10 Eylül 2015 Perşembe

ANNE

Anne kendi dünyasında bir kutup varlıktır. Kâbe, topyekün kâinat hakikatının; Mekke umum beldelerin, dimağ bütün bir bünyenin ruhu, ma’nası, özü ve atlası olduğu gibi, anne de aile cüz-i ferdinin temeli, direği, esası ve Yaratıcı Kudretin de en önemli bir malzemesidir. Yuvada herşey onun etrafında döner, ona dolanır ve ona dönüşür. O ise, kutup yıldızı gibi hep kendi çevresinde döner ve ucu gökler ötesi bir yörüngede yol alır.

Evet, anneler, dünyada ukba eksenli varlıklardır. Hilkatteki rol ve istihdamlarıyla elde ettikleri mükâfatları, çektikleri meşakkat ve sıkıntılarıyla gördükleri mukabele arasındaki tenasübsüzlük bu gerçeğin en açık delili. Bunun böyle olduğunu anlamak için uzun boylu araştırmaya da gerek yok; onların bir ömür boyu neler ekip neler biçtiklerine, neler çekip neler bulduklarına göz ucuyla bakmak bile yeter sanırım..

Simaları cennetteki hurilerin yüzleri kadar uhrevi, bakışları meleklerinki kadar derin, duyguları da ruhanilerinki kadar durudur annelerin., onlar, suyu, toprağı, havası ötelerden getirilmiş mübarek bir zeminin gülleri gibi o kadar imrendirici, o kadar sevimli, o kadar büyüleyicidirler ki, insan dikkatle bakabilse onlarda cismaniyetini aşan, dünya ve içindekilerini aşan, hatta kendilerini de aşan bir sihrin bulunduğuna hükmeder.

Duygu ve düşünceye açık mütecessis ruhlar, onların her zaman hisli, içli ve şefkatle köpüren dünyalarında, firdevsi düşüncelerle beslenmiş en tatlı rüyaların akislerini bulur ve insani tasavvurları aşan bir zevk zemzemesine ulaşır. Biz hemen her zaman, onların ikliminde geceleri ayrı bir edada, gündüzleri de başka bir üslupta sekine televvünlü esintiler duyar ve gönüllerimize, göklerin merhametinin, şefkatinin ve şiirinin döküldüğünü hissederiz; hissederiz de, ufkumuzun bitevi meleklerle, ruhanilerle kuşatıldığını sanırız. Kimbilir kaç defa, onların gecenin koynunda menekşe renkli füsunlu çehrelerinde, hilkate esas teşkil eden bir ruh ve mananın bütün zamanları ve mekânları aşıp bulunduğumuz yere sarkıtıldığını görmüş ve kökü sonsuzlukta engin bir rahmetin, onların tebessüm ve teessürleriyle iç içe parıldadığını hissetmiş; muğlak, müphem fakat celbedici bir kısım saiklerle kendimizi onların kucaklarına atmak istemişizdir. Kimbilir kaç defa kırılmış-dökülmüş, buruklaşmış-garipleşmişizdir de, onların ümit ve itminan tüten, o kuş yuvalarından daha sıcak, daha canlı, daha duru ve adeta tılsımlı sinelerine kendimizi salmış, onların esrarlı mırıltılarıyla hazdan hazza kanatlanmış ve huzurla gerinmişizdir.

Onlar, bizi, her bağırlarına basışlarında karşılık beklemeyen birer vefa kahramanı misillü büyülü bir hal alır; biz de onlarla herşeyi aşabileceğimiz hissiyle bir güven ve emniyet içinde gerilir, etrafı süzer; hatta herkese meydan okuyor gibi bir tavıra girer ve onlara sımsıkı sarılırdık.

Anne, gökler kadar derin., ve içinde göklerin yıldızları kadar duygu ve düşüncelerin kaynaşıp köpürdüğü, köpürüp lav ırmakları veya yer altı çayları gibi şuraya-buraya aktığı sırlı bir his yumağıdır. Evet o, acı-tatlı kaderiyle uyumlu.. sevinçlerle, kederlerle barışık.. beklentileri olmayan, beklentilere takılıp yavrularına gönül koymayan.. tabiatı İlahi ahlakla kristalize öyle bir vefa ve şefkat abidesidir ki; ne çektiği mihnetlerin mahşerdeki ter lüccesine denk gelip gırtlağına dayanması; ne de evlat vefasızlığının bir poyraz gibi esip ruhunu sarması; sarıp ona gurbetlerin en acısını yaşatması onu dize getiremez ve ona “pes” dedirtemez...

Çocuğunun parçalayıcı neşterleri altında, ciğeri delik-deşik edilirken, bıçağı eline kaçırıp da “Anam!” diye inleyen bir kanlı katilin koluna “kuzum!” çığlıklarıyla sarıldığı hikâye edilen bir anne ciğeri üstüresini, çocukluğumdan beri ne zaman anmışsam hep ürpermiş ve bu mini damlada anne şefkatinin enginliğini duymaya çalışmışımdır. Hele, ebediyet ve ahirete inanan, dolayısıyla de bedeni ve cismani olduğu kadar uhrevi ve ruhani yanları da olan anneler!. Bunlar madde ve ma’nanın, cisim ve ruhun yerleşik âleminde, gönülleri evlatlarına karşı, tasavvurlar üstü öyle güçlü rabıtalara sahiptir ki; dünya ehlince çok köklü ve güçlü kabul edilen alakalar bile ona nisbeten zayıf bir gölgeden ibaret kalır. Ne var ki, imanı, imandaki sonsuzluk zevkini duymayanlara bunu anlatmak çok da kolay olmayacaktır.

Evet, onlardaki samimiyetin hep böyle derin kalmasını, ihlasın kesintisiz devam etmesini.. ve onların kalplerinin her zaman sevgiyle coşmasını, bakışlarının alaka ve güven va’diyle içimize akmasını fena ve zeval vadilerinde yetiştikleri halde bu kadar ebedi ve maverai hislerle dolup-taşmalarını anlatmak oldukça zor olsa gerek...

Bir düşünün; bizim için onlar, ne uzun hazırlıklar dönemi geçirmiş!. Ne aşılmaz zorluklara toslamış ve neleri aşmış?. Ne çetin hadiselerle pençeleşmiş, ne kadar hayal ve melal ile oturup kalkmış?. Ne hülya ve rüyalarla dolup boşalmış, ne kadar yeis ve inkisarlarla burkulmuş?. Ne zorluk ve sıkıntıları göğüslemiş ve kaç türlü çileyle preslenmiş?. Ne sancılar çekmiş ve ne kadar inlemiş? Kaç defa çığlık çığlığa ağlamış ve ne kadar ağlama dindirmiş?. Kaç defa merhametle coşmuş ve kaç defa merhamete ihtiyaç hissetmiş?. Hasılı bizim için ne değerli şeyler harcamış ve ne emekler sarfetmiş.. sarfetmiş de sonra da herhangi bir beklentiye girmemişlerdir...

Evet bizi, varlığa ermenin hemen her safhasında kucaklayan, koklayan, öpüp öpüp okşayan, teessür ve infiallerimizi yatıştırıp sıkıntılarımızı paylaşan; yemeyip yediren, giymeyip giydiren, açlığını-tokluğunu, açlığımız-tokluğumuz içinde hissedip yaşayan, mutluluk ve saadetimiz adına insanüstü bir gayretle akla-hayale gelmedik zorluklara katlanan.. bize, vücudumuzun gelişmesi, irademizin kuvvetlenmesi, zekamızın incelip keskinleşmesi, ufkumuzun uhrevileşmesi yollarını gösteren.. bütün bunları yaparken de açık-kapalı herhangi bir beklentiye girmeyen bir varlık varsa, işte o da anadır.

