Hayatımızın her bir aşamasında karşılaştığımız durumlara karşı belli tepkiler veririz. Kar yağar, söyleniriz. Yağmur yağar söyleniriz. Yağmaz yine söyleniriz. Duruma göre bazen sevinir, bazen üzülürüz. Sevdiğimiz adam beklentimizi karşılamaz, strese gireriz. İşyerinde mesai arkadaşımız arkamızdan konuşur, insanlara karşı güven kaybı yaşarız... Ve daha birçok olay ve verdiğimiz onca tepki, hissettiğimiz onca duygu arasında, bazen yönümüzü şaşırarak bazen de yolumuzu bularak devam ederiz yaşamaya. Gerçekte yaşadıklarımız aynı veya benzer şeyler olsa da her birimiz için ayrı anlam taşır olaylar. Birinin incindiğine, diğeri kırılır, bir başkası ayağa kalkamaz bir daha... Her birimizin gösterdiği reaksiyon kendine özgüdür. Trafik birisi için stres kaynağı iken, bir diğeri için olmayabilir. Problem ne olursa olsun, stresin kaynağı ne kadar farklılık gösterirse göstersin, değişmeyen tek şey insanın kendi kaynaklarını kullanarak yaşam olaylarının getirdiği sıkıntıyı nasıl çözebileceği ya da nasıl çözemeyeceğinde gizlidir. Olaylar karşısında hissettiğimiz kızgınlık ve gerginlik bütün sistemimizi etkisi altına alır. Sinir sisteminden hafızaya kadar bozucu etkisi vardır. Denilebilir ki stresle başa çıkmayı öğrenmek, bedensel olarak yaşayabileceğimiz hastalıkları da bir ölçüde kontrol etmeyi sonuç verir ki bu da azımsanacak bir şey değildir. Her şeyin azının iyi, fazlasının zararlı olması gibi, olaylar karşısında yaşadığımız hafif stres önemlidir ve hayat koruyucudur. Daha dikkatli ve uyanık olmamızı sağlar. Yaşadığımız stres süre olarak uzar, artar ve dahi kronikleşirse, işte o zaman kısa vadede ve uzun vadede zarar görmek kaçınılmazdır. Yaşamda karşılaştığız olaylarda hissettiğimiz duygular genellikle çaresizlik, değersizlik, yalnızlık, huzursuzluk ve kızgınlıktır. Düşünün ki eşinize defalarca rahatsız olduğunuz bir şeyden bahsettiniz ve daha dikkatli davranmasını istediniz. Üstelik de istemekte olduğunuz şey yapılmayacak zorlukta bir şey değil. Ve eşinizin de istese yapabileceği bir şey. Mesela eve misafir çağırılacağında bunun mümkün olduğunca önceden haber verilmesi gibi... Yani son dakikada ‘’bizim arkadaşlarla eve yemeğe geliyorum ‘’denilmemesi gibi... Ama bir türlü sonuç alamadıysanız yukarıdaki duyguları ardı ardına yaşamanız ve öfkelenmeniz kaçınılmazdır. Sevgilinizi ne zaman arasanız telefonu duymaması, aramanızı görmesine rağmen size dönmemesi durumunda hissettikleriniz... Çocuğunuzun babasıyla vakit geçirmesini isteyip birçok şeyi bir araya getirip plan yaptığınız bir günde, eşinizin salondaki koltukta tembellik yapmayı tercih etmesi durumunda hissettikleriniz… Ve daha pek çoğu sizi üzer, kızdırır, strese sokar. Yaşadıklarımız çoğu kere isteklerimizle örtüşmez ve işte o zaman ‘’stres’’ içine düştüğümüz bir durum olur. Nasıl başa çıkacağımız bilemezsek gömüldükçe gömülürüz. Eğer kaderimizi başkalarının seçimlerine bırakmışsak durum acınası bir hale dönüşür. Önce kendi kaderimizi kendi elimize almak, stresle başa çıkmak için önemli bir adımdır. Yani suçlamayı bırakıp “Durum bu, o halde ben şimdi ne yapmalıyım, nasıl düşünmeli ve nasıl davranmalıyım?” diye sormaya başlamak lazımdır. Sonra bizi strese sokan insanlar veya durumlarla ilgili olarak beklentilerimizin gerçekçi olup olmadığına bakmak lazımdır. Üsküdar’dan Avcılar’a gitmek için iki saatlik bir süre tasarlamış ve trafiğe girmişseniz yetişemeyeceğinizi bilmelisiniz. Geleneksel yapıda bir adamla evliyseniz, ne kadar söz verirse versin, son andaki gelişmelerle eve misafir getirme davranışından kolay kolay vazgeçmeyecektir. Durumu biraz kontrol edebilirsiniz yalnızca, fakat fazlasını beklemeyin. Bütün haftayı dışarıdaki yoğunlukla geçirmiş eşinizin çocuğuyla dışarıda zaman geçirmesi belki de bir zorunluluk olacaktır, fakat amaç zaman geçirmekse kızmadan evde bir plan yapabilirsiniz mesela. Beklentilerin gerçekçi bir temele oturtulması, büyük oranda yaşadığımız stresi, en aza indirebilir... Yaşadığımız probleme yönelik birden çok çözüm yolu üretebilmek mümkündür. Aniden gelen misafir için ikramı abartmayacak tedbirlerin alınması gibi... Trafik yükünden rahatsızsak deniz yolunu tercih etmek veya başka çözümle düşünmek gibi... Eğer esnek düşünebilirsek bir çözüm yolu bulabiliriz. Ama tek çözümün “kendi kafamızdaki çözüm” olduğunda ısrarlıysak, hep kendi haklılığımıza inanmışsak, işimiz de hayatımızda zor. Çünkü çevremizi değiştirmek de insanları değiştirmek de mümkün değil. Eğer gerçekten istemiyorlarsa...
