüngede seyahat ettiğini söyler. Bunun gerçekte böyle olup olmadığının ispatı için, Dünya'nın yörüngesine ait geçmişteki bütün kayıtlar bir ânda yok olsa bile, astronomlar tarafından ihtiyaç duyulacak tek şey, yeni bazı gözlemler yapmaktır.
Fakat bütün bunların tersine, evrim teorisi geçmişte meydana gelmiş münferit hâdiseler üzerinde durmaktadır. Bilhassa, evrimci iddiaların konusu olan fosiller, gezegenlerin dönüşü gibi tekrarlanamayan, bir kerelik tarihî hâdiseleri temsil eder. Öncelikle, bir canlının nasıl ortaya çıktığından (Sonsuz Bir İrade ve Kudret'in yaratmasıyla mı, yoksa kendiliğinden meydana gelme ile mi sorusundan) ve balina veya farelerin nasıl meydana geldiğinden (Allah'ın takdir ve tercihi ile mi, yoksa tabii seleksiyon yolu ile mi sorusundan) bağımsız olarak, bu tarz olaylar yeniden yeniye meydana gelmemektedir. Bunlar geçmişte bir defa yaşanmış ve geçmiştir. Genetikçi Theodosius Dobzhansky'nin dikkat çektiği gibi: "Evrime ait vakalar, bir kereye mahsustur; tekrar edilemez ve geri dönüştürülemez.. Bu hâdiselerin geriye dönüşümünü sağlamak, karada yaşayan bir omurgalıyı bir balığa dönüştürmek kadar imkânsızdır."1 Akıllı tasarımla açıklanan biyolojik köken de belki, bir kereye mahsus, tekrar edilemez ve geri dönüştürülemezdir.
Dolaylı deliller ile akıl yürütme
Genel olarak, canlıların biyolojik menşei ile ilgili teoriler, tekrarlanabilen fenomenleri açıklayan teoriler gibi doğrudan deneye dayalı testlerle doğrulanamaz. Bu, iddiaların dolaylı deliller ile test edilmesi gerektiği mânâsına gelir. Elbette, dolaylı ispatlar da güçlü (veya mantıklı) olabilir. Meselâ, Ali'nin, Veli'yi 7.65'lik bir tabanca ile vurduğu iddia edilebilir; çünkü:
1. Ali'nin parmak izi, Veli'nin cesedinin yanında bulunan 7.65'lik bir tabancanın üzerinde bulunmuştur;
2. Cinayetten önceki gece, Ali, Veli'yi ölümle tehdit etmiştir;
3. Ali geçmişte, Veli'yi gizlice takip etmekten tutuklanmıştır;
4. Cinayet zamanında Ali, Veli'nin yakınlarında görülmüştür.
Ali'yi suçüstü yakalayacak bir müşahede olmasa bile, bu sebepler onun cinayeti işlediğini düşünmeye zorlayıcı sebeplerdir. Ancak, bütün dolaylı deliller bu kadar inandırıcı değildir. Çoğu zaman, dolaylı delil, bir ânda pek çok yöne işaret eder. Bazen, aynı anda birbirine zıt iki yöne işaret ettiği bile olur. Böyle bir durum olduğunda, delillerin birbirine aykırı olan yorumlanma şekillerinin dikkatli bir şekilde tartılması gerekir. Darwin de bu fikirdedir. Onun da dediği gibi: "Doğru/âdil bir sonuç, ancak her sorunun her iki tarafındaki gerçeklerin ve argümanların tamamıyla belirlenmesi ve tartılmasıyla elde edilebilir."2 Dolaylı delil üzerine inşa edilen bir gerçek, bütün hata ihtimallerini bertaraf eden kesin mantıkî bir ispatlama değildir. Dolaylı delil, kesin bir ispatlamanın yerine, akla yatkınlık ve inandırıcı olmayı hedefler. Neticede, dolaylı delillerin değerlendirilmesinde, sübjektif faktörler rol oynar.
Bütün deliller aleyhine olsa bile, iyi bir avukat, müvekkilinin suçsuzluğunu ispatlayabilir: Ali, tabancayı çok eskiden almıştı, bir süre sonra sözkonusu tabanca çalınmıştı, daha sonra asıl suçlu tabancayı Veli'nin cesedinin yanına koymuştu, sesini taklit eden birisi telefonda kendisine Ali süsü vererek maktulü tehdit etmiş ve Ali'ninkine benzer bir elbiseyle maktulü takip ederken görülmüştü. Daha birçok farklı senaryoyla zanlının suçsuzluğu gösterilebilir. Ali'nin aleyhine olan bu durum sarsılabilir, hattâ durum tersine dönüp, Ali'nin masumiyetinin mümkün olduğu bir senaryo ile yer değiştirebilir. Bütün iş, avukatın ve savcının delilleri değerlendirmedeki ustalık ve maharetlerine bağlıdır.
Bu yüzden paleontoloji tarihsel bir bilimdir. Dedektiflik çalışması gibi, geçmişte neyin meydana geldiğine dâir veya geçmişteki durumun ne olduğunu yeniden inşa etmek üzere ipuçları arar. Bu tarz yeniden inşa etmelere genellikle tarihî hikâyeler denir. Paleontologların tarihî hikâyelerini meydana getirmek için üzerinde çalıştıkları ipuçları fosillere ve moleküler dizilere aittir. Her zaman için eksik olan bu tarz verilerin mânâsı da genellikle belirsizdir; bu tarz verilerde bazı açıklamalar diğerlerinden daha çok delille desteklense de, bütün bunlar çok sayıda açıklamaya ve yoruma imkân sağlar. Ölümüne kadar (2005), Harward'da Amerikalı evrimcilerin başkanı olan Ernst Mayr, "Biyolojiyi Eşsiz Yapan Nedir?" isimli son kitabında bu noktaya temas ederken, önemli bir itirafta bulunmaktadır: "Tarih bilgisi.. tarihî zamanın boyutlarını içeren yaşayan dünyanın bütün yönlerine dâir bir açıklama için kaçınılmazdır... Bunun cevabını elde etmek için, özellikle deney yapmanın mümkün olmadığı durumlarda, evrim biyolojisi kendi metodolojisini, yani bazı tarihî hikâyelerini (belirsiz/farazi/kesin olmayan senaryolarını) geliştirmiştir."3 Kısacası, Mayr'e göre, geçmiş yeryüzü hayatının şekil veya taslağını çıkarmak için, paleontologlar, çeşitli derecede gerçekleşme imkânı olan veya olmayan farazî senaryolar öne sürmüşlerdir.
Tarihî hikâye, farazî senaryo, muhtemel hipotez gibi ifade ve kavramlar, hassas ve kesin sınırları olması gereken bir bilim için, hammadde olmaktan çok uzaktır. Ancak Darwinciler yine de, fosil kayıtlarını bir koz olarak görmektedir. Evrimin nasıl meydana geldiği hususu bir yana, Darwinciler, fosil kayıtlarının her halükârda evrimin meydana geldiğini göstermekte olduğunu savunmaktadır. Onların iddiasına göre fosiller, dünya üzerindeki hayatın tarihçesinin kademeli olarak dallanan bir ağaç gibi geliştiğini ve çeşitli organizmaların sayısız nesiller sonunda birbirine belli belirsiz şekilde karıştığını göstermektedir. En vahimi ise, fosil kayıtlarının ağır basan bir biçimde, büyük ölçekli (makroevrim) evrim değişmelerini doğruladığı iddiasıdır.
Evrimcilere göre, sadece evrimin bazı Darwinizm gibi materyalistik formları fosil kayıtlarına mantıkî bir açıklama getirebilir. Hâlbuki evrimcilerin bu faraziyeleri yanlıştır. Yaratılışa inanan ilim adamları, fosil kayıtları için çok daha mantıklı açıklamalar getirmektedir. Allah'ın sonsuz ilim ve kudretiyle yaratırken sebepleri icraatına perde olarak kullanmasını kabul eden yaratılışçı ilim adamları da deneylerden elde edilen ciddi bilgilere gayet uyumlu, makul ve tutarlı izahlar yapmaktadır. Yaratılış inancı bilhassa, kesin hatlarıyla ve organ sistemleriyle mükemmel bir şekle sahip organizmaların, fosil kayıtlarında bir ânda görünmesi ve diğer fosilleşmiş organizmalarla aralarında bulunan büyükçe boşluklarla ayrılması gerçekleri ile uyum içerisindedir.
Ortak ata var mı, ara formlar yaşamış mı?