Biz hayatımızın önemli bir bölümünü tavusların renk renk tüylerinden daha güzel; çiçeklerin sihirli dünyasından daha büyülü, kuş yuvalarından daha sıcak ve daha canlı, en koruyucu seralardan daha koruyucu, daha emin onların kucaklarında, onların atmosferinde geçiririz. Evet biz, korumanın-kollamanın, neş’esini-heyecanını, gösterişini-hesabini, sistemini-yolunu onlarda görmüş, onlarda tanımış, onlarda duymuş ve onlarda tatmışızdır. Hele, ihtiyaç ve zaaflarımız; güçsüzlük, yetersizlik ve hayatın bir kısım aksilikleriyle birleşerek üzerimize çullanışında hep onlara sığınmış ve karşımıza çıkan handikapları hep onlarla aşmaya çalışmışızdır. Biz onlara sığınırken onlar da gönüllerinin bütün sıcaklığıyla bizi sinelerine basmış ve hafakan dolu gönüllerimize emniyet ve itmi’nan üflemişlerdir.. böyle durumlarda, zannediyorum hemen herkes, kendi gönlünden olduğu kadar, onların bakışlarından, tebessümlerinden, mimiklerinden kopup gelenbir his tufanını, bir şefkat esintisini ve sessiz bir şiiri dinler gibi olurdu.

Biz, onlarla geçen bu hisli, bu hülyalı gün ve gecelerin içinde adeta hep bir saadet rüyası yaşamışızdır. Günlerin masmavi saatlerinde hayatın en tatlı nağmelerini, annelerin bam teli gibi ses veren sinelerinden duyar şuurlarımızın ihatası ölçüsünde “herhalde gerçek mutluluk da bu olsa gerek” der ve kendimizden geçerdik...

Anne, hilkat hadisesinin en önemli esası, insanlık dünyasının en bereketli rüknü ve bizim de gözümüzün aydınlığıdır. Biz hepimiz, medyüniyetin en altından kalkılmayanı ve sorumluluğun en ağırıyla onun karşısında iki büklümüz. İki büklümüz ve şeref imiz de gökler gibi bu kamburumuzda.

Annenin pırıl pırıl çeliğine su veren kaynak, meleklerin ak güvercinler gibi başına konup kalktıkları cennet şadırvanları olsa gerek.! Öyle olmasaydı ruhunun Işığı hiç gözlerimizi böylesine kamaştırabilir miydi? Onun ışığı değil, gölgesi bile pervaneleri yakar -kendi dünyamda o yüce mahiyetin tedayi ettirdiği öldüren hislerin şokunu henüz üzerimden atabilmiş değilim- ziyası, -şimdilerde daha iyi hissediyorum- karanlık gönüllerimizi aydınlatan sırlı bir ışık kaynağıdır.

Anne, ruhundaki incelikle, yürekliliği atbaşı götüren öyle bir şefkat kahramanıdır ki, şefkati, re’feti ve zerafetiyle ele alındığında bir tüy gibi yumuşak, bir ipek gibi de ince ve zarif olmasının yanında çocuklarını koruma ve kollama hususunda bir dişi aslan gibi sert ve parçalayıcıdır...

Şu gökkubbe altında ne varsa onun eli hepsinin üstündedir.. ve cennete giden yol onun ayaklarının altından geçer. Allah, kitabında ona öyle bir ululuk ve sultanlık vermiştir ki, yeryüzü sultanları ona nisbeten, liyakatsiz başlarda kuru birer taçtan ibaret kalırlar. Zaten, onun ayağının altında yerini bulamamış başlardaki taçların da kalıcı hiçbir değeri olduğu söylenemez.

Ey ruhlar gibi ince, melekler kadar masum ve gökler kadar da derin, yüce ve değerli varlık, öteler sana kıymetler üstü kıymet vermekte ve senin nazını çekmektedir. Senin ününün bestesi ta meleklerin oturup kalktığı yerlerde duyulmakta, hayatının şarkısı cennet yamaçlarında yankılanmaktadır. Sen her zaman duygu kancalarının ucu ciğerinde, din cevherinin gerdanlığı da boynunda yaşadın! Biz hepimiz senin kölelerin, sen ise şefkat, vefa ve samimiyet ağıyla bizleri avlayıp esir eden taçsız bir sultansın! Eğer şu varlık âleminde herşeyin kendine göre bir ruhu, bir hayat cevheri varsa, bizim hayat cevherimiz de sen olmalısın!

Allah, kıyamet sabahında seni Zatının ışıklarıyla aydınlatsın! Geleceğin, cennetin cuma yamaçları gibi neşeli ve vuslatın da kutlu olsun.

KAYNAK:http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/anne.html

İNSANI YALNIZLIĞA İTEN SEBEPLER

İnsanı Yalnızlığa İten Sebepler

Yalnızlık duygusu, insanın en derin korkularından biridir. Bu duyguyu yaşayan kişi, kendisini zayıf, güçsüz, işe yaramaz, desteksiz, bitkin ve gayesiz hisseder. İnsanı yakınlarından ve toplumdan koparan bu psikolojik hâl, tehlikeli hastalıklara sebep olabildiği gibi, zamanla kişinin bıkkınlığını ve ümitsizliğini artırır; hattâ kişiyi intihara kadar sürükleyebilir. Samimi ve dostane münasebetler, insanın huzuru ve sağlığı için son derece önemli iken, insan aile, akraba, dost ve toplum içinde neden yalnız kalır? İnsan, neden çevresindeki kişileri tehdit olarak algılar ve neden onlardan endişe duyar ve uzaklaşır?

Yalnızlık, genellikle ferdin diğer insanlarla münasebeti esnasında yaşanan problemlerden kaynaklanır. Kişinin psikolojik durumu, karakteri, ekonomik şartları, arkadaşları, cinsiyeti, aile yapısı, yetişme tarzı, öğrenim durumu gibi çeşitli faktörler münasebetlerin sağlığına tesir eder. Eğer münasebetler sağlıksız olursa, yalnızlık hissi oluşabilir.

Bazı yalnız insanlar vardır ki, onların bu hâli, hayatlarının gayesi ve hayattan beklentileriyle alâka­lıdır. Bu kişiler ya bencildir, kendinden başka kimseyi sevmez, başkalarını düşünmez ve menfaat düşkünüdür veya tek otorite olmayı, herkes tarafından beğenilme ve saygı görmeyi isterler. Aynı zamanda bunlar, değer görmek istediği ve ilgi beklediği kişi, grup ve topluluğa karşı bir üstünlük, büyüklük ve farklılık tavrı sergiler. İnsanlara tepeden bakar ve sadece kendini beğenirler. Bu tavır ve beklentiler, kişinin ileride maruz kalacağı yalnızlığın başlıca sebebidir. Çünkü insanlar kendilerinden farklı olana, uzak olana, üstün görünene değil; kendine benzeyene, aynı seviyede, aynı kültürde olana değer verirler. Yine insanlar mütevazı olanı, sıradan insanların sevinç ve kederlerini paylaşanı, onların gönlünü alanı, yüzlerine tebessüm edeni, dara düşenin yanında olanı sever ve sayarlar. Bu tür insanlar toplumun her kesiminden daima sevgi ve hürmet görür. Buna karşılık, insanları aşağı, küçük ve değersiz gören, onlara yardım elini uzatmayan kişiler, hiçbir zaman sevilmez ve kimse onlara yaklaşmak istemez. Dolayısıyla bu tip kişiler, asla gerçek bir dost edinemez, iç âlemini dökebileceği ve dertlerini paylaşabileceği samimi bir arkadaş bulamaz. Malı, mülkü, parası ve yüksek bir makamı varken, ona gösterilen yakınlık ve sevgi gösterileri sadece bir dalkavukluk ve yağcılıktır. Böyle bir kişi statüsünü, makamından kaynaklanan gücü, zenginliğini veya sağlığını kaybettiğinde, etrafında kimse kalmaz. İşte o zaman yaptığı hatayı, kendisini yalnızlığa nasıl mahkûm ettiğini anlar. Fakat "insanlardan bir insan" olarak çevresindekilerle kardeşane münasebetler kurmanın zamanı çoktan geçmiş olur. Toplumda bu tür menfi duyguların esiri olan insanlar bulunduğu gibi, sadece kendisini değil başkalarını düşünen diğerkâm insanlar da vardır. Hattâ bu diğerkâmlık bazı insanlarda o derece ileridir ki, menfaat karşısında fedakârca davranır, başkasını kendisine tercih eder, sevap konusunda bile kendisini değil arkadaşının, kardeşinin kazanmasını ister. İşte böyle faziletli insanlar, hâdiselere kendisi açısından değil, başkası açısından bakar. Âdeta yaşamak için değil yaşatmak için gayret gösterirler. Bu insanlar hiçbir zaman yalnız kalmaz, sevenleri onların etrafından asla ayrılmaz. İşte bencil, menfaatçi insan tipi ile diğerkâm, fedakâr insan tipi arasında yalızlık durumuna düşme açısından böyle büyük bir fark vardır.