10 Eylül 2015 Perşembe
ÇAMAŞIRLARINIZIN UZUN ÖMÜRLÜ OLMASI İÇİN BUNLARI YAPIN
Çamaşır yıkamanın da incelikleri bulunur. Bazı ipuçlarını dikkate alarak, kıyafetlerinizin zarar görmesini engelleyebilirsiniz.
Çamaşır yıkamak her evdeki öncelikli ev işlerindendir. Çamaşırların yıkama esnasında zarar görmesini engellemek ve daha düzenli bir şekilde çamaşır yıkayabilmek için bazı ipuçlarını göz önünde bulundurabilirsiniz.
Kıyafetleri yıkamadan önce düğmeleri düğmeler, fermuarları çeker ve tüm cepleri boşaltırsanız, kıyafetlerin zarar görmesini engellersiniz.
Çamaşır suyu kullanırken, kıyafetin üzerinde büyük bir alana yayılmasını önlemek için, bir buzdolabı poşetinin ucunu kesip, çamaşır suyunu direkt lekenin üzerine ince ince damlatabilirsiniz.
Düğmelerin her iki tarafına da şeffaf oje sürerek, kumaşların yıpranmasını önleyebilir, düğmelerin yerlerinde sabit kalmalarını sağlayabilirsiniz.
Ailenin tüm bireylerinin eşyalarının karışmasını engellemek için herkesin kıyafetlerini ayrı şeffaf çamaşır poşetlerinin içinde yıkayıp, kurutabilirsiniz.
Havluları kıyafetlerden ayrı yıkayarak, kıyafetleri tiftiklenmelerini önleyebilirsiniz. Havluların formlarını korumaları için kurutma makinesından hala nemliyken çıkartın.
Enerji tasarrufu yapmak ve aşırı çamaşırdan kaçınmak için ailenin tüm fertleri için bir havlu ve bir el havlusu ayırın ve bunları haftada bir yıkayın. Herkesin rengi ayrı olursa, karışıklık yaşanmaz.
Bu ipuçlarına dikkat ederek, çamaşır yıkama işinin düzene girmesini ve kıyafetlerinizin mümkün olan en az düzeyde yıpranmasını sağlayabilirsiniz.
evhayat.com
KAYNAK:http://nevbahar.samanyoluhaber.com/camasirlarinizin-uzun-omurlu-olmasi-icin-bunlari-yapin/
BENİ DİNLİYOR AMA DUYMUYOR
Bazen karşımızdaki kişinin ne söyleyeceğini bildiğimizi düşünerek, onu dinlemeyi bırakıp kafamızda cevaplar hazırlamaya başlarız. Halbuki insanlar asıl söylemek istediklerini genellikle konuşmalarının sonuna bırakırlar. O sözlerini tamamlamadan dinlemeyi kestiğimizde onu anlayamayız.
Bazen de sürekli konuşarak karşımızdaki kişinin sorununu çözmeye çalışırız. Halbuki insanlar sorunlarını bizim çözmemizi değil onları anlamamızı beklerler. Sürekli biz konuşursak karşımızdakinin duygu ve düşüncelerini anlayamayız. Sessizlik, karşımızdaki kişiye;
* Seni anlamak istiyorum,
* Duygu ve düşüncelerine önemsiyorum,
* Kararlarına saygı duyuyorum gibi güçlü mesajlar verir.
Ancak sessizlik, karşımızdaki kişiyi anlamamız için yeterli değildir. Onu anlamaya çalıştığımızı ifade eden göz teması kurmak, dokunmak, ona doğru eğilmek, gülümsemek gibi sözsüz ifadelerin yanında “Hmm”, “Anlıyorum”, “Öyle mi?”, “Yaa!” “İlginç!”, gibi sözlü tepkilerle karşımızdaki kişiyi dinlediğimizi göstermemiz gerekir.
Karşımızdaki kişi bizimle bir sorununu paylaşırken kızgınlık, kırgınlık, merak, endişe gibi duygular yaşıyor olabilir. Özellikle çocuklar, duygularını sözlü bir şekilde dile getirmekte zorlanabilirler.
Yetişkinler ise öfke, kıskançlık, korku gibi duyguları ifade etmeyi bir zayıflık ve yetersizlik olarak gördükleri için açıkça dile getirmekten kaçınabilirler. Böyle bir durumda biz dinleyici olarak;
* Günün nasıl geçti?
* O konuda konuşmak ister misin?
* Seni üzen şeyi benimle paylaşmak ister misin?
* Bu konudaki duygularını merak ediyorum.
* Senin için yapmamı istediğin bir şey var mı?
gibi konuşmaya kapı aralayıcı sorularla karşımızdaki kişiyi konuşması için cesaretlendirmeliyiz.
Unutmayın! İnsanlar konuşmak değil, anlaşılmak istiyor.
Efkan Yeşildağ- meydan gazetesi
KAYNAK:http://nevbahar.samanyoluhaber.com/beni-dinliyor-ama-duymuyor/
SEVGİ
Sevgi yaşatan bir iksirdir; insan sevgiyle yaşar, sevgiyle mutlu olur ve sevgiyle çevresini mutlu eder. İnsanlık sözlüğünde sevgi bizim canımızdır; biz birbirimizi onunla hisseder, onunla duyarız. Allah insanları birbirine bağlama konusunda sevgiden daha güçlü bir irtibat unsuru, bir zincir yaratmamıştır. Aslında dünya, köhne bir harabeden ibarettir, onu taptaze ve canlı kılan sevgidir. Cinlerin, insanların sultanları; arıların, karıncaların, termitlerin bile kraliçeleri, bu sultan ve kraliçelerin de tahtları vardır. Krallar, kraliçeler belli yol ve belli usullerle seçilir ve gelir tahtlarına otururlar. Kimsenin intihábına ihtiyaç duymadan gelip gönüllerimize taht kuran bir sultan varsa o da sevgidir. Dil-dudak, göz-kulak onun bayrağını çektikleri ölçüde birer kıymet ifade ederler; sevgi ise kendinden kıymetlidir. Sevginin otağı sayılan gönül onun sayesinde kıymetler üstü kıymete ulaşmıştır. Sevgi sancağının gidip önünde dalgalandığı kaleler, kan dökülmeden fethedilmişlerdir. Sevgi askerlerinin ulaşabildiği yerlerdeki sultanlar, muhabbet çerisinin sıradan birer neferi haline gelmişlerdir.