Darwin, yaşayan bütün canlıların menşeinin bir veya birkaç orijinal forma dayandığını öne sürmüştür. Günümüzün Darwincileri, bu iddianın mantıkî olarak son noktasını, yani bütün organizmaların başlangıcının tek bir ortak atadan geldiği görüşünü savunmaktadır. Bu silsile içerisinde, bir organizma kademeli olarak bir başkasına dönüşmektedir. Âni değişmeler yoktur. Darwin'e göre, bu tarz dönüşmeler "sayısız başarılı küçük modifikasyonlar" ile meydana gelmiştir.4
Darwin, teorisini ifade etmek için, ağaç metaforunu kullanmıştır. Buna göre ağacın gövdesi ortak atayı, dalların uçları da hâlen yaşayan organizmaları temsil etmektedir. Darwin'e göre hayatın tarihçesi, bir ortak atadan kaynaklanan, bütün türlerin dallara serpiştirildiği "Büyük Hayat Ağacı" olarak isimlendirilen, dallanan bir ağaç yapısında gösterilebilir (Şekil–2).
Bir kaynaktan çıkan ortak ata fikri doğru kabul edildiğinde, Darwin teorisi fosil kayıtları ile nasıl bir uyum göstermektedir? Eğer Darwin teorisi doğru ve fosil kayıtları da hiç olmazsa büyük nispette tamamlanmış olsaydı, organizma gruplarına ait fosillerin yavaş ve tedrici bir şekilde birbirine dönüştüğü/harmanlandığı, sayısız geçiş formları bulunduran devamlı bir gelişme silsilesini göstermesi gerekirdi. Ancak gerçekte, canlıların sınıflandırılması ve isimlendirilmesi ile uğraşanlar, büyük grupları birbirinden ayıran farklılıkların çok büyük olduğunu görmektedir. Dolayısıyla Darwinci teorisyenler de çok büyük sayıdaki geçiş formunun gerekliliğinden kaçınamamışlardır. Darwin kendisi de Türlerin Menşeii'nde şöyle yazmıştır: "Tabiî seleksiyon teorisi ile bütün yaşayan türler, her cinse ait ana-türler vasıtasıyla birbiriyle bağlantılıdır ve aralarındaki farklılık günümüzde yaşayan aynı türün içerisinde gördüğümüz farklılıklardan daha büyük değildir. Bugün genelde nesilleri tükenmiş olan bu ana-türler de benzer şekilde daha eski türler vasıtasıyla birbiriyle bağlantılıdır ve geçmişe doğru bu böyle her büyük sınıfın ortak atasına doğru yakınlaşarak gitmektedir. Bu açıdan, eğer bu teori doğru ise ve bu türler dünya üzerinde yaşadıysa, bütün yaşayan ve soyu tükenmiş türler arasındaki, ara ve geçiş bağlantılarının sayısı anlaşılmaz derecede çok olmak mecburiyetindedir." 5
Herhangi iki organizmaya ait bir ortak ata, bu iki organizmayı birbirine bağlayacak geçiş formlarına ihtiyaç duyar. Ayrıca Darwin'in teorisi, kademeli bir değişimle evrim teklif ettiğine göre, iki organizma arasında ne kadar büyük bir farklılık varsa, bu iki organizmayı birbirine bağlamak için o kadar çok sayıda geçiş formunun olması gerekir. Darwin'in büyük hayat ağacının temelinde, yani geçmişten bugüne var olan bütün canlıların kökeninde, en son ortak bir ata olacaktır. Zaman geçtikçe, bu ağaç büyüyecek, yavaş yavaş cins kümeleri, daha sonra familyalar ve sırasıyla takımlar, yaşayan canlılar dallanmaya ve ayrılmaya devam ettikçe sınıflar, şubeler ortaya çıkacaktır. Bu gruplanmaların bazıları hayat ağacının köküne daha yakın olacaktır; ancak bunlar daha çok ağacın dallarının üst kısımlarında görülecektir (Şekil–3).
Darwin kendi zamanında teorisini desteklemek için hiçbir fosil deliline sahip değildi. Darwin'in zamanında yaşayan bilim adamları, onun teorisinin gerektirdiği "eksik halkaları" henüz keşfetmemişti. Darwin'in Türlerin Menşei'nde belirttiği gibi, "Vaktiyle dünya üzerinde yaşamış ara çeşitlerin sayısı, gerçek mânâda çok fazla olmalıdır."6 Ancak, bu anormal derecede büyük sayıda olan ara formlar, fosil kayıtlarında bulunamamıştır. Fosil kayıtları balıkları, sürüngenleri veya kuşları netice veren canlılara ait devamlı bir zincir hâlinde bir kayıt göstermemektedir. Darwin bu gerçeği kabul etmiştir: "O zaman, neden, bütün jeolojik oluşumlar ve her bir tabaka bu tarz ara türler ile dolu değildir? Jeoloji, kesinlikle, böyle güzelce derecelendirilmiş herhangi bir organik zincirin varlığını göstermemektedir."7 Zaten daha sonraki beyanının devamında itirafını açıklayarak tamamen teslim-i silâh etmektedir: "Bu durum, benim teorimi zorlayabilecek, en açık ve güçlü itirazdır."8
Darwin'in bu kabullenmesine rağmen, birçok bilim adamı, bu durumda bile Darwin'in evriminin doğru olduğunu düşünmeye devam etmektedir. Bütün ümitleri de, eksik olan geçiş formlarının daha sonra bulunacağı düşüncesidir. Darwin'in günlerinde, fosil buluntuları hakikaten eksik ve fosil araştırmaları da sistematik değildi. Darwin gibi birçok bilim adamı da, daha istekli ve sistematik çalışıldığında, eksik olan geçiş formlarının (eksik halkaların) bulunacağını umuyordu.
Paleontologlar yüz seneden fazla bir zamandır araştırıyor; elbette, birçok yeni fosil buldular. Ancak bulamadıkları şey, olması gereken daha önce yaşamış sayısız miktardaki ara formdur. Hattâ tam aksine, yeni bulunan fosiller, var olan boşlukları doldurmak yerine, yeni boşluklar meydana getirme eğiliminde. Ortak ata olduğu düşünülen az sayıdaki tuhaf tipler de, çok farklı organizmaların özelliklerini kombine ettiğinden ötürü düzenli şekilde, var olan kategorilerin içine dâhil edilememiştir. Dikkat çeken iki örnek, bazı sürüngen özelliklerine sahip eskiden yaşamış bir kuş olan Archaeopteryx ile ördek gibi bir gagaya ve memeli gibi bir kürke sahip gagalı memeli Ornithorhynchus'dur (Şekil–4). Buna rağmen, bu garip canlılar bile, iddia edildiği gibi tam olarak iki veya daha fazla kategorinin özelliklerini eşit şekilde bulundurmaz. Dikkatle incelendiğinde bunlar, öncelikli olarak belli bir taksonomik kategoriye (kuş yahut sürüngen veya memeli) girme eğilimindedir.
Meselâ; Archaeopteryx'in tüyleri, günümüzde yaşayan kuşlarda bulunan tüylerle aynı yapıdadır ve bu canlı onlar gibi gerçek bir kanat yapısına sahiptir. Ancak, kuşların standart özelliklerinin yerinde, Archaeopteryx kemiksi bir kuyruk, gagasında bulunan dişler ve kanatlarındaki tırnaklar ile sürüngen özelliği göstermektedir. Ornithorhynchus örneği de benzer bir durum sergiler. Ornithorhynchus yumurta bırakır, onun da ördeğinkine benzer bir ağzı vardır. Ancak bu kuş benzeri özelliklerin dışında, diğer memeliler gibi, kıllı bir deriye ve yavrularına süt verme gibi memeli özelliklerine de sahiptir. Taksonomistler, onu bir memeli olarak sınıflandırır ve asla, kuşlar ile memeliler arasında bir geçiş formu olarak görmez. Bunlara dayanarak taksonomik grupların bir ağaç dalında birleştirilmesi mümkün olamaz; çünkü bunlar iki gruptan sadece birisine dâhil olabilecek yaratılıştaki canlılardır.
Bugün, Darwin'in bilmediği binlerce fosil organizma şu anda bilinmektedir. Ancak büyük hayvan grupları arasındaki boşluklar, hâlâ kapanmayı reddetmektedir. Darwin teorisinin yayımlanmasından bugüne, geçiş formlarına ait fosillerdeki bu büyük eksiklik aşılmaya çalışılmaktadır. Paleontoloji biliminin daha yeni olduğu Darwin zamanında, eksik halkaları bulmayı ümit etmek mümkündü, bilim adamlarının yeterli çalışmadıkları düşünülebilirdi. Fakat bugün, topraktan çıkartılan fosillerin sayısı, insanı sarsacak kadar fazladır ve bulunanlar kategorize edilmeden, başka yeni fosiller bulunmaktadır.