İnsanı diğer insanlardan koparan ve yalnızlığa iten diğer bir sebep ise, "Kişinin maddî kazancı arttıkça toplumdaki statüsü de artar." şeklindeki yanlış bir kabul ve anlayıştır. Bu anlayışa göre kişinin itibarının temel kaynağı kazançları, malı ve mülküdür. Maalesef bu anlayış bugün bütün toplumu sarmış; ekonomi, mal-mülk sahibi olma, alış-veriş ve tüketme neredeyse hayatın tek gayesi hâline gelmiştir. Bilhassa büyük şehirlerde ekonomik durumu iyi modern aileler içinde hayata böyle bakanların sayısı hiç de az değildir. Bu ailelerde komşuluk ve akrabalık münasebetleri samimiyetten uzak ve oldukça resmîdir. Görüşmeler zorunlu olarak yapılır ve sık değildir. Bunun neticesi olarak, yaş ilerledikçe hem kadınlarda hem de erkeklerde yalnızlık hissi artar. Bu durum genelde kadınlarda daha erken yaşta başlar. Böyle bir toplumda münasebetler sevgi, saygı, kardeşlik, yardımlaşma, dayanışma, fedakârlık gibi değerlere dayalı değil, menfaat üzerine kurulur. Münasebetlerin menfaate dayalı olduğu bir toplumda, size ne kadar alâka gösterileceği, sizin de kime ne kadar alâka göstereceğiniz menfaate bağlıdır. Menfaat yoksa, münasebetler yapmacık olur ve insan, toplum içinde bulunmasına rağmen kendini yalnız hisseder. Buna karşılık, hayat tarzları ve değer hükümleri İslâmî kültüre daha yakın olan ailelerin, düşük gelirli olmalarına rağmen, sosyal münasebetleri daha sıcak, teklifsiz ve sıktır. Bu da açıkça göstermektedir ki, İslâm'ın güzel âdap ve düsturlarını hayatına tatbik edenler, yoksul da olsa yalnızlığa kolayca düşmez. Buna karşılık yaşantısında bu düsturlara uymayanlar, zengin de olsalar yalnızlığa düşebilmekte, huzur ve saadeti bir türlü bulamamaktadır.

Hürriyet ve bağımsızlıkla alâkalı yanlış anlayış ve uygulamalar da yalnızlığa yol açmaktadır. Batı medeniyeti, insana sınırsız bir hürriyet ve bağımsızlık tanımıştır. Güya başkasına boyun eğmemek için hürriyet ve bağımsızlık mücadelesi veren bu insanlar, neticede kendini başıboş, sahipsiz, emniyetsiz ve gayesiz görmeye başlar, daha ileride ise yapayalnız kalır. Nitekim Batı'da çocuklar, genç yaşta aileden kopmakta, hürriyet ve bağımsızlık adı altında yalnızlığa düşmektedir. Bundan dolayı aileler artık on sekiz yaşından sonra çocuklarını bırakmak istememektedir. Hâlbuki eski toplumlarda sosyal düzen, tabiî akışı içerisinde "ben" değil, "biz" merkezli akıp gidiyordu. Aile genişti. Evlenen insan, anne babasından kopmuyordu. Anne, baba, oğul ve torunlar geniş bir çatı altında bir arada yaşıyordu. Bu beraberlik, ait olma duygusu verdiğinden, insana bir güven ve iç huzuru sağlıyordu. Modernleşmenin yol açtığı yeni hürriyet anlayışı ve dünyevîleşme, ferdi ön plâna çıkarırken, tecrit edilme, güvensizlik ve endişe duygularını artırarak yalnızlık duygusunu yoğunlaştırmıştır. Diğer yandan modernizmin hürriyet ve ferdiyetçilik vurgusu, ailevî değerleri çözerek küçük çekirdek aileler oluşturmuştur. Modern ailenin küçüle küçüle çocuğu bile dışlayacak duruma gelmesi de, aslında yalnızlığı üreten önemli bir sebep olmuştur. Bu mânâda, sosyalleşme ve sevgiyi tam mânâsıyla öğretemeyen parçalanmış ailelerden gelen fertlerin daha fazla yalnızlık problemi yaşamaları tesadüf değildir. Çünkü ciddi psikolojik problemler meydana getiren aile parçalanmalarına maruz kalmış fertler, daha sonraki sosyal münasebetlerinde ciddi problemler yaşarlar. Maalesef günümüzde hızla artan boşanmalar ve aile parçalanmaları, yalnızlıkla ilgili pek çok problemi de beraberinde getirmiştir. Boşanmasalar bile eşlerin arasında sevgi yoksa, yalnızlık duygusu kaçınılmaz olabilir.

Yalnızlığı başlatan en önemli faktörlerden biri de, sosyal çevrenin özelliğidir. İyi arkadaşlık münasebetleri, cemaat veya grup içinde ortak değer ve hedefleri paylaşma hemen her yaş dönemi için oldukça önemlidir. Böyle bir ortamda fert, menfi hislere maruz kalmış olsa bile, iç dünyasını arkadaşına, dostuna rahatça açabilir; kendini yiyip bitirecek olan sıkıntıyı kolayca bertaraf edebilir. İç dünyasını açabileceği dostları olmayanlar ise, içinde bulunduğu hâli sürekli büyütür ve yalnızlığını derinleştirir. Bilhassa yaşlılıkta, fizyolojik olarak güçsüz olduklarından, insanların başkalarına olan ihtiyaç ve bağımlılığı artar. Ayrıca, emeklilikle beraber, iş yapamamanın getireceği işe yaramazlık duygusu, statü kaybı ve aile fertlerinin ayrılmaları ile insan, yalnızlığı daha derinden hisseder. Kişi, ahiret inancının eksikliği nispetinde artan bir şiddette "öleceğim" korkusuna kapılır. Yaşlılar, yakınları ile birlikte yaşadıkları zaman daha mutludurlar; küçükler kendisine hürmet ve saygı gösteriyorlarsa, hayatla olan bağları daha da sağlamlaşarak ruh ve his dünyalarında mutluluğu tadarlar. Sosyal ve psikolojik tatmine eriştiklerinden yalnızlığı hissetmezler.