Biz gözlerimizde sevginin zaferleri, kulaklarımızda onun davulunun, kösünün sesi bir atmosferde yetiştik. Gönüllerimiz hep onun bayrağının dalgalanma heyecanıyla attı. Sevgiyle o kadar içli-dışlı olduk ki, neticede hayatımızı bütün bütün ona bağlayıp ruhumuzu da ona adadık. Artık biz yaşarsak sevgiyle yaşar, ölürsek sevgiyle ölürüz. Her nefeste, bütün benliğimizde onu duyar; soğukta onunla ısınır, sıcakta da onunla serinleriz. Bizim harb u darbimizde güm güm sevgi davulunun sesi duyulur; sulh u sükunumuz da yine sevgi mehteriyle şölenleşir.
Binbir fenalığın kol gezdiği şu fevkalade kirlenmiş dünyada, her zaman temiz kalabilmiş bir şey varsa o sevgi, onca sararıp solan gülendam şeylerin yanında hiç renk atmadan güzellik ve cazibesini koruyabilmiş bir dilber varsa o da yine sevgidir.
Varlık bilinip görülme fitilinin, sevgi cerağından tutuşturulması sonucu meydana gelmiştir. Eğer Hakk'ın yaratma sevgisi olmasaydı, ne aylar, ne güneşler, ne de yıldızlar meydana gelirdi. Kainatlar birer sevgi şiiri, yerküre de bu şiirin kafiyesidir. Tabiat kitabı ve eko sistemde her zaman sevginin gür solukları duyulur, insani münasebetlerde de hep onun bayrağı dalgalanır durur.
İnsanın insanları sevip çevresine alaka duyması, hatta bütün varlığı şefkatle kucaklayabilmesi, biraz da kendini bulup bilmesine, kendi mahiyetini keşfedip yaratıcısıyla olan münasebetini duymasına bağlıdır. O, kendi derinliklerini, kendi özündeki cevherleri duyup hissedebildiği ölçüde, aynı hususların başkalarında da bulunduğunu düşünür, hem Yaradan'a nisbetin hatırına hem de mahiyetindeki cevherlere karşı kadirşinas davranma hissiyle her varlığı daha bir farklı görür.
Bu inceliği sezebilen bir ruh, özü aşkla yoğurulmuş Mevlana gibi: ‘‘Gel, gel aramıza katıl; biz Hakk'a gönül vermiş aşk insanlarıyız! Gel gel bize katıl da sevgi kapısından içeriye giriver, giriver ve evimizde bizimle beraber otur... Gel birbirimizle içten konuşalım... El-ayak, gönül hareketlerini daha iyi anlar, öyle ise gel dilimizi tutalım, titreyen gönüllerimizle konuşalım...’’ der ve gönül dilinden bize destanlar sunar.
Dünyamızın, cennet haline gelmesinin ve cennet kapılarının ardına kadar açılmasının, açılıp bize ‘‘buyurun’’ denilmesinin önemli bir vesilesi sayılan aramızdaki birliği bozmak da neden!
Kaynak:http://dosyalar.hurriyet.com.tr/ozel/turk/01/02/14/ozehab/06oze.htm
****************************************************************************************
Sevgi, dünyaya gelen her varlıkta en esaslı bir unsur, en parlak bir nur, en büyük bir kuvvettir ve bu kuvvetin yeryüzünde yenemeyeceği hiçbir hasım yoktur. Sevgi evvelâ bütünleşebildiği her rûhu yükseltir ve ötelere hazırlar. Sonra da bu ruhlar sonsuzluk adına doyup duydukları şeyleri bütün gönüllere hâkim kılmanın kavgasını vermeye başlarlar. Bu yolda ölür ölür dirilir; ölürken 'sevgi' der ölür, dirilirken de sevgi soluklarıyla dirilirler.
Sevmeyen ruhların olgunlaşıp insanî semâlara yükselmelerine imkân yoktur. Evet onlar yüzlerce sene yaşasalar dahi olgunluk adına bir çuvaldız boyu yol alamazlar. Sevgiden mahrum bu sîneler, bir türlü egonun karanlık labirentlerinden kurtulamadıkları için, kimseyi sevemez, sevgiyi sezemez ve varlığın sînesindeki muhabbetten habersiz olarak kahrolur giderler.
Çocuk, ilk defa dünyaya gözlerini açtığı zaman sevgi ile karşılaşır, şefkatle gerilmiş ruhları görür ve muhabbetle atan kalplere sırtını vererek büyür. Daha sonraları ise, bu sevgiyi bazen bulur bazen de bulamaz; ama bütün bir hayat boyu hep o sevgiyi arar ve onun arkasından koşar.
Güneşin çehresinde sevginin izleri vardır. Sular buhar buhar o sevgiye doğru yükselir; yukarılarda damlalaşan su habbecikleri, o sevginin kanatlarıyla kanatlanır ve nâralar atarak başaşağı toprağın bağrına inerler. Güller, çiçekler sevgiyle gerilir ve gelip geçenlere tebessümler yağdırırlar. Yaprakların bağrına taht kuran jaleler, durmadan çevrelerine sevgi dolu gamzeler çakar ve sevgiyle raks ederler. Koyun, kuzu sevgiyle meleşir ve birleşir; kuşlar ve kuşçuklar sevgiyle cıvıldaşırlar ve sevgi koroları teşkil ederler.