Paleontologlar fosil buldukça, bunların evrim teorisi ile uyuşmayan bir yapı meydana getirdikleri daha açık görülmektedir. Fosiller, kademeli olarak dallanan bir ağaç yapısı meydana getirmemekte ve tam tersine, boşluklar ile birbirinden ayrılan iç içe yuvalanmış kümelerin toplamı bir yapı arz etmektedir. Aslında bu yapı çok da şaşırtıcı olmamalıdır; çünkü fosillerde görülen bu desen, günümüzde yaşayan organizmaların oluşturduğu varlık plânı ile aynıdır. Meselâ, birçok at cinsi vardır; ancak bütün bu cinsler açık bir şekilde sığır veya geyiklerden ayrılmıştır. Benzer şekilde, birçok mısır türü vardır; ancak hiç kimse bunları buğdayla veya pirinçle karıştırmaz. Çeşitlilikler, bir tipin diğer bir tip ile tedrici birleşmesinden ziyade, temel bir tipe ait morfolojik yapının etrafında kümelenmiştir.
Dipnotlar
FIKRALAR
FEN BİLGİSİ
Babası okuldan dönen oğluna sormuş:
— Bugün okulda ne yaptınız?
— Fen Bilgisi dersinde deney yaptık.
— Peki, yarın ne yapacaksınız?
—Deneyde yıkılan duvarı yapacağız babacığım.
ET
Abisi kardeşine matematik dersi anlatıyordu:
— Bir et parçasını dörde ayırırsam elimde kaç parça et olur?
— Dört.
— Sekize ayırırsam?
— Sekiz.
— Peki, sekiz yüze ayırırsam?
— Onda bilemeyecek ne var, tabiî ki kıyma olur abi…
BENİ BULAMAYACAKSINIZ
Memur, patronuna giderek şöyle der:
— Zam istiyorum efendim… Yoksa peşimde koşuşturan üç şirket var ve yakında beni bulamayacaksınız, bilesiniz.
— Hangi şirketlermiş onlar?
— Hangi şirketler olacak: Elektrik şirketi, doğalgaz şirketi ve su şirketi.
YEMEK
Öğlen saatlerinde yolda iki cimri karşılaşmışlar. Biri diğerine sormuş:
— Merhabalar dostum. Herhâlde yemek yemediniz değil mi?
— Maalesef yedim.
— Tüh!.. Ben de size yemek ikram edecektim.
— Gerçekten yazık oldu. Siz de her halde yemek yediniz değil mi?
— Hayır yemedim.
— Aman ne yazık, ben de size kahve ikram edecektim... Bu durumda sizin aç karnına kahve içmeniz mümkün olmayacak.
TAM ZAMANINDA
Cimri bir adam rüyasında ahbaplarına bir ziyafet verir. Nihayet kan ter içinde uyanır ve parmaklarını şakırdatarak oynamaya başlar. Onu böyle gören karısı,
— Çıldırdın mı bey, ne oldu sana, der.
Cimri heyecanla cevap verir:
— Aman hanım sus! Az daha uyanmasaydım iflas edecektim.
GARAJDA BEDAVA
Arabasıyla seyahat eden bir cimri, akşamüzeri yol kenarında, kapısında “Garaj bedavadır.” yazılı bir otelin önünde durdu. Koşup gelen görevliye,
— Lütfen bana garajın yerini gösterir misiniz, dedi.
Ona garajın yerini gösterdiler. Müşteri arabasını içeri soktuktan sonra görevli,
— Valizlerinizi odanıza çıkarayım mı, deyince tereddüt etmeden cevap verdi:
— Gerek yok, otomobilde yatacağım.
SABUN KOKUSU
Şair Ahmet Haşim, gittiği bir lokantadan çıkarken iş yeri sahibine,
— Lokantanızın üstün temizliğini tebrik ederim, diye iltifat etmiş.
Adam,
— Teşekkür ederim, peki bunu nereden anladınız deyince Ahmet Haşim şöyle cevap vermiş:
— Nereden olacak; istisnasız bütün yemekler sabun kokuyordu.
HİZMETÇİ
Evin hanımı işe başlayan hizmetçiye şöyle demiş:
— Biz 8'de kalkar, 9'da kahvaltı yaparız. Sen ona göre hazırlanırsın tamam mı?
Hizmetçi, gayet sakin cevap vermiş:
— Uyanamazsam, siz başlayın.
ÇİNLİ ÇOCUK
Karı koca küçük bir Çinliyi evlat edinirler. Daha sonra da Çince öğrenmeye karar verirler. Çince öğretmeni onlara sorar:
— Çince çok zor bir dildir. Bu yaştan sonra neden öğrenmek istiyorsunuz?
— Evlat edindiğimiz çocuk 1 yaşında. Yakında konuşmaya başlayacak. O zaman ne dediğini nasıl anlayacağız?
DURUMUN NASIL
Babası, Selman’a sordu:
— Sınıfta durumun nasıl?
— Çok iyi babacığım. Kalorifer peteğinin yanında oturuyorum.
KARLI İŞ
Aldığı borcu geri ödememesiyle meşhur biri, tanıdığı zengin bir zata gidip kârlı bir işe girişeceğinden bahseder. Ondan borç olarak beş altın ister. Ardından bu işten kısa zamanda bir altın kazanacağını söyler.
O zat, çıkarıp ona bir altın verir ve şöyle der:
— Al şu bir altını. Hem sen hayâl ettiğin kârı yapmış ol. Hem de ben, dört altın kazanmış olayım.
NE ZAMAN
Okullar bitmiş karne günü gelmişti. Evin ders çalışmamayı alışkanlık hâline getirmiş küçük afacanı zayıflarla dolu bir karne getirdi. Bu durum karşısında anne, büyük çocukla babayı bir kenara çekmiş ikazları sıralıyordu:
— Sakın çocuğun moralini bozmayın, sakın kötü bir şey söylemeyin.
İkazlar özellikle babaya yönelikti. Anne eşinin gözlerinin içine bakarak,
— Hele de sen, sakın çocuğun gururunu kırma, dedi.
Konuşmaları sabırla dinleyen baba daha fazla dayanamayıp sordu:
— Peki, karne için bizim yaramazdan ne zaman özür dileyeceğiz?
MÜZİK
Cimriliğiyle meşhur bir adam komşularına yeni evini gezdiriyordu. Bir odaya girdiler.
— Burası da müzik dinleme odası.
— İyi ama burada müzik âleti yok ki.
— Evet, ama komşunun çaldığı müzik en iyi bu odadan duyuluyor.
HASTA
Hasta olan bir cimri arkadaşı ile doktora gider. Muayeneden sonra arkadaşı sorar:
— Yalnız baş ağrısı çektiğin hâlde neden doktora kalp çarpması ve mide ağrısı çektiğini söyledin?
— Kızımda mide ağrısı, eşimde de kalp çarpıntısı var. Doktora kızım ve eşim için ayrı ücret vermemek için öyle yaptım.
TEKMELEYİN
Paragöz tüccar, dünyaya yeni gelen çocuğunu görmeleri için arkadaşlarını evine davet etmiş. Ardından daveti sevine sevine kabul edenlere şöyle demiş:
– Eve geldiğinizde kapıyı tekmeleyin!
– Peki niçin tekmeleyelim?
– Elleriniz hediyelerle dolu olacak ya…
GÖREV
Genel müdür, işe yeni alınan memura sormuş:
— Şefiniz görevinizle ilgili sizi bilgilendirdi mi?
— Evet müdür bey.
— Neymiş göreviniz, öğrenebilir miyim?
— Evet tabi ki. Sizin her geliş gidişinizde onu uyandırmam gerekiyormuş.
OTEL
Kaldığı otelde geceyi sabaha kadar uykusuz geçirmek zorunda kalan bir adam ertesi sabah otel resepsiyonuna gelerek şöyle demiş:
— Yahu kardeşim bu ne iştir? Sabaha kadar tahtakurularıyla boğuştum durdum.
— Odayı ne kadara tuttunuz?
— İki liraya…
— Eh yani beyefendi… İki liraya size deve güreştirecek değiliz ya!
GÖZDEKİ MOR
— Gözüne ne oldu?
— Hiiiç; süt sağarken ineğin kuyruğu çarptı da…
— Amma yaptın ha, hiç ineğin kuyruğunun çarpmasıyla bir göz bu kadar morarır mı?
— İnek, kuyruğunu oynatmasın diye tuğla bağlamıştım da…
TAM PUAN
Öğretmen öğrencisine sorar:
-Ödevin tamamen doğru bu sefer tam puan aldın,aferin.Bu nasıl oldu?
-Öğretmenim dün akşam babam evde yoktu ödevi ben yaptım.
KİM?
Öğretmen sınıfa sormuş:
— Kim adam olmak ister?
Bütün öğrenciler parmak kaldırdığı hâlde, en arka sıralarda oturan öğrenciden ses çıkmamış. Bunun üzerine öğretmen ona yaklaşıp sormuş:
— Evladım sen adam olmak istemiyor musun, neden parmak kaldırmadın?