Yalnızlıkların temelinde, diğer insanlarla münasebetlerde yaşanan hayal kırıklıklarının da büyük bir payı vardır. Dürüst davranmama, kandırma, aldatma, suiistimal, hor görme, aşağılama gibi davranışlar, fertte hayal kırıklığı oluşturur. Maalesef bugün toplum, en yakın arkadaşına, hattâ kardeşine borcunu ödemeyen, verdiği sözü tutmayan ve hiçbir şekilde güven telkin etmeyen insanlarla doludur. Bunlar, darda kalana yardım etmeyi değil, onun elinde kalanı da nasıl alacağını düşünür. Fırsat yakalayınca da kardeşini, dostunu, arkadaşını acımasızca alaşağı eder, hak hukuk tanımadan onun varlığının üzerine konar. İşte bu tür davranışlar, insanlarda ciddi hayal kırıklıklarına yol açmaktadır. Böyle hayal kırıklıkları yaşayan kişiler, benzeri bir duruma düşmemek için yakın sosyal münasebetlerden uzak durup, yalnız kalmayı tercih eder veya münasebetleri sürdürme yönünde yeterli gayret göstermez. Çünkü insanlar genelde, münasebetlerin çoraklaştığı bir ortamda, endişe ve güvensizlikle başa çıkabilmek için, içlerine kapanır. Onlar yalnızlığı, muhtemel zararlardan korunma yolu olarak görürler ve kendilerini, zayıf, sahipsiz ve arkadaşsız hissettiklerinden çevrelerinden iyice uzaklaşırlar. Hâlbuki rehberimiz, efendimiz Hz. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), Müslüman'ı ne yüce vasıflarla tarif etmiştir. O'na göre, "Müslüman, elinden ve dilinden başka insanların zarar görmediği kimsedir." "Müslüman Müslüman'ın kardeşidir; ona yalan söylemez, ihanet etmez, kötülük yapmaz, onu aşağılamaz, kötülük edebilecek birinin eline bırakmaz." Kardeşine, dostuna, arkadaşına ve yakınlarına bu ölçüler içinde davranan bir insan, hiçbir kimseye hayal kırıklığı yaşatıp onu yalnızlığa itmez. Çünkü Müslüman kendisine yapılmasını istemediği bir şeyi başkasına yapmaz.

Bu sayılan sebepler dışında insanı yalnızlığa iten başka faktörler de vardır. Yakınını kaybedenler bir ânda kendilerini büyük bir yalnızlık içinde hissedebilir. Yine başka bir şehir veya ülkeye göç edenler, kendi kültür ve anlayışında insan bulamazsa yalnızlığa maruz kalır. Ancak yüksek bir ideal ve gaye için yer değiştirenler yalnız kalsalar bile, ümitsizliğe düşmez. Onlar bilirler ve inanırlar ki, Allah (celle celâlühü) onların yardımcısıdır.

Netice olarak yalnızlık, insan yaratılışına aykırı bir durumdur. İnsanlar topluluk hâlinde yaşamak üzere yaratılmış ve genellikle hep toplum içinde yaşamıştır. İradî veya mecbur kalınarak yaşanan yalnızlıklar istisnaidir. Allah katında makbul olan ve insanların da hemcinsinden beklediği şey, yalnızlık değil, insanlarla iç içe olmak, sevmek, sevilmek ve yardımlaşmaktır. Bir insan, başkalarına ne kadar alâka gösterir, onları anlamaya çalışır ve ihtiyaç ânında onlara yardım ederse, o derece mutlu ve huzurlu olur. Aynı zamanda karşısındakini de mutlu eder. İnsanın alâka göstereceği daire, bütün insanlık âlemi kadar geniş olmakla birlikte, ferdin çok daha yakın olması gereken kişiler; anne-babası, eşi, çocukları, akrabaları, yetimler, yoksullar, komşuları ve dostlarıdır (Nisa Sûresi, 36). Ne kadar alâka gösterirsek, onları yalnızlık hissine kapılmaktan o ölçüde korumuş oluruz. Meselâ Yüce Beyan'da, anne-babaya iyi davranmamız, ihtiyarlıklarında onlara "öf" bile demememiz, tatlı ve güzel söz söylememiz, tevazu kanadını indirmemiz kesin olarak emredilmiştir (İsra Sûresi, 23–24). Bu emri yerine getiren hangi evlâdın anne veya babası yalnızlık hisseder? Yine Peygamber Efendimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) komşularla münasebetler hususundaki tavsiyeleri, hiçbir kimsenin kendini yalnız hissetmeyeceği kadar geniş kapsamlı ve uygulanabilir niteliktedir. O (sallallahü aleyhi ve sellem), komşumuz hastalandığında ziyaretine gitmeyi, öldüğünde cenazesinin kaldırılmasında bulunmayı, borç istediğinde vermeyi, darda kaldığında yardımına koşmayı, bir nimete kavuştuğunda tebrik etmeyi, onun başına bir musibet geldiğinde teselli etmeyi, evimizi onun rüzgârını (güneşini, manzarasını) engelleyecek şekilde yüksek yapmamayı, pişirdiği yemekten ona vermeyi bizlere tavsiye etmiştir. O'nun (sallallahü aleyhi ve sellem) çocuklar, yetimler, fakirler ve dullar hakkındaki tavsiyeleri de, onları gözetip kollama bakımından komşulara ait tavsiyelerinden geri değildir. Bunlara uyduğumuz takdirde toplumda yalnız, hele yapayalnız hiçbir kimse kalmayacaktır. O zaman mal da, mülk de, kazanç da, makam da insanları birbirleriyle kaynaştırmaya, yakınlaştırmaya, dostluk ve kardeşliği pekiştirmeye hizmet edecektir. 

KAYNAK:http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/insani-yanlizliga-iten-sebepler-nisan-2012.html

BENZER OLAYLAR YAŞARKEN...