Her varlık, kainattaki yeri itibarıyla bu geniş sevginin bir yanını, parlak bir senfonizma ile seslendirmekte, irâdî ve gayr-i irâdî, varlığın sînesindeki derin aşk ve muhabbeti göstermeye çalışmaktadır.
Sevgi, insan ruhunda öyle derin izler bırakır ki, o uğurda yurt-yuva terk edilir, icabında ocaklar söner ve her vâdide ayrı bir mecnun 'Leylâ!' der inler. Ruhundaki sevgiyi kavrayamamış sığ gönüller ise bu işe delilik derler..!
Diğergamlık ve başkaları için yaşamak, insanoğluna ait yüksek bir duygudur ve kaynağı da sevgidir. İnsanlar arasında bu sevgiden en çok hisse alanlar en büyük kahramanlardır. İçindeki kinleri, nefretleri söküp atmaya muvaffak olmuş en büyük kahramanlar... Ölüm bu kahramanların soluklarını kesemez. Hazân onların çiçeklerini solduramaz. Aslında her gün iç dünyalarında ayrı bir sevgi meşalesi tutuşturup, kalplerini sevginin, mürüvvetin meşcereliği hâline getiren ve duygu dünyalarında açtıkları yollar ve tünellerle bütün gönüllere girmesini bilen bu çalımlı ruhlar, öyle yüksek bir divandan 'ebed-müddet' yaşama hakkını almışlardır ki, değil ölüm ve fânilik, kıyametler dahi onların çiçeklerini solduramaz ve kadehlerini deviremez.
Çocuğu için ölmesini bilen anne büyük bir şefkat kahramanı, ülkesi ve insanı için hayatını hakîr gören fert bir millet fedâisi, insanlık için yaşayıp onun için ölen kahraman ise, sînelerde taht kurmaya hak kazanmış bir ölümsüzlük âbidesidir. Böylelerinin elinde sevgi, her düşmanı yenebilecek bir silah, her kapıyı açabilecek sihirli bir anahtardır. Bu silah ve bu anahtara sahib olanlar, bugün olmasa da yarın mutlaka bütün cihanın kapılarını açacak ve ellerinde muhabbet buhurdanlıkları dörtbir yana huzur kokuları saçıp dolaşacaklardır.
İnsanların gönüllerini fethetmek için en kestirme yol sevgi yoludur. Ve sevgi yolu peygamberler yoludur. Bu yolda yürüyenlerin yüzlerine kapılar kapanmaz! Ezkazârâ, birisi kapansa bile onun yerine yüzlercesi, binlercesi açılır. Bir kere de sevgi yoluyla gönüllere girildi mi, artık halledilmedik hiçbir mesele kalmaz.
Ne mutlu sevgiyi kendine rehber yapıp yürüyenlere! Yazıklar olsun, ruhundaki sevgiyi sezemeyip bütün bir hayat boyu kör ve sağır yaşayan talihsizlere!
Ey yüceler yücesi Rabbim, kinlerin nefretlerin, gecenin koyu karanlıkları gibi dört bir yanı sardığı günümüzde, Sen'in sevgine sığınıyor, şu fevkalâde haşerî ve alabildiğine azgınlaşmış yaramaz kullarının gönüllerini, muhabbet ve insanî duygularla doldurman için son bir kere daha kapında inliyor ve iki büklüm oluyoruz.
Sızıntı, Mart 1987, Cilt 9, Sayı 98
Kaynak:http://tr.fgulen.com/content/view/135/3/
27 Ocak 2015 Salı
İSTİĞFAR
Soru: Günahların bulaşıcı bir hastalık gibi dört bir yanı sardığı günümüzde istiğfarın inanan gönüllere vaad ettikleri nelerdir? İstiğfar için özellikle tercih edilmesi gereken belirli vakitler var mıdır?
Cevap: Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) beyanlarına göre her doğan çocuk İslâm fıtratı üzerine doğar. (Bkz.: Buhâri, cenâiz 80, 93) Esasen insanın yükümlü kılındığı mükellefiyetlerdeki temel espri de doğuştan insana verilen bu aslî fıtratı korumaktır. Yani insan, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine ihsan ettiği fıtrat-ı asliyeyi vefat edinceye kadar korumakla mükelleftir. Zaten münciyât (insanı sahil-i selâmete ulaştıracak ameller) kategorisinde ele alınabilecek bütün emirler fıtrat-ı asliyeyi korumaya matuf olduğu gibi, mühlikât (helâk eden, felâkete sürükleyen hususlar) olarak isimlendirilen bütün haramlar da fıtrat-ı asliyeyi bozmaya sebeptir. O hâlde insan bir taraftan helâk edici günahlara karşı sağlam seralar oluştururken diğer taraftan da sürekli, sâlih amellerin peşinden koşmalı; fıtrat-ı asliyesini, kirletmeden ve deformasyona maruz bırakmadan, muhafaza etmenin yollarını aramalıdır.İşlenen her bir günah insan tabiatı açısından bir deformasyondur. Böyle bir deformasyon yaşayan insanın yeniden formuna girebilmesi yani tabiat-ı asliyesine dönebilmesi ise ancak istiğfarla mümkündür. Diğer bir ifadeyle, günahlar insan mahiyetinde olumsuz bir kısım değişiklikler meydana getirir. Öyle ki, günah ile kirlenen bir kalb zamanla kendi fonksiyonunu dahi eda edemez hâle gelebilir. Ayrıca her bir günah, insanı Allah’tan uzaklaştırır ve onu küfre yaklaştırır. İşte insanı küfre yaklaştıracak günahlardan kurtulma ve kalbde oluşan lekeleri silme ancak istiğfarla mümkün olur. (Bkz.: Tirmizî,tefsiru sûre (83) 1)
Koruyucu Hekimlik