— Ben zaten adamım da ondan…
AÇIK ARTIRMA
Parasıyla övünen adamın biri açık artırma sonunda beş yüz liraya bir papağan almış. Parayı ödeyip papağanı alırken sormuş:
—Bu papağan bari konuşabiliyor mu; malum bu kadar para saydık.
—Elbette konuşuyor, karşı tarafta durmadan fiyatı artıran kimdi zannediyorsunuz?
KAÇ LİRA
Matematik dersiydi. Öğretmen öğrencilerine sordu:
—Bakkala gittiniz, 5 liraya bir paket tuz, 2 liraya bir limon, 10 liraya da bir kilogram zeytin aldınız. Bakkala kaç lira vereceksiniz?
Öğrenciler problemi çözüp bir bir parmak kaldırmaya başladılar. Bir süre sonra Fatih dışında herkesin parmağı havadaydı. Bu durum öğretmenin dikkatini çekmiş olacak ki Fatih’in oturduğu sıraya doğru yönelerek sordu:
—Sen neden hesaplamadın?
Fatih sakince cevap verdi:
—Benim babam bakkaldır öğretmenim, biz böyle şeylere para vermeyiz.
BUNCA YIL
Altı yaşına kadar hiç konuşmamış olan çocuğun ailesi onun bu durumuna çok üzülüyordu. O gün kahvaltıda birden,
— Anne şekeri verir misin, dedi.
Annesi ve babası sevinçten nerdeyse küçük dilini yutacaktı:
— Oğlum sen konuşabiliyorsun, şimdiye kadar niye tek kelime etmedin, deyince,
— Şimdiye kadar her şeyi ben istemesem de önüme yığdığınız için konuşmaya ihtiyacım olmadı.
ASANSÖR
Asansöre ilk defa binen Derya babasına heyecanla anlattı:
— Babacığım, küçük karanlık bir odaya giriyorsun. Bir düğmeye basınca üst kat hemen aşağıya iniyor.
SON SAHNE
Çıkarcı bir film yönetmeni ile genç oyuncu aralarında konuşuyormuş:
— İşte senin oynayacağın sahneyi çekeceğimiz uçurum burası…
— Ama burası çok tehlikeli! Düşüp yaralanır ya da ölürsem…
— Sen hiç meraklanma bu sahne filmin son sahnesi zaten…
KOŞU
Gazetesinden başını kaldıran Tuncay, televizyonda, koşan sporcuları görmüş:
— Bu adamlar acaba neden koşuyor, diye sormuş.
— Onlar koşucu, başbakanlık kupası için koşuyorlar, diye cevap vermiş arkadaşı.
— Peki, bu kupayı kime verecekler?
— Birinciye.
— Öbürlerine peki ne verecekler?
— Hiçbir şey vermeyecekler.
— Öyleyse onlar niye koşuyorlar?
BEĞENMEMİŞ
Her şeyden şikâyet etmeyi meziyet sayan bir adam İtalya’ya gitmiş. Geri geldiği zaman arkadaşları ona neler yaptığını sormuş.
- Boş verin. Hiç anlattırmayın. Hiç memnun kalmadım, demiş adam.
- Roma’yı beğenmedin yani, demişler.
- Nesini beğeneyim, baştan aşağıya harabe dolu. Yabancıları gezdirmeye utanır insan.
- Peki ya Venedik?
- Bu kadar şanssızlık olur arkadaş. Venedik’e gittiğimde de şehri baştan aşağı sular istila etmişti.
BETON GİBİYMİŞ
Adamın biri doktora gider. Doktor, onu iyice muayene eder ve teşhisini söyler:
- Karnınızda su toplanmış. Kaslarınızda kireçlenme, böbreklerinizde de kum var. Bir de kanınızda demir miktarı çok fazla.
- Doktor bey desenize beton gibiyim.
TİRYAKİ YOKSA
Bir köylü telaşla bir başka köylüye koştu :
-Bana bak, senin inekler sigara içer mi?
-Çıldırdın mı sen? İnek sigara içer mi hiç?
-Öyleyse ahirin yanıyor, kardeşim.
Babası okuldan dönen oğluna sormuş:
— Bugün okulda ne yaptınız?
— Fen Bilgisi dersinde deney yaptık.
— Peki, yarın ne yapacaksınız?
—Deneyde yıkılan duvarı yapacağız babacığım.
ET
Abisi kardeşine matematik dersi anlatıyordu:
— Bir et parçasını dörde ayırırsam elimde kaç parça et olur?
— Dört.
— Sekize ayırırsam?
— Sekiz.
— Peki, sekiz yüze ayırırsam?
— Onda bilemeyecek ne var, tabiî ki kıyma olur abi…
BENİ BULAMAYACAKSINIZ
Memur, patronuna giderek şöyle der:
— Zam istiyorum efendim… Yoksa peşimde koşuşturan üç şirket var ve yakında beni bulamayacaksınız, bilesiniz.
— Hangi şirketlermiş onlar?
— Hangi şirketler olacak: Elektrik şirketi, doğalgaz şirketi ve su şirketi.
YEMEK
Öğlen saatlerinde yolda iki cimri karşılaşmışlar. Biri diğerine sormuş:
— Merhabalar dostum. Herhâlde yemek yemediniz değil mi?
— Maalesef yedim.
— Tüh!.. Ben de size yemek ikram edecektim.
— Gerçekten yazık oldu. Siz de her halde yemek yediniz değil mi?
— Hayır yemedim.
— Aman ne yazık, ben de size kahve ikram edecektim... Bu durumda sizin aç karnına kahve içmeniz mümkün olmayacak.
TAM ZAMANINDA
Cimri bir adam rüyasında ahbaplarına bir ziyafet verir. Nihayet kan ter içinde uyanır ve parmaklarını şakırdatarak oynamaya başlar. Onu böyle gören karısı,
— Çıldırdın mı bey, ne oldu sana, der.
Cimri heyecanla cevap verir:
— Aman hanım sus! Az daha uyanmasaydım iflas edecektim.
GARAJDA BEDAVA
Arabasıyla seyahat eden bir cimri, akşamüzeri yol kenarında, kapısında “Garaj bedavadır.” yazılı bir otelin önünde durdu. Koşup gelen görevliye,
— Lütfen bana garajın yerini gösterir misiniz, dedi.
Ona garajın yerini gösterdiler. Müşteri arabasını içeri soktuktan sonra görevli,
— Valizlerinizi odanıza çıkarayım mı, deyince tereddüt etmeden cevap verdi:
— Gerek yok, otomobilde yatacağım.
SABUN KOKUSU
Şair Ahmet Haşim, gittiği bir lokantadan çıkarken iş yeri sahibine,
— Lokantanızın üstün temizliğini tebrik ederim, diye iltifat etmiş.
Adam,
— Teşekkür ederim, peki bunu nereden anladınız deyince Ahmet Haşim şöyle cevap vermiş:
— Nereden olacak; istisnasız bütün yemekler sabun kokuyordu.
HİZMETÇİ
Evin hanımı işe başlayan hizmetçiye şöyle demiş:
— Biz 8'de kalkar, 9'da kahvaltı yaparız. Sen ona göre hazırlanırsın tamam mı?
Hizmetçi, gayet sakin cevap vermiş:
— Uyanamazsam, siz başlayın.
ÇİNLİ ÇOCUK
Karı koca küçük bir Çinliyi evlat edinirler. Daha sonra da Çince öğrenmeye karar verirler. Çince öğretmeni onlara sorar:
— Çince çok zor bir dildir. Bu yaştan sonra neden öğrenmek istiyorsunuz?
— Evlat edindiğimiz çocuk 1 yaşında. Yakında konuşmaya başlayacak. O zaman ne dediğini nasıl anlayacağız?
DURUMUN NASIL
Babası, Selman’a sordu:
— Sınıfta durumun nasıl?
— Çok iyi babacığım. Kalorifer peteğinin yanında oturuyorum.
KARLI İŞ
Aldığı borcu geri ödememesiyle meşhur biri, tanıdığı zengin bir zata gidip kârlı bir işe girişeceğinden bahseder. Ondan borç olarak beş altın ister. Ardından bu işten kısa zamanda bir altın kazanacağını söyler.
O zat, çıkarıp ona bir altın verir ve şöyle der:
— Al şu bir altını. Hem sen hayâl ettiğin kârı yapmış ol. Hem de ben, dört altın kazanmış olayım.
NE ZAMAN
Okullar bitmiş karne günü gelmişti. Evin ders çalışmamayı alışkanlık hâline getirmiş küçük afacanı zayıflarla dolu bir karne getirdi. Bu durum karşısında anne, büyük çocukla babayı bir kenara çekmiş ikazları sıralıyordu:
— Sakın çocuğun moralini bozmayın, sakın kötü bir şey söylemeyin.
İkazlar özellikle babaya yönelikti. Anne eşinin gözlerinin içine bakarak,
— Hele de sen, sakın çocuğun gururunu kırma, dedi.