Hayatımızın her bir aşamasında karşılaştığımız durumlara karşı belli tepkiler veririz. Kar yağar, söyleniriz. Yağmur yağar söyleniriz. Yağmaz yine söyleniriz. Duruma göre bazen sevinir, bazen üzülürüz. Sevdiğimiz adam beklentimizi karşılamaz, strese gireriz. İşyerinde mesai arkadaşımız arkamızdan konuşur, insanlara karşı güven kaybı yaşarız... Ve daha birçok olay ve verdiğimiz onca tepki, hissettiğimiz onca duygu arasında, bazen yönümüzü şaşırarak bazen de yolumuzu bularak devam ederiz yaşamaya. Gerçekte yaşadıklarımız aynı veya benzer şeyler olsa da her birimiz için ayrı anlam taşır olaylar. Birinin incindiğine, diğeri kırılır, bir başkası ayağa kalkamaz bir daha... Her birimizin gösterdiği reaksiyon kendine özgüdür. Trafik birisi için stres kaynağı iken, bir diğeri için olmayabilir. Problem ne olursa olsun, stresin kaynağı ne kadar farklılık gösterirse göstersin, değişmeyen tek şey insanın kendi kaynaklarını kullanarak yaşam olaylarının getirdiği sıkıntıyı nasıl çözebileceği ya da nasıl çözemeyeceğinde gizlidir. Olaylar karşısında hissettiğimiz kızgınlık ve gerginlik bütün sistemimizi etkisi altına alır. Sinir sisteminden hafızaya kadar bozucu etkisi vardır. Denilebilir ki stresle başa çıkmayı öğrenmek, bedensel olarak yaşayabileceğimiz hastalıkları da bir ölçüde kontrol etmeyi sonuç verir ki bu da azımsanacak bir şey değildir. Her şeyin azının iyi, fazlasının zararlı olması gibi, olaylar karşısında yaşadığımız hafif stres önemlidir ve hayat koruyucudur. Daha dikkatli ve uyanık olmamızı sağlar. Yaşadığımız stres süre olarak uzar, artar ve dahi kronikleşirse, işte o zaman kısa vadede ve uzun vadede zarar görmek kaçınılmazdır. Yaşamda karşılaştığız olaylarda hissettiğimiz duygular genellikle çaresizlik, değersizlik, yalnızlık, huzursuzluk ve kızgınlıktır. Düşünün ki eşinize defalarca rahatsız olduğunuz bir şeyden bahsettiniz ve daha dikkatli davranmasını istediniz. Üstelik de istemekte olduğunuz şey yapılmayacak zorlukta bir şey değil. Ve eşinizin de istese yapabileceği bir şey. Mesela eve misafir çağırılacağında bunun mümkün olduğunca önceden haber verilmesi gibi... Yani son dakikada ‘’bizim arkadaşlarla eve yemeğe geliyorum ‘’denilmemesi gibi... Ama bir türlü sonuç alamadıysanız yukarıdaki duyguları ardı ardına yaşamanız ve öfkelenmeniz kaçınılmazdır. Sevgilinizi ne zaman arasanız telefonu duymaması, aramanızı görmesine rağmen size dönmemesi durumunda hissettikleriniz... Çocuğunuzun babasıyla vakit geçirmesini isteyip birçok şeyi bir araya getirip plan yaptığınız bir günde, eşinizin salondaki koltukta tembellik yapmayı tercih etmesi durumunda hissettikleriniz… Ve daha pek çoğu sizi üzer, kızdırır, strese sokar. Yaşadıklarımız çoğu kere isteklerimizle örtüşmez ve işte o zaman ‘’stres’’ içine düştüğümüz bir durum olur. Nasıl başa çıkacağımız bilemezsek gömüldükçe gömülürüz. Eğer kaderimizi başkalarının seçimlerine bırakmışsak durum acınası bir hale dönüşür. Önce kendi kaderimizi kendi elimize almak, stresle başa çıkmak için önemli bir adımdır. Yani suçlamayı bırakıp “Durum bu, o halde ben şimdi ne yapmalıyım, nasıl düşünmeli ve nasıl davranmalıyım?” diye sormaya başlamak lazımdır. Sonra bizi strese sokan insanlar veya durumlarla ilgili olarak beklentilerimizin gerçekçi olup olmadığına bakmak lazımdır. Üsküdar’dan Avcılar’a gitmek için iki saatlik bir süre tasarlamış ve trafiğe girmişseniz yetişemeyeceğinizi bilmelisiniz. Geleneksel yapıda bir adamla evliyseniz, ne kadar söz verirse versin, son andaki gelişmelerle eve misafir getirme davranışından kolay kolay vazgeçmeyecektir. Durumu biraz kontrol edebilirsiniz yalnızca, fakat fazlasını beklemeyin. Bütün haftayı dışarıdaki yoğunlukla geçirmiş eşinizin çocuğuyla dışarıda zaman geçirmesi belki de bir zorunluluk olacaktır, fakat amaç zaman geçirmekse kızmadan evde bir plan yapabilirsiniz mesela. Beklentilerin gerçekçi bir temele oturtulması, büyük oranda yaşadığımız stresi, en aza indirebilir... Yaşadığımız probleme yönelik birden çok çözüm yolu üretebilmek mümkündür. Aniden gelen misafir için ikramı abartmayacak tedbirlerin alınması gibi... Trafik yükünden rahatsızsak deniz yolunu tercih etmek veya başka çözümle düşünmek gibi... Eğer esnek düşünebilirsek bir çözüm yolu bulabiliriz. Ama tek çözümün “kendi kafamızdaki çözüm” olduğunda ısrarlıysak, hep kendi haklılığımıza inanmışsak, işimiz de hayatımızda zor. Çünkü çevremizi değiştirmek de insanları değiştirmek de mümkün değil. Eğer gerçekten istemiyorlarsa...




ÇAMAŞIRLARINIZIN UZUN ÖMÜRLÜ OLMASI İÇİN BUNLARI YAPIN

Çamaşır yıkamanın da incelikleri bulunur. Bazı ipuçlarını dikkate alarak, kıyafetlerinizin zarar görmesini engelleyebilirsiniz.
Çamaşır yıkamak her evdeki öncelikli ev işlerindendir. Çamaşırların yıkama esnasında zarar görmesini engellemek ve daha düzenli bir şekilde çamaşır yıkayabilmek için bazı ipuçlarını göz önünde bulundurabilirsiniz.
Kıyafetleri yıkamadan önce düğmeleri düğmeler, fermuarları çeker ve tüm cepleri boşaltırsanız, kıyafetlerin zarar görmesini engellersiniz.
Çamaşır suyu kullanırken, kıyafetin üzerinde büyük bir alana yayılmasını önlemek için, bir buzdolabı poşetinin ucunu kesip, çamaşır suyunu direkt lekenin üzerine ince ince damlatabilirsiniz.
Düğmelerin her iki tarafına da şeffaf oje sürerek, kumaşların yıpranmasını önleyebilir, düğmelerin yerlerinde sabit kalmalarını sağlayabilirsiniz.
Ailenin tüm bireylerinin eşyalarının karışmasını engellemek için herkesin kıyafetlerini ayrı şeffaf çamaşır poşetlerinin içinde yıkayıp, kurutabilirsiniz.
Havluları kıyafetlerden ayrı yıkayarak, kıyafetleri tiftiklenmelerini önleyebilirsiniz. Havluların formlarını korumaları için kurutma makinesından hala nemliyken çıkartın.
Enerji tasarrufu yapmak ve aşırı çamaşırdan kaçınmak için ailenin tüm fertleri için bir havlu ve bir el havlusu ayırın ve bunları haftada bir yıkayın. Herkesin rengi ayrı olursa, karışıklık yaşanmaz.
Bu ipuçlarına dikkat ederek, çamaşır yıkama işinin düzene girmesini ve kıyafetlerinizin mümkün olan en az düzeyde yıpranmasını sağlayabilirsiniz.
evhayat.com
KAYNAK:http://nevbahar.samanyoluhaber.com/camasirlarinizin-uzun-omurlu-olmasi-icin-bunlari-yapin/

BENİ DİNLİYOR AMA DUYMUYOR

Bazen karşımızdaki kişinin ne söyleyeceğini bildiğimizi düşünerek, onu dinlemeyi bırakıp kafamızda cevaplar hazırlamaya başlarız. Halbuki insanlar asıl söylemek istediklerini genellikle konuşmalarının sonuna bırakırlar. O sözlerini tamamlamadan dinlemeyi kestiğimizde onu anlayamayız.
Bazen de sürekli konuşarak karşımızdaki kişinin sorununu çözmeye çalışırız. Halbuki insanlar sorunlarını bizim çözmemizi değil onları anlamamızı beklerler. Sürekli biz konuşursak karşımızdakinin duygu ve düşüncelerini anlayamayız. Sessizlik, karşımızdaki kişiye;
* Seni anlamak istiyorum,
* Duygu ve düşüncelerine önemsiyorum,
* Kararlarına saygı duyuyorum gibi güçlü mesajlar verir.
Ancak sessizlik, karşımızdaki kişiyi anlamamız için yeterli değildir. Onu anlamaya çalıştığımızı ifade eden göz teması kurmak, dokunmak, ona doğru eğilmek, gülümsemek gibi sözsüz ifadelerin yanında “Hmm”, “Anlıyorum”, “Öyle mi?”, “Yaa!” “İlginç!”, gibi sözlü tepkilerle karşımızdaki kişiyi dinlediğimizi göstermemiz gerekir.
Karşımızdaki kişi bizimle bir sorununu paylaşırken kızgınlık, kırgınlık, merak, endişe gibi duygular yaşıyor olabilir. Özellikle çocuklar, duygularını sözlü bir şekilde dile getirmekte zorlanabilirler.
Yetişkinler ise öfke, kıskançlık, korku gibi duyguları ifade etmeyi bir zayıflık ve yetersizlik olarak gördükleri için açıkça dile getirmekten kaçınabilirler. Böyle bir durumda biz dinleyici olarak;
* Günün nasıl geçti?
* O konuda konuşmak ister misin?
* Seni üzen şeyi benimle paylaşmak ister misin?
* Bu konudaki duygularını merak ediyorum.
* Senin için yapmamı istediğin bir şey var mı?
gibi konuşmaya kapı aralayıcı sorularla karşımızdaki kişiyi konuşması için cesaretlendirmeliyiz.
Unutmayın! İnsanlar konuşmak değil, anlaşılmak istiyor.
Efkan Yeşildağ- meydan gazetesi
KAYNAK:http://nevbahar.samanyoluhaber.com/beni-dinliyor-ama-duymuyor/