Esasında insan daha baştan günahın en küçüğüne bile adım atmama mevzuunda kararlı bir duruş sergilemelidir. Bu istikamette o, günaha düşmeyeceği temiz ve nezih ortam oluşturma gayreti içinde olmalı ve kendisini günaha sürükleyebilecek zeminlerden yılandan çıyandan kaçar gibi kaçmalıdır. Bu ise ancak her günahta Cehennem’e yuvarlanıyor olma hissini vicdanında derinden derine duyan mü’min bir gönle müyesser olacaktır. Zaten günaha karşı kalbde bir tiksinti hâsıl olmuyorsa, o kalbin ölmüş olduğuna hükmedilebilir. Evet, hata ve mâsiyetlere karşı tepki vermeyen, günahtan rahatsızlık duymayan, yaptığı yanlışlıklardan dolayı uykuları kaçmayan bir gönül, ölmüş bir bünye gibidir. Bütün bu sebeplerden dolayı, inanan bir gönül, günaha karşı mutlaka bir tepki gösterir. Gösterilmesi gerekentepkilerin en başta geleni ise istiğfardır.Mü’min “estağfirullah” derken, esasında muzari kipinin genişlik ve enginliği içinde “Allah’ım, ben Sen’den yarlığanma talep ediyorum/ederim/edeceğim!” demektedir. Evet, burada geçmiş zaman kipinin yerine şimdiki zaman, geniş zaman ve gelecek zaman ifade eden muzari kipinin kullanılması mânidardır. Zira bununla insan geçmişte işlediği bir günahın affedilmesi talebini bütün bir geleceğe yaymış olmaktadır. Aslında Cenâb-ı Hak, kulun bir kere yaptığı tevbe ve istiğfarı da kabul ederek onun günahlarını bağışlayabilir. Fakat insana düşen vazife, elinin, ayağının, gözünün veya kulağının kayması karşısında bir kere mağfiret talebini yeterli bulmayıp "Allah'ım, Sen'den yarlığanma diliyorum; ömrüm vefa ettiği sürece de bu talebime devam edeceğim. Bir kere af dilemeyi yeterli bulmuyorum; şu anda beni bağışlamanı istediğim gibi, bu hatamdan dolayı bir ömür boyu pişmanlık duyacak ve affedilip bağışlanma dileneceğim. Yarlığa beni Rabbim!.." diyerek, işlediği tek bir günahın dahi bir ömür boyu nedametini içinde duymasıdır. Evet, mü’min işlediği günah karşısında, kendisine sevap yolu gösterildiği hâlde günah yoluna girmesinin ne kadar ayıp olduğunu düşünmeli, Cennet gibi bir nimet vaadi karşısında günahlara dalarak onu görmezlikten gelmenin bir küstahlık olduğunu bilmeli, içten içe hep o günahın hacaletini duymalı ve böylece sürekli istiğfara yönelmelidir. Öyle ki, bazen tek bir günah için bile on bin defa istiğfar çekmelidir. Hatta kimi zaman bunu bile yeterli görmemeli, “Elfü elfi estağfirullah!” demeli ve bir milyon istiğfarı içinde birden duymaya çalışmalıdır.
Şer Eğilimlerinin Kökünü Kesen İksir
İstiğfar, tahrip edilen mahiyeti yeniden restore ettiği gibi, aynı zamanda şerre karşı eğilim gücünün de kökünü keser. Zira sürekli istiğfar eden ve sürekli arınan bir insan, yeni bir günaha davetiye çıkaracak günah zeminini de ortadan kaldırıyor demektir. Yani böyle bir kimsenin kalbinde başka mikroplara çağrıda bulunacak bir virüs yoktur. Ayrıca bilemediğimiz şekilde Cenâb-ı Hak sürekli istiğfarda bulunan bir insanın, kötülüklere karşı eğilim hissini köreltebilir.Diğer yandan Allah Teâlâ Furkan Sûre-i Celilesi’nde,
فَأُولَئِكَ يُبَدِّلُ اللَّهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ
“Allah onların kötülüklerini iyiliklere, günahlarını sevaplara çevirir.” (Furkân Sûresi, 25/70) buyurmak suretiyle iman, salih amel, istiğfar ve tevbeyle kendisine yönelenlerin kötülüklerini iyiliklere çevireceği müjdesini vermiştir. Evet, Cenâb-ı Hak, işlenen günahlarla kirlenen sayfa ve satırları Kendisine teveccüh edilmesi vesilesiyle silebilir; boş kalan o sayfa ve satırları da, boş kalmasın diye, engin rahmetiyle güzelliklerle doldurabilir. Bu da Allah’ın rahmetinin gazabının önünde olmasının ayrı bir tecellisidir. (Bkz.: Buhâri, tevhid 22)Üstad Hazretleri bu âyet-i kerimeyi, daha farklı bir yaklaşımla, tevbe ve istiğfar neticesinde insanın şer kabiliyetlerinin hayır kabiliyetine değiştirileceği şeklinde yorumlar. Buna göre kul, günahtan sonra sadakat izhar ederek tevbeyle yeniden Allah’a teveccüh ettiğinde Cenâb-ı Hak da, “Mademki sen Bana döndün. Öyleyse Ben de sendeki şer kabiliyetlerini hayır kabiliyetine çeviriyorum.” şeklinde mukabelede bulunabilir.
İstiğfar İçin Önemli Zaman Dilimleri
Farz namazların arkasından üç kere af talebinde bulunmak sünnettir. (Müslim,mesâcid 135) İnsanın, Allah’a en yakın bir konuma ulaştıktan ve O’nun en sevdiği bir ibadeti icra ettikten sonra istiğfar etmesi şu iki hususla açıklanabilir: Birincisi, insanın kendisini namaza verememesi, ilâhî huzurun atmosferine giremeyerek hâlâ kendi dünyasında dolaşması, kendi hesaplarının arkasından koşması ki, miraç sayılan bir ibadette ortaya konulan bu tür tavırlar Allah’a karşı bir saygısızlıktır. Dolayısıyla Allah’ın huzurunda, Efendiler Efendisi’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) miraçta duyduğu mânâları duyma peşinde koşması gereken bir insanın, kendisine takılması, laubali tavırlar takınması istiğfar etmeyi gerektirir.İkinci olarak, namaz, Cenâb-ı Hakk’a yapılan tazarru ve niyazların hora geçtiği bir mevki olduğundan, onun ardından yapılan duaların ayrı bir kıymet ve makbuliyeti vardır. Dolayısıyla böyle bir makamda Cenâb-ı Hakk’a teveccüh edilip günahlardan arınma ihtiyacının O’na arz edilmesi adına üç defa “Estağfirullah” denilmesi Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarafından tavsiye edilmiştir. Bu yönüyle beş vakit namaz, istiğfar için önemli bir zemin ve fırsattır.