Konuşmaları sabırla dinleyen baba daha fazla dayanamayıp sordu:
— Peki, karne için bizim yaramazdan ne zaman özür dileyeceğiz?
MÜZİK
Cimriliğiyle meşhur bir adam komşularına yeni evini gezdiriyordu. Bir odaya girdiler.
— Burası da müzik dinleme odası.
— İyi ama burada müzik âleti yok ki.
— Evet, ama komşunun çaldığı müzik en iyi bu odadan duyuluyor.
HASTA
Hasta olan bir cimri arkadaşı ile doktora gider. Muayeneden sonra arkadaşı sorar:
— Yalnız baş ağrısı çektiğin hâlde neden doktora kalp çarpması ve mide ağrısı çektiğini söyledin?
— Kızımda mide ağrısı, eşimde de kalp çarpıntısı var. Doktora kızım ve eşim için ayrı ücret vermemek için öyle yaptım.
TEKMELEYİN
Paragöz tüccar, dünyaya yeni gelen çocuğunu görmeleri için arkadaşlarını evine davet etmiş. Ardından daveti sevine sevine kabul edenlere şöyle demiş:
– Eve geldiğinizde kapıyı tekmeleyin!
– Peki niçin tekmeleyelim?
– Elleriniz hediyelerle dolu olacak ya…
GÖREV
Genel müdür, işe yeni alınan memura sormuş:
— Şefiniz görevinizle ilgili sizi bilgilendirdi mi?
— Evet müdür bey.
— Neymiş göreviniz, öğrenebilir miyim?
— Evet tabi ki. Sizin her geliş gidişinizde onu uyandırmam gerekiyormuş.
OTEL
Kaldığı otelde geceyi sabaha kadar uykusuz geçirmek zorunda kalan bir adam ertesi sabah otel resepsiyonuna gelerek şöyle demiş:
— Yahu kardeşim bu ne iştir? Sabaha kadar tahtakurularıyla boğuştum durdum.
— Odayı ne kadara tuttunuz?
— İki liraya…
— Eh yani beyefendi… İki liraya size deve güreştirecek değiliz ya!
GÖZDEKİ MOR
— Gözüne ne oldu?
— Hiiiç; süt sağarken ineğin kuyruğu çarptı da…
— Amma yaptın ha, hiç ineğin kuyruğunun çarpmasıyla bir göz bu kadar morarır mı?
— İnek, kuyruğunu oynatmasın diye tuğla bağlamıştım da…
TAM PUAN
Öğretmen öğrencisine sorar:
-Ödevin tamamen doğru bu sefer tam puan aldın,aferin.Bu nasıl oldu?
-Öğretmenim dün akşam babam evde yoktu ödevi ben yaptım.
KİM?
Öğretmen sınıfa sormuş:
— Kim adam olmak ister?
Bütün öğrenciler parmak kaldırdığı hâlde, en arka sıralarda oturan öğrenciden ses çıkmamış. Bunun üzerine öğretmen ona yaklaşıp sormuş:
— Evladım sen adam olmak istemiyor musun, neden parmak kaldırmadın?
— Ben zaten adamım da ondan…
AÇIK ARTIRMA
Parasıyla övünen adamın biri açık artırma sonunda beş yüz liraya bir papağan almış. Parayı ödeyip papağanı alırken sormuş:
—Bu papağan bari konuşabiliyor mu; malum bu kadar para saydık.
—Elbette konuşuyor, karşı tarafta durmadan fiyatı artıran kimdi zannediyorsunuz?
KAÇ LİRA
Matematik dersiydi. Öğretmen öğrencilerine sordu:
—Bakkala gittiniz, 5 liraya bir paket tuz, 2 liraya bir limon, 10 liraya da bir kilogram zeytin aldınız. Bakkala kaç lira vereceksiniz?
Öğrenciler problemi çözüp bir bir parmak kaldırmaya başladılar. Bir süre sonra Fatih dışında herkesin parmağı havadaydı. Bu durum öğretmenin dikkatini çekmiş olacak ki Fatih’in oturduğu sıraya doğru yönelerek sordu:
—Sen neden hesaplamadın?
Fatih sakince cevap verdi:
—Benim babam bakkaldır öğretmenim, biz böyle şeylere para vermeyiz.
BUNCA YIL
Altı yaşına kadar hiç konuşmamış olan çocuğun ailesi onun bu durumuna çok üzülüyordu. O gün kahvaltıda birden,
— Anne şekeri verir misin, dedi.
Annesi ve babası sevinçten nerdeyse küçük dilini yutacaktı:
— Oğlum sen konuşabiliyorsun, şimdiye kadar niye tek kelime etmedin, deyince,
— Şimdiye kadar her şeyi ben istemesem de önüme yığdığınız için konuşmaya ihtiyacım olmadı.
ASANSÖR
Asansöre ilk defa binen Derya babasına heyecanla anlattı:
— Babacığım, küçük karanlık bir odaya giriyorsun. Bir düğmeye basınca üst kat hemen aşağıya iniyor.
SON SAHNE
Çıkarcı bir film yönetmeni ile genç oyuncu aralarında konuşuyormuş:
— İşte senin oynayacağın sahneyi çekeceğimiz uçurum burası…
— Ama burası çok tehlikeli! Düşüp yaralanır ya da ölürsem…
— Sen hiç meraklanma bu sahne filmin son sahnesi zaten…
KOŞU
Gazetesinden başını kaldıran Tuncay, televizyonda, koşan sporcuları görmüş:
— Bu adamlar acaba neden koşuyor, diye sormuş.
— Onlar koşucu, başbakanlık kupası için koşuyorlar, diye cevap vermiş arkadaşı.
— Peki, bu kupayı kime verecekler?
— Birinciye.
— Öbürlerine peki ne verecekler?
— Hiçbir şey vermeyecekler.
— Öyleyse onlar niye koşuyorlar?
BEĞENMEMİŞ
Her şeyden şikâyet etmeyi meziyet sayan bir adam İtalya’ya gitmiş. Geri geldiği zaman arkadaşları ona neler yaptığını sormuş.
- Boş verin. Hiç anlattırmayın. Hiç memnun kalmadım, demiş adam.
- Roma’yı beğenmedin yani, demişler.
- Nesini beğeneyim, baştan aşağıya harabe dolu. Yabancıları gezdirmeye utanır insan.
- Peki ya Venedik?
- Bu kadar şanssızlık olur arkadaş. Venedik’e gittiğimde de şehri baştan aşağı sular istila etmişti.
BETON GİBİYMİŞ
Adamın biri doktora gider. Doktor, onu iyice muayene eder ve teşhisini söyler:
- Karnınızda su toplanmış. Kaslarınızda kireçlenme, böbreklerinizde de kum var. Bir de kanınızda demir miktarı çok fazla.
- Doktor bey desenize beton gibiyim.
TİRYAKİ YOKSA
Bir köylü telaşla bir başka köylüye koştu :
-Bana bak, senin inekler sigara içer mi?
-Çıldırdın mı sen? İnek sigara içer mi hiç?
-Öyleyse ahirin yanıyor, kardeşim.
BİLMECELER
Aldır abası, yeşildir cübbesi
Kiraz
Bir kuyum var, iki türlü suyum var
Yumurta
Gölgesiz dağlar aşar
Ses
Hak Taala hoş yaratmış Bir yeşil dal üstüne Kenarı zil varak Ortası altın varak
Gül
Açarsam dünya olur yakarsam kül olur
Harita
Uzaktan baktım hiç yok yakından baktım pek çok
Karınca
Eğri oturalım, doğru konuşalım.
Deve
Yeşil mantolu, kırmızı entarili, siyah düğmeli.
Karpuz
Yeter Çektiğim!
Fotoğraf makinası
Geceleri fener, gündüzleri söner.
Yıldız
Bir sözdür ki şeytan kaçar, Bir anahtardır, her kapıyı açar…
Bismillah
Minarede ses, Ölümsüz nefes
Ezan
Eğilirsin kalkarsın, Engelleri yıkarsın, Bazen perde açılır, Sen Kabe’ye bakarsın.
Namaz
Duygular içinde pirdir, Onsuz hayat zehirdir.
Sevgi
Uzaktan baktım hiç yok yakından baktım pek çok
Karınca
Eğri oturalım, doğru konuşalım.
Deve
Ben iki hasretlinin arasında dururum. Onları konuştururum.
Telefon
Şehirden şehire koşarım, köyden köye giderim fakat hiç hareket etmem.
Yol
Gece gündüz yufka açar!
Deniz
Sarıdır sallanır, dalında ballanır.
Portakal
Bir acaib nesne gördüm Alem bilir ismini Başını sürter kendini Öldürür cismini
Kibrit
Het didim Met didim Git şuraya Yat didim
Süpürge
Çıt demeden çalıya düşer
Güneş
Gökte açık pencere, kalaylı bir tencere.