SEVGİ

Sevgi yaşatan bir iksirdir; insan sevgiyle yaşar, sevgiyle mutlu olur ve sevgiyle çevresini mutlu eder. İnsanlık sözlüğünde sevgi bizim canımızdır; biz birbirimizi onunla hisseder, onunla duyarız. Allah insanları birbirine bağlama konusunda sevgiden daha güçlü bir irtibat unsuru, bir zincir yaratmamıştır. Aslında dünya, köhne bir harabeden ibarettir, onu taptaze ve canlı kılan sevgidir. Cinlerin, insanların sultanları; arıların, karıncaların, termitlerin bile kraliçeleri, bu sultan ve kraliçelerin de tahtları vardır. Krallar, kraliçeler belli yol ve belli usullerle seçilir ve gelir tahtlarına otururlar. Kimsenin intihábına ihtiyaç duymadan gelip gönüllerimize taht kuran bir sultan varsa o da sevgidir. Dil-dudak, göz-kulak onun bayrağını çektikleri ölçüde birer kıymet ifade ederler; sevgi ise kendinden kıymetlidir. Sevginin otağı sayılan gönül onun sayesinde kıymetler üstü kıymete ulaşmıştır. Sevgi sancağının gidip önünde dalgalandığı kaleler, kan dökülmeden fethedilmişlerdir. Sevgi askerlerinin ulaşabildiği yerlerdeki sultanlar, muhabbet çerisinin sıradan birer neferi haline gelmişlerdir.
Biz gözlerimizde sevginin zaferleri, kulaklarımızda onun davulunun, kösünün sesi bir atmosferde yetiştik. Gönüllerimiz hep onun bayrağının dalgalanma heyecanıyla attı. Sevgiyle o kadar içli-dışlı olduk ki, neticede hayatımızı bütün bütün ona bağlayıp ruhumuzu da ona adadık. Artık biz yaşarsak sevgiyle yaşar, ölürsek sevgiyle ölürüz. Her nefeste, bütün benliğimizde onu duyar; soğukta onunla ısınır, sıcakta da onunla serinleriz. Bizim harb u darbimizde güm güm sevgi davulunun sesi duyulur; sulh u sükunumuz da yine sevgi mehteriyle şölenleşir.
Binbir fenalığın kol gezdiği şu fevkalade kirlenmiş dünyada, her zaman temiz kalabilmiş bir şey varsa o sevgi, onca sararıp solan gülendam şeylerin yanında hiç renk atmadan güzellik ve cazibesini koruyabilmiş bir dilber varsa o da yine sevgidir.
Varlık bilinip görülme fitilinin, sevgi cerağından tutuşturulması sonucu meydana gelmiştir. Eğer Hakk'ın yaratma sevgisi olmasaydı, ne aylar, ne güneşler, ne de yıldızlar meydana gelirdi. Kainatlar birer sevgi şiiri, yerküre de bu şiirin kafiyesidir. Tabiat kitabı ve eko sistemde her zaman sevginin gür solukları duyulur, insani münasebetlerde de hep onun bayrağı dalgalanır durur.
İnsanın insanları sevip çevresine alaka duyması, hatta bütün varlığı şefkatle kucaklayabilmesi, biraz da kendini bulup bilmesine, kendi mahiyetini keşfedip yaratıcısıyla olan münasebetini duymasına bağlıdır. O, kendi derinliklerini, kendi özündeki cevherleri duyup hissedebildiği ölçüde, aynı hususların başkalarında da bulunduğunu düşünür, hem Yaradan'a nisbetin hatırına hem de mahiyetindeki cevherlere karşı kadirşinas davranma hissiyle her varlığı daha bir farklı görür.
Bu inceliği sezebilen bir ruh, özü aşkla yoğurulmuş Mevlana gibi: ‘‘Gel, gel aramıza katıl; biz Hakk'a gönül vermiş aşk insanlarıyız! Gel gel bize katıl da sevgi kapısından içeriye giriver, giriver ve evimizde bizimle beraber otur... Gel birbirimizle içten konuşalım... El-ayak, gönül hareketlerini daha iyi anlar, öyle ise gel dilimizi tutalım, titreyen gönüllerimizle konuşalım...’’ der ve gönül dilinden bize destanlar sunar.
Dünyamızın, cennet haline gelmesinin ve cennet kapılarının ardına kadar açılmasının, açılıp bize ‘‘buyurun’’ denilmesinin önemli bir vesilesi sayılan aramızdaki birliği bozmak da neden!

                                    
Kaynak:http://dosyalar.hurriyet.com.tr/ozel/turk/01/02/14/ozehab/06oze.htm

      ****************************************************************************************

Sevgi, dünyaya gelen her varlıkta en esaslı bir unsur, en parlak bir nur, en büyük bir kuvvettir ve bu kuvvetin yeryüzünde yenemeyeceği hiçbir hasım yoktur. Sevgi evvelâ bütünleşebildiği her rûhu yükseltir ve ötelere hazırlar. Sonra da bu ruhlar sonsuzluk adına doyup duydukları şeyleri bütün gönüllere hâkim kılmanın kavgasını vermeye başlarlar. Bu yolda ölür ölür dirilir; ölürken 'sevgi' der ölür, dirilirken de sevgi soluklarıyla dirilirler.
Sevmeyen ruhların olgunlaşıp insanî semâlara yükselmelerine imkân yoktur. Evet onlar yüzlerce sene yaşasalar dahi olgunluk adına bir çuvaldız boyu yol alamazlar. Sevgiden mahrum bu sîneler, bir türlü egonun karanlık labirentlerinden kurtulamadıkları için, kimseyi sevemez, sevgiyi sezemez ve varlığın sînesindeki muhabbetten habersiz olarak kahrolur giderler.
Çocuk, ilk defa dünyaya gözlerini açtığı zaman sevgi ile karşılaşır, şefkatle gerilmiş ruhları görür ve muhabbetle atan kalplere sırtını vererek büyür. Daha sonraları ise, bu sevgiyi bazen bulur bazen de bulamaz; ama bütün bir hayat boyu hep o sevgiyi arar ve onun arkasından koşar.
Güneşin çehresinde sevginin izleri vardır. Sular buhar buhar o sevgiye doğru yükselir; yukarılarda damlalaşan su habbecikleri, o sevginin kanatlarıyla kanatlanır ve nâralar atarak başaşağı toprağın bağrına inerler. Güller, çiçekler sevgiyle gerilir ve gelip geçenlere tebessümler yağdırırlar. Yaprakların bağrına taht kuran jaleler, durmadan çevrelerine sevgi dolu gamzeler çakar ve sevgiyle raks ederler. Koyun, kuzu sevgiyle meleşir ve birleşir; kuşlar ve kuşçuklar sevgiyle cıvıldaşırlar ve sevgi koroları teşkil ederler.
Her varlık, kainattaki yeri itibarıyla bu geniş sevginin bir yanını, parlak bir senfonizma ile seslendirmekte, irâdî ve gayr-i irâdî, varlığın sînesindeki derin aşk ve muhabbeti göstermeye çalışmaktadır.
Sevgi, insan ruhunda öyle derin izler bırakır ki, o uğurda yurt-yuva terk edilir, icabında ocaklar söner ve her vâdide ayrı bir mecnun 'Leylâ!' der inler. Ruhundaki sevgiyi kavrayamamış sığ gönüller ise bu işe delilik derler..!
Diğergamlık ve başkaları için yaşamak, insanoğluna ait yüksek bir duygudur ve kaynağı da sevgidir. İnsanlar arasında bu sevgiden en çok hisse alanlar en büyük kahramanlardır. İçindeki kinleri, nefretleri söküp atmaya muvaffak olmuş en büyük kahramanlar... Ölüm bu kahramanların soluklarını kesemez. Hazân onların çiçeklerini solduramaz. Aslında her gün iç dünyalarında ayrı bir sevgi meşalesi tutuşturup, kalplerini sevginin, mürüvvetin meşcereliği hâline getiren ve duygu dünyalarında açtıkları yollar ve tünellerle bütün gönüllere girmesini bilen bu çalımlı ruhlar, öyle yüksek bir divandan 'ebed-müddet' yaşama hakkını almışlardır ki, değil ölüm ve fânilik, kıyametler dahi onların çiçeklerini solduramaz ve kadehlerini deviremez.
Çocuğu için ölmesini bilen anne büyük bir şefkat kahramanı, ülkesi ve insanı için hayatını hakîr gören fert bir millet fedâisi, insanlık için yaşayıp onun için ölen kahraman ise, sînelerde taht kurmaya hak kazanmış bir ölümsüzlük âbidesidir. Böylelerinin elinde sevgi, her düşmanı yenebilecek bir silah, her kapıyı açabilecek sihirli bir anahtardır. Bu silah ve bu anahtara sahib olanlar, bugün olmasa da yarın mutlaka bütün cihanın kapılarını açacak ve ellerinde muhabbet buhurdanlıkları dörtbir yana huzur kokuları saçıp dolaşacaklardır.
İnsanların gönüllerini fethetmek için en kestirme yol sevgi yoludur. Ve sevgi yolu peygamberler yoludur. Bu yolda yürüyenlerin yüzlerine kapılar kapanmaz! Ezkazârâ, birisi kapansa bile onun yerine yüzlercesi, binlercesi açılır. Bir kere de sevgi yoluyla gönüllere girildi mi, artık halledilmedik hiçbir mesele kalmaz.
Ne mutlu sevgiyi kendine rehber yapıp yürüyenlere! Yazıklar olsun, ruhundaki sevgiyi sezemeyip bütün bir hayat boyu kör ve sağır yaşayan talihsizlere!
Ey yüceler yücesi Rabbim, kinlerin nefretlerin, gecenin koyu karanlıkları gibi dört bir yanı sardığı günümüzde, Sen'in sevgine sığınıyor, şu fevkalâde haşerî ve alabildiğine azgınlaşmış yaramaz kullarının gönüllerini, muhabbet ve insanî duygularla doldurman için son bir kere daha kapında inliyor ve iki büklüm oluyoruz.
Sızıntı, Mart 1987, Cilt 9, Sayı 98
Kaynak:http://tr.fgulen.com/content/view/135/3/