Kur’ân-ı Kerim’de beyan buyrulan,
كَانُوا قَلِيلًا مِنَ اللَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ وَبِالْأَسْحَارِ هُمْ يَسْتَغْفِرُونَ
“Onlar geceleri az uyurlar ve seher vakitlerinde de istiğfar ederlerdi.”(Zâriyât Sûresi, 51/17-18) âyet-i kerimesi, istiğfar için çok önemli ayrı bir zaman dilimine dikkat çekmektedir. Bu âyet-i kerimede, bir taraftan, seherlerde kalkıp istiğfar eden, yana yakıla Allah’a içini döken, seccadeye başını koyduktan sonra bir daha başını kaldırmayı âdeta unutan mü’minler takdir ediliyor ve bu takdir de gök ehline, ruhânîlere ve bütün mü’minlere duyuruluyor. Diğer taraftan da bu beyanla, mü’minlere bir hedef gösteriliyor. Zira Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Sahiha’da mü’minlerin bazı vasıfları vakayı rapor şeklinde anlatılırken, hem bu vasıflara sahip olanlar takdir edilmiş, hem de henüz bu niteliklere sahip olmayanlar için ulaşılması gereken bir hedef gösterilmiş olur. Öyleyse insanların uykuda olduğu seher vakitlerinde hiç olmazsa iki rekât teheccüt namazıyla Rabb-i Kerime karşı kulluğunu arz etme, hiç kimsenin haberdar olmadığı o dakikalarda kalkıp istiğfar etme çok önemlidir.Öte yandan insanın kalbinin yumuşadığı, günahlarının ağırlığını içinde hissettiği ve heyecanlarının köpürdüğü zamanlar da istiğfar adına çok iyi değerlendirilmelidir. Çünkü bu anlarda kurbet esintileri var demektir.
Hata ve günahların arkasından hiç zaman kaybetmeksizin hemen Cenâb-ı Hakk’a yönelmek de istiğfar için önemli vakitlerden biri olan “hata ve günaha adım atıldığının fark edildiği ilk an”ı değerlendirmek olacaktır. Zira günah bir girdap gibidir ve aynı zamanda o, insanda bağımlılık meydana getirir. Dolayısıyla günaha dalan bir insanın ondan kurtulması kolay olmaz. Hatta gırtlağına kadar değişik kötülüklere batan bir kişi, eğer ciddî bir azim ortaya koyarak oradan çıkma hususunda iradesinin hakkını vermezse, zamanla o günahın yasaklanmamış olmasını temenni etmeye başlayabilir ki, bu da o insanı itikadî noktada felâkete sürükleyebilir. Batanlar genellikle bu tür düşüncelerle batmıştır. İşte bu sebepledir ki, daha başta “Bu yol bataklığa gidiyor. Birkaç adım sonra ben de geriye dönülemeyecek bir noktaya savrulabilirim.” deyip hiç vakit kaybetmeksizin içine düşülen hata ve günahtan geriye dönmek çok önemlidir.
Son bir husus olarak şunu ifade edeyim ki, mağfiret talebi adına yukarıda belirtilen zaman dilimleri önemli bir fırsat aralığı oluştursa da, istiğfar için ille de hususî bir zaman tahsis etmek şart değildir. İstiğfarı bu vakitlerle sınırlandırmak ise kesinlikle doğru değildir. Zira insan sabah akşam, gece gündüz her zaman af talebinde bulunabilir, ömrünün her anını istiğfar adına bir fırsat olarak değerlendirebilir. Evet insan, fırsatını bulduğunda hemen bir kenara çekilip, ister diz çökerek isterse başını yere koyarak istiğfar ve tevbeyle Cenâb-ı Hakk’a yönelebilir. Hatta bir yerden bir yere giderken, araba kullanırken, birisini beklerken insan boş duracağına, farklı farklı istiğfarlarla Allah’a içini dökebilir. Aslında insanın her anını bu istikamette değerlendirmesi gerekir. Zira ölüm, ansızın karşımıza çıkabilir. İstiğfarla mırıldanan dudaklarla ölümü karşılamak ise, tertemiz bir hâlde ötelere yürümek adına çok önemli bir vesiledir.
23 Kasım 2014 Pazar
DÜNYA DÖNÜYOR PEKİ BİZ?
Dünya, kendi ekseni etrafında dönüşünü 24 saatte tamamlar. Buna gün denir. Güneş’in etrafında dönüşünü ise 365 gün 6 saatte tamamlar. Buna da yıl denir.
Dünya, kendi ve Güneş’in ekseni etrafındaki dönüşünü inanılmaz hızlarla gerçekleştirir. Yaklaşık olarak kendi ekseni etrafında 1,600 kilometre hızla, Güneş’in etrafında ise 105,000 kilometre hızla döner. Peki Dünya bu kadar hızlı hareket ederken neden biz hissetmeyiz? Aslında bu sorunun cevap oldukça açık. Dünya dönerken, içinde bulundurduğu tüm cisimleri ve hava kütlesini de kendi hızıyla döndürür. Etrafında bulunan gök cisimleri de çok uzak olması dolayısıyla kıyaslama yapamadığımızdan Dünya'nın dönüşünü hissetmeyiz. Bir otomobil ile seyahat ettiğimizi farz edelim. Camlar kapalı olduğunda otomobilin içerisindeki hava da otomobilin hızı ile aynı olduğundan herhangi bir hava akımı olmaz. Ancak camı açtığımızda hava molekülleri yüzümüze otomobilin hızına göre şiddetli çarpar. Dünya'nın dönüşü de aynı otomobilde seyahat etmeye benzer. Bizler de Dünya'nın hızı ile döndüğümüzden Dünya' nın bu inanılmaz hareketini hissedemeyiz.