Ay
Tırnağından övür alır Burnundan boğazlanır
Buğday
El eker dil biçer
Yazı
Dağdan gelir dat gibi Kolları var bıdak gibi Eğilir bir su içer Beğirir oğlak gibi.
Kağnı
Bir bağım var uzundur uzun
Sene
Ala bakar mora bakar Oturmuş bakla satar Baklanın okkası kaça dedim Çıldır çıldır yüzüme bakar
Kurbağa
Senede verir otuz okka üzüm
Ramazan
Beyaz duvar içinde, Sarı kanarya yatar.
Yumurta
Bakması güzel, Alması üzer.
Gül
Bir tas yoğurdum var, Yarısı ak, yarısı kara.
Göz
İncecik beli, Elimin eli.
Çatal
Tarlada biter, Makine büker, Sabah akşam Elimizi yüzümüzü öper.
Havlu
Bir sihirli fenerim, Kibritsiz de yanarım.
Ampül
Özü tatlı, Sözü tatlı, Candan daha kıymetli.
Anne
Dağlar ovalar aşar, sanma sakın yorulur, Bazan kabarır coşar, bazan ise durulur.
Irmak
İnci gibi dişlerim, odunları dişlerim.
Testere
Daldan dala atlarım, Kuyruğumdan sarkarım.
Maymun
Küçük mezar, dünyayı gezer.
Ayakkabı
Hırsız içerde, başı dışarda.
Çivi
Ak bir çubuk, tükenir çabuk.
Tebeşir
Ak bir çubuk, tükenir çabuk.
Tebeşir
Akşam çamur, sabah kömür.
Kına
Yer altında sakallı dede.
Pırasa
Dört köşedir beş değil, Kimse ondan hoş değil.
Kabir
Yeraltında uzun minare.
Havuç
Eli yok, ayağı çok.
Kırkayak
Zilim var, kapım yok.
Telefon
Kolu var, eli yok, Karnı yarık karnı yok.
Ceket
Elsiz ayaksız kapı açar
Anahtar
Çarığı çattım bacaya attım
Terezi
İstanbul’da pişti Kokusu buraya düştü
Mektup
İnce ince kadayıf Bizim hanım çok zayıf Bir kusuru varsa Bir gözü kayıp
İğne
Dağa varır seslenir, Köye gelir yaslanır.
Balta
Suda yayılır, karada bayılır.
Balık
Dört köşedir beş değil, Kimse ondan hoş değil.
Kabir
Havada uçar, kanadı yok.
Bulut
Canı var, kanı yok.
Kelebek
Dört ayaklı ayı, üstünde kabadayı
Sandalye
Özü tatlı, Sözü tatlı, Candan daha kıymetli.
Anne
Özü tatlı, Sözü tatlı, Candan daha kıymetli.
Anne
Yeşil mantolu, kırmızı entarili, siyah düğmeli.
Karpuz
Ben iki hasretlinin arasında dururum. Onları konuştururum.
Telefon
Ağzı vardır konuşmaz, yatağı vardır, fakat hiç uyumaz.
Akarsu
Ağzı vardır konuşmaz, yatağı vardır, fakat hiç uyumaz.
Akarsu
Şehirden şehire koşarım, köyden köye giderim fakat hiç hareket etmem.
Yol
Gece gündüz yufka açar!
Deniz
Geceleri fener, gündüzleri söner.
Yıldız
Taştandır demirdendir, Yediği hamurdandır, Bütün dünyayı doyurur, Kendi doymaz nedendir?
Fırın
Mavi atlas, Makas kesmez.
Deniz
İncecik beli, Elimin eli.
Çatal
Yeşil mantolu, kırmızı entarili, siyah düğmeli.
Karpuz
Sarıdır sallanır, dalında ballanır.
Portakal
Geceleri fener, gündüzleri söner.
Yıldız
Yeraltında uzun minare.
Havuç
Yeraltında kırmızı pancar.
Turp
Çat orda, çat burada, çat kapı arkasında.
Süpürge
Kolu var, eli yok, Karnı yarık karnı yok.
Ceket
Elsiz ayaksız kapı açar
Anahtar
Zilim var, kapım yok.
Telefon
Kat kattır amma katmer değil, Kırmızıdır amma biber değil.
Gül
Altın tas, gümüş tas; Birini kaldır, birini as.
Güneş ve ay
Çarığı çattım bacaya attım
Terazi
Havada uçar, kanadı yok.
Bulut
Maldan paradan verilir, Kırkta bir. Onunla Cennete varmadan, Cennet olur kabir...
Zekât
Eli yok, ayağı çok.
Kırkayak
On kareş, onunun da üstünde taş.
Parmaklar ve tırnaklar
Yer altında sakallı dede.
Pırasa
Fini fini fincan, İçi dolu mercan.
Nar
Benim iki pencerem var, Etrafı etten duvar. Her gün erkenden açarım, Gece olunca kaparım.
Göz
Biz biz idik biz idik, Otuz iki kız idik Ezildik buzulduk, Bir araya dizildik.
Diş
Çiğnenmeyen ak sakız.
Su
Gökten ay ile yıldızı kopardılar, kanımızın içine koydular.
Bayrak
Sayılmaz koyunum içinde bir koçum var
Ay
On ay yatar, İki ay kalkar, Feneri yakar, Etrafa bakar.
Ateşböceği
Canlı gider, cansız kovalar.
Araba
Alçacık dallı, Yemesi ballı.
Çilek
Kandilde var, mumda yok, Mendilde var, çulda yok.
Dil
Gökte gördüm bir köprü, Rengi var yedi türlü
Gökkuşağı
Dört ayaklı ayı, üstünde kabadayı
Sandalye
Çarığı çattım bacaya attım
Terazi
Uzaktan baktım bir karataş, Yanına gittim dört ayak bir baş.
Kaplumbağa
Başımda saç yok, içimde tat çok.
Kabak
Zilim var, kapım yok.
Telefon
Gece gündüz yufka açar!
Deniz
Kat kattır amma katmer değil, Kırmızıdır amma biber değil.
Gül
Benim iki pencerem var, Etrafı etten duvar. Her gün erkenden açarım, Gece olunca kaparım.
Göz
Tarlada biter, Makine büker, Sabah akşam Elimizi yüzümüzü öper.
Havlu
İncecik beli, Elimin eli.
Çatal
Taştandır demirdendir, Yediği hamurdandır, Bütün dünyayı doyurur, Kendi doymaz nedendir?
Fırın
Özü tatlı, Sözü tatlı, Candan daha kıymetli.
Anne
Küçük kare kutu, İçi insan dolu.
Televizyon
Bağlarım yürür, Çözerim durur.
Ayakkabı
Bahçede bağlı bohça
Lahana
Alaca yılan, Ağaca dolan
Fasülye
Fini fini fincan, İçi dolu mercan.
Nar
Yer altında sakallı dede.
Pırasa
Eğri çınar yerde yatar; Yerden alır, gökte yutar.
Deve
Zilim var, kapım yok.
Telefon
Gece gündüz yufka açar!
Deniz
Kat kattır amma katmer değil, Kırmızıdır amma biber değil.
Gül
Benim iki pencerem var, Etrafı etten duvar. Her gün erkenden açarım, Gece olunca kaparım.
Göz
Tarlada biter, Makine büker, Sabah akşam Elimizi yüzümüzü öper.
Havlu
İncecik beli, Elimin eli.
Çatal
Taştandır demirdendir, Yediği hamurdandır, Bütün dünyayı doyurur, Kendi doymaz nedendir?
Fırın
Özü tatlı, Sözü tatlı, Candan daha kıymetli.
Anne
Küçük kare kutu, İçi insan dolu.
Televizyon
Bağlarım yürür, Çözerim durur.
Ayakkabı
Bahçede bağlı bohça
Lahana
Alaca yılan, Ağaca dolan
Fasülye
Fini fini fincan, İçi dolu mercan.
Nar
Yer altında sakallı dede.
Pırasa
Eğri çınar yerde yatar; Yerden alır, gökte yutar.
Deve
Zilim var, kapım yok.
Telefon
Gece gündüz yufka açar!
Deniz
Kat kattır amma katmer değil, Kırmızıdır amma biber değil.
Gül
Benim iki pencerem var, Etrafı etten duvar. Her gün erkenden açarım, Gece olunca kaparım.
Göz
Tarlada biter, Makine büker, Sabah akşam Elimizi yüzümüzü öper.
Havlu
İncecik beli, Elimin eli.
Çatal
Taştandır demirdendir, Yediği hamurdandır, Bütün dünyayı doyurur, Kendi doymaz nedendir?
Fırın
Özü tatlı, Sözü tatlı, Candan daha kıymetli.
Anne
Küçük kare kutu, İçi insan dolu.
Televizyon
Bağlarım yürür, Çözerim durur.