27 Ocak 2015 Salı

İSTİĞFAR

Soru: Günahların bulaşıcı bir hastalık gibi dört bir yanı sardığı günümüzde istiğfarın inanan gönüllere vaad ettikleri nelerdir? İstiğfar için özellikle tercih edilmesi gereken belirli vakitler var mıdır?
Cevap: Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) beyanlarına göre her doğan çocuk İslâm fıtratı üzerine doğar. (Bkz.: Buhâri, cenâiz 80, 93) Esasen insanın yükümlü kılındığı mükellefiyetlerdeki temel espri de doğuştan insana verilen bu aslî fıtratı korumaktır. Yani insan, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine ihsan ettiği fıtrat-ı asliyeyi vefat edinceye kadar korumakla mükelleftir. Zaten münciyât (insanı sahil-i selâmete ulaştıracak ameller) kategorisinde ele alınabilecek bütün emirler fıtrat-ı asliyeyi korumaya matuf olduğu gibi, mühlikât (helâk eden, felâkete sürükleyen hususlar) olarak isimlendirilen bütün haramlar da fıtrat-ı asliyeyi bozmaya sebeptir. O hâlde insan bir taraftan helâk edici günahlara karşı sağlam seralar oluştururken diğer taraftan da sürekli, sâlih amellerin peşinden koşmalı; fıtrat-ı asliyesini, kirletmeden ve deformasyona maruz bırakmadan, muhafaza etmenin yollarını aramalıdır.
İşlenen her bir günah insan tabiatı açısından bir deformasyondur. Böyle bir deformasyon yaşayan insanın yeniden formuna girebilmesi yani tabiat-ı asliyesine dönebilmesi ise ancak istiğfarla mümkündür. Diğer bir ifadeyle, günahlar insan mahiyetinde olumsuz bir kısım değişiklikler meydana getirir. Öyle ki, günah ile kirlenen bir kalb zamanla kendi fonksiyonunu dahi eda edemez hâle gelebilir. Ayrıca her bir günah, insanı Allah’tan uzaklaştırır ve onu küfre yaklaştırır. İşte insanı küfre yaklaştıracak günahlardan kurtulma ve kalbde oluşan lekeleri silme ancak istiğfarla mümkün olur. (Bkz.: Tirmizî,tefsiru sûre (83) 1)
Koruyucu Hekimlik
Esasında insan daha baştan günahın en küçüğüne bile adım atmama mevzuunda kararlı bir duruş sergilemelidir. Bu istikamette o, günaha düşmeyeceği temiz ve nezih ortam oluşturma gayreti içinde olmalı ve kendisini günaha sürükleyebilecek zeminlerden yılandan çıyandan kaçar gibi kaçmalıdır. Bu ise ancak her günahta Cehennem’e yuvarlanıyor olma hissini vicdanında derinden derine duyan mü’min bir gönle müyesser olacaktır. Zaten günaha karşı kalbde bir tiksinti hâsıl olmuyorsa, o kalbin ölmüş olduğuna hükmedilebilir. Evet, hata ve mâsiyetlere karşı tepki vermeyen, günahtan rahatsızlık duymayan, yaptığı yanlışlıklardan dolayı uykuları kaçmayan bir gönül, ölmüş bir bünye gibidir. Bütün bu sebeplerden dolayı, inanan bir gönül, günaha karşı mutlaka bir tepki gösterir. Gösterilmesi gerekentepkilerin en başta geleni ise istiğfardır.
Mü’min “estağfirullah” derken, esasında muzari kipinin genişlik ve enginliği içinde “Allah’ım, ben Sen’den yarlığanma talep ediyorum/ederim/edeceğim!” demektedir. Evet, burada geçmiş zaman kipinin yerine şimdiki zaman, geniş zaman ve gelecek zaman ifade eden muzari kipinin kullanılması mânidardır. Zira bununla insan geçmişte işlediği bir günahın affedilmesi talebini bütün bir geleceğe yaymış olmaktadır. Aslında Cenâb-ı Hak, kulun bir kere yaptığı tevbe ve istiğfarı da kabul ederek onun günahlarını bağışlayabilir. Fakat insana düşen vazife, elinin, ayağının, gözünün veya kulağının kayması karşısında bir kere mağfiret talebini yeterli bulmayıp "Allah'ım, Sen'den yarlığanma diliyorum; ömrüm vefa ettiği sürece de bu talebime devam edeceğim. Bir kere af dilemeyi yeterli bulmuyorum; şu anda beni bağışlamanı istediğim gibi, bu hatamdan dolayı bir ömür boyu pişmanlık duyacak ve affedilip bağışlanma dileneceğim. Yarlığa beni Rabbim!.." diyerek, işlediği tek bir günahın dahi bir ömür boyu nedametini içinde duymasıdır. Evet, mü’min işlediği günah karşısında, kendisine sevap yolu gösterildiği hâlde günah yoluna girmesinin ne kadar ayıp olduğunu düşünmeli, Cennet gibi bir nimet vaadi karşısında günahlara dalarak onu görmezlikten gelmenin bir küstahlık olduğunu bilmeli, içten içe hep o günahın hacaletini duymalı ve böylece sürekli istiğfara yönelmelidir. Öyle ki, bazen tek bir günah için bile on bin defa istiğfar çekmelidir. Hatta kimi zaman bunu bile yeterli görmemeli, “Elfü elfi estağfirullah!” demeli ve bir milyon istiğfarı içinde birden duymaya çalışmalıdır.
Şer Eğilimlerinin Kökünü Kesen İksir
İstiğfar, tahrip edilen mahiyeti yeniden restore ettiği gibi, aynı zamanda şerre karşı eğilim gücünün de kökünü keser. Zira sürekli istiğfar eden ve sürekli arınan bir insan, yeni bir günaha davetiye çıkaracak günah zeminini de ortadan kaldırıyor demektir. Yani böyle bir kimsenin kalbinde başka mikroplara çağrıda bulunacak bir virüs yoktur. Ayrıca bilemediğimiz şekilde Cenâb-ı Hak sürekli istiğfarda bulunan bir insanın, kötülüklere karşı eğilim hissini köreltebilir.
Diğer yandan Allah Teâlâ Furkan Sûre-i Celilesi’nde,
فَأُولَئِكَ يُبَدِّلُ اللَّهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ
“Allah onların kötülüklerini iyiliklere, günahlarını sevaplara çevirir.” (Furkân Sûresi, 25/70) buyurmak suretiyle iman, salih amel, istiğfar ve tevbeyle kendisine yönelenlerin kötülüklerini iyiliklere çevireceği müjdesini vermiştir. Evet, Cenâb-ı Hak, işlenen günahlarla kirlenen sayfa ve satırları Kendisine teveccüh edilmesi vesilesiyle silebilir; boş kalan o sayfa ve satırları da, boş kalmasın diye, engin rahmetiyle güzelliklerle doldurabilir. Bu da Allah’ın rahmetinin gazabının önünde olmasının ayrı bir tecellisidir. (Bkz.: Buhâri, tevhid 22)