Dünya'nın etrafındaki gök cisimlerini göre bilseydik, Dünya'nın ne kadar hızlı hareket ettiğini fark edebilirdik. Oysaki dönüş hızını hiçbir cisim veya olgu ile kıyaslayamadığımızdan Dünya'nın hareketini hissedemeyiz. Bu durum camları olmayan bir uçakta uçmaya benzer. Uçakta camlar olmadığından dağları, denizleri göremediğimiz için kıyaslayacak hiçbir şey olmaz. Böylelikle uçtuğumuzun farkına varamayız.
http://www.iyzi.net/genel-kultur/dunyanin-donusunu-neden-hissetmeyiz.html
21 Kasım 2014 Cuma
PRATİK BİLGİLER
FAYDALI BİLGİLER
Kuru fasulyeleri dağılmadan pişirmek istiyorsanız tuzu ve salçayı ya da domatesleri fasulyeler yarı piştikten sonra koyun.
Kızartma kokularının bütün eve yayılmaması için yağın içine bir iki dal maydanoz atın.
Pilavın tane tane ve beyaz olmasını istiyorsanız içine 3-4 damla limon suyu koyun.
Tavuğun üzerine limon suyu sürer ve tuz serperseniz tavuğun nar gibi kızardığını görebilirsiniz.
Değersiz olarak gördüğünüz limon kabuklarını güneşli bir yere koyup kurutursanız, özellikle isli ve yağlı mutfak eşyalarınızı ovarken şaşırtıcı sonuçlar alabilirsiniz.
Süte biraz karbonat atarsanız hem çabuk bozulmaz hem de kolay hazmedilir.
Balığı seçerken son derece dikkatli olmalısınız. Gözleri pırıl pırıl parlak, solungaçları ise pembe yada kırmızı renkte olmalıdır.
Limon sert ise, kesilmeden evvel bir iki dakika sıcak suya batırınız, daha sulu olur.
Buzdolabınızın iyi soğutması için içine bir torba tuz koyun. Tuzun dolaptaki nemi aldığını göreceksiniz.
Balıkları temizlemeden yarım saat kadar dondurucuda bekletirseniz, temizleme işi sizi daha az yorar. Balık pişirirken hiç de hoş olmayan bir koku kaplar evi. Bunu önlemek için de kabın veya tavanın içine birkaç defne yaprağı atmayı deneyin.
Açılmakta direnen cam kavanozların altına sert bir şekilde vurursanız açılacaklardır.
Yeterince olmamış limonlardan beklenildiği kadar su çıkmaz. Tıpkı çok sert limonlardan da çıkmadığı gibi. Bu tür limonları kesmeden önce, birkaç dakikalığına çok sıcak suya batırıp bekletin. Limonların daha fazla su verdiğini göreceksiniz.
Pirinç, fasulye, mercimek, kuru bakla ve benzerlerini saklarken böcek oluşmasını önlemek için kavanoz ya da kutunun içine iki, üç diş sarımsak koyun.
Tuz topaklanıyorsa tuzluğun içine birkaç adet pirinç koyun. Pirinç tuzun rutubetini alacak ve topaklaşmayı önleyecektir.
Mumların ömrünü uzatmak için kullanmadan iki saat önce buzdolabının derin dondurucusuna koyarak bekletin.
Patateslerin filizlenmesini önlemek için patates torbasının içine birkaç adet yeşil elma atın.
Marulların uzun süre taze kalması için bir saat su dolu bir kapta tutun. Sonra buzdolabına açık kısmı aşağı gelecek şekilde yerleştirin. Bu şekilde on gün saklayabilirsiniz.
Duvarınıza çivi çakacağınız zaman işaretlediğiniz yerin üzerine çapraz bant yapıştırın. Çiviyi öyle çakın, böylece duvarın alçısını çatlatmamış olacaksınız.
Pamuklu giysilerinizin çekmemesi için ilk yıkamada bir gece soğuk suda bekletin, sonra yıkayın, çekmeyeceklerdir.
LEKELERİ NASIL ÇIKARIRIZ?
Kan Lekelerini Çıkartmak İçin ;
Kan lekesini çıkarmak için oksijenli su kullanın. Önce bu suda ıslatıp bekletin, daha sonra ılık suyla ve sabunla yıkayın.
Bir aspirin tabletini ıslatıp, lekenin üzerine sürün bekletin. Kuruyunca fırçalayıp, temizleyin.
Önemli : Kan lekesini asla sıcak suyla yıkamayın, leke kalıcı olur.
Sakız Yapıştıysa ;
Elbisenize çiklet mi yapıştı? Sizde Ne Beceriklisiniz Biraz da Kendinizi Elbisenin Yerine Koyun Artık Ondan Hayır Gelmez Atın Çöpe Dermişiz :) Tabiki Hayır Bunun İçinde Birkaç Çözüm Var Elbet :)
Çikletin yapıştığı yerin tam altına isabet eden yerine naylona sarılmış bir miktar buz koyun.
Biraz bekleyin buzun soğutucu etkisiyle çiklet donar.
Sonra bir fırçayla bu donan çikleti fırçalarsanız, hepsi yapıştığı yerden çıkar.
Meyve Lekelerini Çıkartmak İçin;
Beyaz kumaş üzerindeki leke: Lekeyi amonyaklı suyla yıkayın. Çıkmazsa, çamaşır suyu ilave ettiğiniz sabunlu suya batırıp lekeli kısmı ovun.