Ayakkabı
Bahçede bağlı bohça
Lahana
Alaca yılan, Ağaca dolan
Fasülye
Fini fini fincan, İçi dolu mercan.
Nar
Yer altında sakallı dede.
Pırasa
Eğri çınar yerde yatar; Yerden alır, gökte yutar.
Deve
Altı darı, üstü deri; İçinde bir avuç darı.
İncir
Yer altında civcivli tavuk.
Patates
Yağmurlu havada göz kırpar.
Şimşek
Yol üstünde kırmızı bohça.
Domates
Sesi var canı yok.
Düdük
Dört kardeş Birbirini kovalar.
Araba tekeri
Alçacık tepe, Zincirli küpe.
Altın
Sudan ayaz, Şekerden beyaz.
Kar
Dört köşedir beş değil, Kimse ondan hoş değil.
Kabir
Sarıdır ayva gibi, Suludur elma gibi.
Portakal, Limon
Ay varken açarlar, Gün varken kaçarlar.
Yıldızlar
Ufacık mermer taşı İçinde bekler aşı.
Yumurta
Âşıkların habercisi, Sabahın tatlı sesi.
Rüzgâr
Yazılı mezar, Dünyayı gezer.
Mektup
Babam kandil, dedem çıra İşin yoksa beni ara.
Ampül
Yaprağı ele benzer, Tarihi bilir ezber.
Çınar
Tarlası siyah, tohumu beyaz.
Pirinç
Bir kutuda beş koğuş, Kırmızı askerler yatıyormuş.
Nar
Sabreden derviş. Ona mutlaka ermiş.
Murat (İstek)
Beyaz elbiseli askerler, Susayana su verirler.
Bulutlar
Altı harman, Üstü orman.
Alın
Yer altında püsküllü derviş.
Pırasa
On kareş, Onunun da üstünde taş.
Parmaklar, tırnak
Bahçede bağlı bohça
Lahana
Bahçede bağlı bohça
Lahana
Sarı saçakta, Kar tarlası, Zordur toplaması.
Pamuk
Ben giderim, o gider, Üstümde tik tik eder.
Kalp
Sesi uzun, kendi kısa.
Horoz
Canı var, kanı yok.
Kelebek
Havada uçar, kanadı yok.
Bulut
Saçaktan sündü sarkar.
Buz
Kolu var, eli yok, Karnı yarık, kanı yok.
Ceket
Aldır anası Yeşildir küpesi Zordur yemesi
Biber
Bel üstünde kara yılan
Kemer
Akılla bilinmez, kalble bilinir, Saygıyla silinmez, kinle silinir.
Sevgi
Yaprağı ele benzer, Tarihi bilir ezber
Çınar
Nar tanesi nur tanesi, Bu dünyanın bir tanesi.
Kur\'an
Nazlı gitse, izi yok. Hızlı gitse, tozu yok.
Gölge
Biz biz idik biz idik, Otuz iki kız idik Ezildik buzulduk, Bir araya dizildik.
Dişler
Geldi mi gelir, gitti mi gelmez?
Gençlik
Altıgen gözlü, Hem de tatlı, Fakir ile sözü yok, Zengin harcı.
Bal
Dağa varır seslenir, Köye gelir yaslanır.
Balta
Suda yayılır, karada bayılır.
Balık
Bir küçük minare, beyler ona dayana.
Baston
Bir kızım var, gelen öper, giden öper.
Bardak
Özü bohçada, sesi bahçede.
Bebek
Suya girer ıslanmaz, yere düşer paslanmaz.
Civa
Cansız doğar canlanır, etini alır, tavlanır.
Civciv
Makas kesmez, iğne batmaz, terzi biçmez.
Cam
Ufacık yatık, içi dolu katık.
Ceviz
Eli var, ayağı yok; karnı yarık, canı yok.
Ceket
Çıtır çıtır yenir, Adına eğlence denir.
Çekirdek
Uzun uzun uzanır, Haftada bir bezenir.
Çamaşır ipi
Yer altında ekli demir.
Boru
Gündüz uyur, Gece uyumaz.
Bekçi
Hasretleri kavuşturur, Dalgınları barıştırır.
Bayram
Bir avuç şeker, dünyayı eker.
Buğday
Yazın bahçe, kışın küpte.
Turşu
Ağaçtan atası, kâğıttan çocuğu.
Tahta
Yer altında kızıl urgan.
Solucan
Havada iplenir, yerde kirlenir.
Yağmur
Yer altında kazan kaynar.
Volkan
Yatağa yoldaş, kafana kardaş.
Yastık
Gelinim yeşil etek giyer kalakar, gelene geçene el sallar.
Yaprak
Gözle görülür, elle tutulmaz.
Karanlık
Talebe toplar, Öğretmen dağıtır.
İlim
Dağı var, taşı yok, köyü var, adamı yok, ırmağı var, suyu yok.
Harita
Dağa gider serilir, Eve gider dürülür.
Halat
Mavi atlas, üstünde ak güvercin.
Hava, ay
Alaca bulaca, Serdim yamaca.
Halı
Bakması güzel, Alması üzer.
Gül
Bağlarım yürür, Çözerim durur.
Ayakkabı
Ay varken uçar, Güneş varken kaçar.
Yarasa
Çiğnenmeyen ak sakız.
Su
Altı göl, Üstü gül.
Lamba
Arşın gibi ayakları, Arslan gibi bıyıkları.
Arpa
Dağdan gelir, taştan gelir; Bir yularsız aslan gelir.
Dere
İçi ateş, dışı taş; Yarı kuru, yarı yaş.
Dünya
Altı taş, üstü taş, İçinde bir sütlü aş.
Ceviz
Bir kutuda bin asker.
Kibrit
Bir top bezim var, Sararım sararım bitmez.
Yol
Altı göl, üstü gül.
Gaz lambası
Alçacık boyları. Kadife donlu.
Patlıcan
Allah yapar yapısını. Bıçak açar kapısını.
Karpuz
Açarsam dünya olur yakarsam kül olur.
Harita
Adem peygamberin sahip olmadığı ama çocukların sahip olduğu şey nedir?
Anne-baba
Ağzı vardır konuşmaz, yatağı vardır, fakat hiç uyumaz.
Akarsu
Kuyruğu var, canlı değil. Konuşur, ama insan değil. Camı var, pencere değil.
Televizyon
Benim bir hayvanım var kuyruğundan uzun burnu var.
Fil
Bir tas yoğurdum var, Yarısı ak, yarısı kara.
Göz
Baharı haber verir, Bülbüle neşe verir, Renk renk entari giyer, Bahçelere şan verir.
Gül
Özü tatlı, Sözü tatlı, Candan daha kıymetli.
Anne
Yuvarlağız, altındanız, Bir kolda toplanırız.
Bilezik
On ikinci kapının Aralıktır kapısı Aralıktan gorünür Kara kusun gagası
Kış
Kat kat oldum katmerlendim. Eski yılı seker ettim Ocak ayında yenilendim, O gece ben cok eglendim.
Yılbaşı
Attım beyaz yumagı, Tuttum siyah yumagı.
Gece, gündüz
Benim adım iki hece, Çalışırım gündüz geçer.
Saat
Beyaz elbiseli askerler, Susayana su verirler.
Bulutlar
Ağız içinde dil, arifsen bil
Kaval
Bir çuval cevizim var, sayarım tükenmez
Yıldız
Bir bağım var uzundur uzun
Sene
Bir acaib nesne gördüm Alem bilir ismini Başını sürter kendini öldürür cismini
Kibrit
Ala bakar mora bakar Oturmuş bakla satar Baklanın okkası kaça dedim Çıldır çıldır yüzüme bakar
Kurbağa
Ufacık sandık içine un bastık
İğde
Ağzı vardır konuşmaz, yatağı vardır, fakat hiç uyumaz.
Akarsu
Zilim var, kapım yok.
Telefon
Çarığı çattım, bacaya attım
Terazi
Et dedim Met dedim Git şuraya Yat dedim
Süpürge
Uzaktan baktım hiç yok Yakından baktım pek çok
Cevap
Gelir bir bir Gider bir bir Gelen gider Giden gelmez
Doğum-ölüm
İzmir'den sandık gelir Sandıkçılar bilmez onu İçinde boncuk gelir Boncukçular bilmez onu Arasında kağıt gelir Kağıtçılar bilmez onu
Nar
Bir sihirli fenerim, Kibritsizde yanarım.
Ampül
Bakması güzel, Alması üzer.
Gül
Benim iki pencerem var, Etrafı etten duvar. Her gün erkenden açarım, Gece olunca kaparım.
Göz
Tarlada biter, Makine büker, Sabah akşam Elimizi yüzümüzü öper.
Havlu
Sarı tavuk dalda yatar, Dal kırılır yerde yatar.
Ayva
Taştandır demirdendir, Yediği hamurdandır, Bütün dünyayı doyurur, Kendi doymaz nedendir?