Üstad Hazretleri bu âyet-i kerimeyi, daha farklı bir yaklaşımla, tevbe ve istiğfar neticesinde insanın şer kabiliyetlerinin hayır kabiliyetine değiştirileceği şeklinde yorumlar. Buna göre kul, günahtan sonra sadakat izhar ederek tevbeyle yeniden Allah’a teveccüh ettiğinde Cenâb-ı Hak da, “Mademki sen Bana döndün. Öyleyse Ben de sendeki şer kabiliyetlerini hayır kabiliyetine çeviriyorum.” şeklinde mukabelede bulunabilir.
İstiğfar İçin Önemli Zaman Dilimleri
Farz namazların arkasından üç kere af talebinde bulunmak sünnettir. (Müslim,mesâcid 135) İnsanın, Allah’a en yakın bir konuma ulaştıktan ve O’nun en sevdiği bir ibadeti icra ettikten sonra istiğfar etmesi şu iki hususla açıklanabilir: Birincisi, insanın kendisini namaza verememesi, ilâhî huzurun atmosferine giremeyerek hâlâ kendi dünyasında dolaşması, kendi hesaplarının arkasından koşması ki, miraç sayılan bir ibadette ortaya konulan bu tür tavırlar Allah’a karşı bir saygısızlıktır. Dolayısıyla Allah’ın huzurunda, Efendiler Efendisi’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) miraçta duyduğu mânâları duyma peşinde koşması gereken bir insanın, kendisine takılması, laubali tavırlar takınması istiğfar etmeyi gerektirir.
İkinci olarak, namaz, Cenâb-ı Hakk’a yapılan tazarru ve niyazların hora geçtiği bir mevki olduğundan, onun ardından yapılan duaların ayrı bir kıymet ve makbuliyeti vardır. Dolayısıyla böyle bir makamda Cenâb-ı Hakk’a teveccüh edilip günahlardan arınma ihtiyacının O’na arz edilmesi adına üç defa “Estağfirullah” denilmesi Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarafından tavsiye edilmiştir. Bu yönüyle beş vakit namaz, istiğfar için önemli bir zemin ve fırsattır.
Kur’ân-ı Kerim’de beyan buyrulan,
كَانُوا قَلِيلًا مِنَ اللَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ وَبِالْأَسْحَارِ هُمْ يَسْتَغْفِرُونَ
“Onlar geceleri az uyurlar ve seher vakitlerinde de istiğfar ederlerdi.”(Zâriyât Sûresi, 51/17-18) âyet-i kerimesi, istiğfar için çok önemli ayrı bir zaman dilimine dikkat çekmektedir. Bu âyet-i kerimede, bir taraftan, seherlerde kalkıp istiğfar eden, yana yakıla Allah’a içini döken, seccadeye başını koyduktan sonra bir daha başını kaldırmayı âdeta unutan mü’minler takdir ediliyor ve bu takdir de gök ehline, ruhânîlere ve bütün mü’minlere duyuruluyor. Diğer taraftan da bu beyanla, mü’minlere bir hedef gösteriliyor. Zira Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Sahiha’da mü’minlerin bazı vasıfları vakayı rapor şeklinde anlatılırken, hem bu vasıflara sahip olanlar takdir edilmiş, hem de henüz bu niteliklere sahip olmayanlar için ulaşılması gereken bir hedef gösterilmiş olur. Öyleyse insanların uykuda olduğu seher vakitlerinde hiç olmazsa iki rekât teheccüt namazıyla Rabb-i Kerime karşı kulluğunu arz etme, hiç kimsenin haberdar olmadığı o dakikalarda kalkıp istiğfar etme çok önemlidir.
Öte yandan insanın kalbinin yumuşadığı, günahlarının ağırlığını içinde hissettiği ve heyecanlarının köpürdüğü zamanlar da istiğfar adına çok iyi değerlendirilmelidir. Çünkü bu anlarda kurbet esintileri var demektir.
Hata ve günahların arkasından hiç zaman kaybetmeksizin hemen Cenâb-ı Hakk’a yönelmek de istiğfar için önemli vakitlerden biri olan “hata ve günaha adım atıldığının fark edildiği ilk an”ı değerlendirmek olacaktır. Zira günah bir girdap gibidir ve aynı zamanda o, insanda bağımlılık meydana getirir. Dolayısıyla günaha dalan bir insanın ondan kurtulması kolay olmaz. Hatta gırtlağına kadar değişik kötülüklere batan bir kişi, eğer ciddî bir azim ortaya koyarak oradan çıkma hususunda iradesinin hakkını vermezse, zamanla o günahın yasaklanmamış olmasını temenni etmeye başlayabilir ki, bu da o insanı itikadî noktada felâkete sürükleyebilir. Batanlar genellikle bu tür düşüncelerle batmıştır. İşte bu sebepledir ki, daha başta “Bu yol bataklığa gidiyor. Birkaç adım sonra ben de geriye dönülemeyecek bir noktaya savrulabilirim.” deyip hiç vakit kaybetmeksizin içine düşülen hata ve günahtan geriye dönmek çok önemlidir.
Son bir husus olarak şunu ifade edeyim ki, mağfiret talebi adına yukarıda belirtilen zaman dilimleri önemli bir fırsat aralığı oluştursa da, istiğfar için ille de hususî bir zaman tahsis etmek şart değildir. İstiğfarı bu vakitlerle sınırlandırmak ise kesinlikle doğru değildir. Zira insan sabah akşam, gece gündüz her zaman af talebinde bulunabilir, ömrünün her anını istiğfar adına bir fırsat olarak değerlendirebilir. Evet insan, fırsatını bulduğunda hemen bir kenara çekilip, ister diz çökerek isterse başını yere koyarak istiğfar ve tevbeyle Cenâb-ı Hakk’a yönelebilir. Hatta bir yerden bir yere giderken, araba kullanırken, birisini beklerken insan boş duracağına, farklı farklı istiğfarlarla Allah’a içini dökebilir. Aslında insanın her anını bu istikamette değerlendirmesi gerekir. Zira ölüm, ansızın karşımıza çıkabilir. İstiğfarla mırıldanan dudaklarla ölümü karşılamak ise, tertemiz bir hâlde ötelere yürümek adına çok önemli bir vesiledir.
                                                                            HERKUL.ORG
                                               http://www.herkul.org/index.php/krk-testi/kirik-testi