Renkli kumaş üzerindeki leke: Şu malzemelerden mevcut olan biriyle temizleyebilirsiniz; 90 derecelik alkol, amonyak ilave edilmiş oksijenli su, ekşimiş süt. İki üç saat leke üzerinde bırakacağınız ekşimiş süt, meyve lekesini çıkartacaktır.
Biraz bekleyin buzun soğutucu etkisiyle çiklet donar.
Sonra bir fırçayla bu donan çikleti fırçalarsanız, hepsi yapıştığı yerden çıkar.
Meyve Lekelerini Çıkartmak İçin;
Beyaz kumaş üzerindeki leke: Lekeyi amonyaklı suyla yıkayın. Çıkmazsa, çamaşır suyu ilave ettiğiniz sabunlu suya batırıp lekeli kısmı ovun.
Renkli kumaş üzerindeki leke: Şu malzemelerden mevcut olan biriyle temizleyebilirsiniz; 90 derecelik alkol, amonyak ilave edilmiş oksijenli su, ekşimiş süt. İki üç saat leke üzerinde bırakacağınız ekşimiş süt, meyve lekesini çıkartacaktır.
Sentetik kumaştaki leke: Şu malzemelerden mevcut olan birisine batırdığınız bir pamuk parçasıyla lekeyi silin; limon suyu, beyaz sirke, hafif amonyaklı su. Ancak bu işi yapmadan önce lekeli kısmın altına bir kumaş parçası koymayı unutmayın.
Yünlü ve ipekli kumaştaki leke: Lekeli kısmın altına su emen bir kumaş parçası yerleştirin ve lekeyi beyaz sirkeyle silin.
Eldeki lekeler: Ellerinizdeki meyve lekelerini sirkeyle yıkar veya silerseniz kolayca çıkarabilirsiniz.
Sebze Ayıklarken Ellerdeki Lekeleri Çıkarmak : Bu lekeler, ellerimizi yıkadıktan sonra bile temizlenmezler. Fakat portakal kabuğuyla ovarsak hemen kurtuluruz bu sevimsiz lekelerden.
Ütüde Sararan Çamaşırı Beyazlatmak : Sararan kısmı nemlendirin. Üstüne mısır nişastası serpin. Sonra yine bir bez aracılığıyla ütünüzle kurutun. Leke yok olacaktır. Bir başka yol da sararan kısmı oksijenli su ile ıslatıp, gene ütüyle kurutmaktır.
Tereyağı Lekesini Çıkarmak : Sentetik kumaştaysa sabunlu su yeterli olacaktır. Pamuklu ve beyaz kumaştaysa yıkamadan önce kuru sabun sürtün. Yünlü veya ipekli kumaştaysa talk pudrası ve tebeşir tozundan yararlanın.
Yağ Lekesini Çıkarmak : Kızartma yaparken ne kadar dikkat etsek de tamamen engelleyemeyiz. Bunları temizlemek için en etkili temizleyici ispirtodur. Zeytinyağı lekesini elbiseden çıkartmak için sakın su ya da kolonya kullanmayın. Hemen bir lokma ekmek içini yuvarlayıp lekenin üstünde gezdirin.
Tentürdiyot Lekesini Çıkarmak : Leke yeni ise, alkol yararlıdır. Eğer eski ise, benzin gibi şeyler ya da oksijenli su kullanılır.
Zamk Lekesini Çıkarmak : Çıkartmak istediğiniz lekenin altına su emici bir kumaş parçası koyun ve lekeli kısmı beyaz sirkeye batırılmış bir bezle silin sonra durulayın.
Zift Lekesini Çıkarmak : Üstüne vazelin sürüp bir saat bekletmek, sonra da lekeyi her eczaneden rahatlıkla bulabileceğiniz eterle silmeniz gerekmektedir. Sert Yüzeylerdeki Zift Lekelerini Çıkartmak İçin İse (Özellikle Araçlardaki Zift Lekeleri) Mazot İle Siliniz.
Su Lekesini Çıkarmak : İpekli ya da pamuklu kumaşlardaki su lekesini çıkartmak için lekeli yerleri bir bardak ya da şişenin dibiyle ovun. Fanilalarla yünlüleri ütülemek yeterlidir.
Ot Lekesini Çıkarmak : Lekeyi ıslattıktan sonra üzerine eşit miktarda sofra tuzu ve kırımtartar serpin. Güneşte kurusun.
Çimento Lekesini Çıkarmak : Yerdeki çimento lekelerinin üzerilerine sıcak alkol sirkesi dökün. Kuvvetli fırçaladığınızda yok olduklarını göreceksiniz.www.bayan24.com
Balmumu Lekesini Çıkarmak : Lekeli yere bir kurutma kağıdı yerleştirip, balmumunu emmesi için üstünde sıcak ütüyü gezdirin.
Süt Lekesini Çıkartmak : Yıkanabilen kumaştaysa sabunlu bezle silin. Yıkanmaz kumaştaysa benzine batırılmış bir bezle bastırmadan silin. Elin hafif temasıyla benzini uçurun. Sonra ılık suda durulayın ve nemli bezle tersinden ütüleyin.
Çikolata lekesini çıkarmak için : 90 derece alkol karıştırdığınız bir miktar suyla lekeyi silin. Hemen ardından temiz suyla durulayın.
Meyve lekeleri için: ise, suyu suyla temizleme yöntemi en yararlı olandır. Meyve suyunu direkt olarak musluk suyunun altına tutun. Başka hiçbir şey sürmeyin. Su lekeyi yavaş yavaş akıtacaktır. Daha sonra normal olarak yıkayın.
Pas lekesini çıkarmak için: tuza birkaç damla limon suyu akıtın, bununla ovuşturarak silin. Daha sonra birkaç damla amonyak kattığınız suyla bir kez daha silin. Temiz suyla durulayın.
Beyaz mermer üzerindeki sarı lekeleri : gidermek için tuzla limon suyunu karıştırıp bununla iyice ovun.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)