Fırın
Gökten gelir hız ile, Yedi bin yıldız ile, Ne toptur, ne tüfektir, İlle de hızı pektir.
Yıldırım
Gölgesi yok, Git git sonu yok.
Yol
Altı harman, Üstü orman.
AlınGökte açık pencere, Kalaylı bir tencere.
Ay
Bağlarım yürür, Çözerim durur.
Ayakkabı
Tarlada biter, Makine büker, Sabah akşam Elimizi yüzümüzü öper.
Havlu
Uzundur ip değil, Isırır köpek değil.
Yılan
İki camlı pencere, Bakıp durur her yere.
Gözlük
Özü tatlı, Sözü tatlı, Candan daha kıymetli.
Anne
Arşın ayaklı, Burma bıyıklı
Tavşan
Uzun uzun akarlar, Ak sakallı babalar. Gelir gider durmazlar, Gece gündüz çabalar.
Dalga
Bel üstünde kara yılan.
Kemer
Kanatları yelpaze, Ne de çok renkleri var, Ömürleri kısadır, Nazlı nazlı uçarlar.
Kelebek
Bir top bezim var, Sararım sararım bitmez.
Yol
Yazılı mezar, Dünyayı gezer.
Mektup
Şehirden şehire koşarım, Köyden köye giderim, Kakat hiç hareket etmem.
Yol
Başımda saç yok, içimde tat çok.
Kabak
Et dedim met dedim git şuraya yat dedim
Süpürge
Yere girer paslanmaz Suya girer ıslanmaz
Gölge
Altın tas, gümüş tas; Birini kaldır, birini as.
Güneş ve ay
Açarsam dünya olur, yakarsam kül olur.
Harita
Yeşil mantolu, kırmızı entarili, siyah düğmeli
Karpuz
Gece gündüz yufka açar!
Deniz
Adem peygamberin sahip olmadığı, Ama çocukların sahip olduğu şey nedir?
Anne, baba
Babam kandil, dedem çıra İşin yoksa beni ara.
Ampül
Bazen yüce olur, Bazen cüce olur.
Gölge
Minarede ses, Ölümsüz nefes
Ezan
Kurmadan işler, Durmadan işler.
Kalp
İki kardeş birbirini kovalar?
Bisiklet tekeri
Yük üstünde yarım çörek
Ay
İçi ateş, dışı taş; Yarı kuru, yarı yaş.
Dünya
“Çinde bile olsa arayın bulun!” diyor Peygamber. Akıllara nur, yüreklere fer, Onu bilenindir başarı, zafer…
İlim
Uzun uzun akarlar, Ak sakallı babalar. Gelir gider durmazlar, Gece gündüz çabalar.
Dalga
Canlı kaçar, cansız kovalar.
At arabası
Çat orada, çat burada, çat kapı arkasında
Süpürge
Elsiz ayaksız kapıyı açar.
Rüzgâr
Yaprağı ele benzer, Tarihi bilir ezber.
Çınar
Dil ile verilir, Sadaka denilir.
Güzel söz
Alçacık boylu, Kadife donlu.
Patlıcan
Yağmurlu havada göz kırpar.
Şimşek
Özü tatlı, Sözü tatlı, Candan daha kıymetli.
Anne
Babam kandil, dedem çıra İşin yoksa beni ara.
Ampül
Küçük kare kutu, İçi insan dolu.
Televizyon
Tarlada biter, Makine büker, Her sabah akşam, Elimi yüzümü öper.
Havlu
Eğilirsin kalkarsın, Engelleri yıkarsın, Bazen perde açılır, Sen Kabe’ye bakarsın.
Namaz
Son sözümüz o olsun, Ruhumuz nurlarla dolsun…
Kelime-i Şehadet
Bir çuval cevizim var, Sayarım tükenmez.
Yıldız
Ağız içinde dil, Arifsen bil.
KavalYere kızar, göğe çıkar, Gökte durmaz, yere düşer.
Buhar
Yukarı kaldırdım, yayıldı, Aşağı indirdim, büzüldü.
Şemsiye
Katmer katmer yaprağı, Kırmızı moru vardır, İsim ve sıfat yayan, Mis kokulu pınardır.
Gül
Çarşıdan aldım bir tane, Eve geldim bin tane.
Nar
Ağız kapalıdır Yenmez içilmez… İslam’ın şartıdır, Asla vazgeçilmez..
Oruç
Bir odadan bir odaya geçiştir, İnanmayana pek zorlu iştir.
Ölüm
Tufandı bütün dünyayı su bastı. O gemi yaptı, Herkes gemide toplandı. Sular çekildi, yağmur durdu, Gemi Cudi dağına oturdu..
Hz. Nuh
Bilgi verir herkese, En güzel dosttur bize.
Kitap
Geldi mi gider, Gitti mi gelmez!
Gençlik, ihtiyarlık
Bir sapı var, Bin topu var.
Üzüm
Metel metel mert atar, Dil atar damak tutar.
Anahtar
Fini fini fincan, İçi dolu mercan.
Nar
Kıvrımlı kaşık, Duvara yapışık.
Kulak
Yaprak kadar hafif, Dağlar kadar büyük.
Bulut
Gökten itilir, Yere dikilir.
Şimşek
Memleketim Mersin, Her gün beni yersin.
Portakal
Tarlası siyah, tohumu beyaz.
Pirinç
Akşamları kapanır, Sabahları açılır.
Perde
Beş kardeş var çalışkan, Her bir işe alışkan, Bıkmazlar usanmazlar, Beraber çalışmaktan.
Parmaklar
Ne şekerdin ne nane, Alınır tane tane, Bir tane kırılınca, Dökülür tane tane.
Nar
Sarı sarı yazılmış, Sıra sıra dizilmiş.
Mısır
İki parmak bir ateş tutar.
Maşa
Benim bir demirim var, Leylek gibi ağzı var.
Makas
Bilgi verir herkese, En güzel dosttur bize.
Kitap
Yeşil ağaçta, Kırmızı boncuk.
Kiraz
Yer altında evleri, Eğri büğrü yolları, Pek incedir belleri.
Karınca
Suriye'de pişer, Kokusu buraya dişer.
Kahve
Eğri çınar, yerden alır, gökte yer.
Deve
Sudan ayaz, Şekerden beyaz.
Kar
Çatır çatır yenir, Ona eğlence denir.
Çekirdek
ZEKA SORULARI
100 metre uzunluğunda ve saniyede 100 metre hızla giden bir tren, 100 metre uzunluğundaki bir tüneli kaç saniyede geçer?
Soru:
1 ile 9 arasındaki bütün sayıları sırayla birer kez kullanarak ve sadece toplama, çıkarma, çarpma, bölme işlemleri uygulanarak 2001 sayısını elde edebilir misiniz?
Soru:
3 Tekerlekli Bisikletle bir kişi 1000 km gidiyor. Bu arada 2 tane yedek tekerlek var. Bu 5 tekerleği aynı oranda kullandıysa, her tekerlek kaç km yol almıştır ?
Soru:
Bir bisikletli arkadan rüzgar olduğunda 1 km yolu 3 dakikada, önden rüzgar olduğunda ise 4 dakikada alıyor. Bisikletli rüzgar yok iken 1 km yolu kaç dakikada alır?
Soru:
"Çocuk Romanı Ödülü" almış olan "Şehitler Tepesi" isimli kitabımızdaki tepeye niçin "Şehitler Tepesi" deniliyor?
Soru:
"ZELAL ASTIN TİRBİ TİRBİ TANİK" Burada gizli olan atasözümüzü bulunuz.
Soru:
"EMRE KİMES HAT YOF" ismindeki harfleri karıştırılmış olarak verilen yazar ve şairimizi bulunuz.
Soru:
1 ile 9 arasındaki bütün sayıları sırayla birer kez kullanarak ve sadece toplama, çıkarma, çarpma, bölme işlemleri uygulanarak 2001 sayısını elde edebilir misiniz?
Soru:
3 Tekerlekli Bisikletle bir kişi 1000 km gidiyor. Bu arada 2 tane yedek tekerlek var. Bu 5 tekerleği aynı oranda kullandıysa, her tekerlek kaç km yol almıştır ?
Soru:
Bir bisikletli arkadan rüzgar olduğunda 1 km yolu 3 dakikada, önden rüzgar olduğunda ise 4 dakikada alıyor. Bisikletli rüzgar yok iken 1 km yolu kaç dakikada alır?
Soru:
"Çocuk Romanı Ödülü" almış olan "Şehitler Tepesi" isimli kitabımızdaki tepeye niçin "Şehitler Tepesi" deniliyor?
Soru:
"ZELAL ASTIN TİRBİ TİRBİ TANİK" Burada gizli olan atasözümüzü bulunuz.
Soru:
"EMRE KİMES HAT YOF" ismindeki harfleri karıştırılmış olarak verilen yazar ve şairimizi bulunuz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)