9 Mart 2013 Cumartesi

GÖZ

Göz, göz çukurunda bulunan, iri bir bilye büyüklüğünde, görmeyi sağlayan küremsi bir organdır.
Göz, ışığı geçirmeye ve kırmaya elverişli üç tabakanın birleşmesinden oluşmuştur. En dıştaki birinci tabakaya, "sert tabaka" ya da "gözakı" denir; bu tabaka önde tümsekleşerek, saydam tabakayı oluşturur. Beyaz ve telsel yapıda olan sert tabaka, gözü koruyan gerçek bir zardır. Çok damarlı bir bağ dokusu olan damar tabaka, iki yüzündeki boyalı hücre örtüsüyle, gözyuvarını tam bir karanlık oda haline getirir. Bunun ön bölümünde, kirpiksi cisim kasları ile kirpiksi bölge yeralır; kirpiksi bölgenin çok damarlı olan asıcı bağı gergin tutmak için kanla dolan küçük piramitler halindeki çıkıntılara, "kirpiksi uzantı" denir.
Kirpiksi bölgenin uzantısı olarak, ön bölümde damar tabaka renk değiştirerek ortası delik (gözbebeği) bir diyafram oluşturur (iris). Rengi insandan insana değişen iris, gözbebeğini büyültüp küçültmeye yarayan kas telleri kapsar: Işınsal kas telleri gözbebeğinin genişlemesini, iris büzücü kasının çember telleriyse, gözbebeğinin büzülmesini sağlar.
Gözün üçüncü ve çok ince tabakası olan ağ tabaka, duyarlı bir tabakadır. Bunun arka bölümünde bulunan ortası çukur, beyazımsı küçük kabarcık (görme sinir diski), görme sinirinin girdiği yerdir ve "kör nokta" diye adlandırılır. Kör noktanın biraz ötesinde, sarı nokta yeralır; burası da dıştan gelen görüntülerin en iyi biçimlendiği görme bölgesidir.
Gözün arka kutbuna giren görme siniri, damartabakaya doğru birçok sinir teli halinde yayılır ve üç tabaka halinde dizili nöronlarla sona erer. Birinci tabakadaki nöronların (çok kutuplu nöronlar) silindir ekseni, görme sinirinde sürer; ön uzantılarıysa, ikinci tabakanın iki kutuplu nöronlarıyla bağlantı kurar; ikinci tabakanın nöronları da, üçüncü tabakanın görme nöronlarının silindir eksenlerine bitişir. Bu tabakada, bir ucu ağ tabakanın kırmızı bölümüne giren, koni ve çubuk biçimindeki nöronlar yeralır.
Koni ve çubukların serbest uçları, damar tabakadan yana yöneliktir: Damar tabakaya gelen ışık ışınları kırılır ve ağtabaka hücrelerinin sinir uçlarını etkiler.
  • a: Görme siniri
  • b: Kör nokta
  • c: Sert tabaka(Gözakı)
  • d: Damar tabaka
  • e: Ağ tabaka(Retina)
  • f: Kirpiksi cisim
  • g: Arka oda
  • h: İris
  • i: Saydam sıvı
  • j: Saydam tabaka(Kornea gözü renklendiren tabaka)
  • k: Ön kamara (Humör aköz)
  • l: Mercek (Silier) Kasları
  • m: Göz merceği
  • n: Kirpiksi cisim
  • o: Jelatin görünüşlü camsı cisim
  • p: Sarı leke(Odaklama noktası)

Canlılarda göz ve görme [değiştir]

Hayvanlarda çok çeşitli göz biçimlerine rastlanır. Yalın canlılarda gözler bedenin önünde, deride yeralan ışığa duyarlı hücrelerden oluşur. Söz konusu organların yapısı yalın ya da böceklerin bileşik gözleri, omurgalıların gözleri gibi daha gelişmiş olabilir. Sineklerin gözleri özellikle hareket ve renk ayırt edecek bir yapıdadır. Avcı kuşlarınkiler, insanda olduğu gibi başın önünde buna karşılık başka kuşlar tarafından avlanan kuşların gözleriyse daha geniş bir görme alanını kaplayacak biçimde başın iki yanında yeralır. İnsan, maymun ve bazı başka gelişmiş canlıların gözleri, özel biçimleri seçip tanıyabilirler. Buna karşılık hayvanların çoğu, renkleri ancak bir ölçüde algılarlar. Bazı hayvanlarsa renk körüdür. Toprak altında ya da denizin derinliklerinde yaşayan bazı canlılarda, gözler işlevlerini bütünüyle yitirmiştir. Memelilerin gözleri kafatasının içindeki boşluklarda (göz çukurları) yerleşmiştir ve kaslar sayesinde her yönde hareket edebilir. Salyangozlar ve solucanlar ancak karanlık ile aydınlığı ayırt edebilirler; yalın gözlü eklembacaklılarsa ışığın yanı sıra, hareketi de belirleyebilirler. Sinekler ve arılar küçük hareketleri, genel biçimi ve rengi algılayabilirler; ayrıca böceklerin bir çoğu, insanların göremedikleri morötesi ışığı da görebilirler. Gözlerinin yapısı omurgalılara benzeyen ahtapot ve mürekkepbalığı, cisimleri net görebildikleri halde, üç boyutlu göremezler. Omurgalılardaysa, gelişmiş gözler çok farklı koşullarda ayrıntılı biçimde görmelerine olanak sağlar. Gece dolaşan canlılar, az ışıkta iyi görememekarşılık, gündüz, ışığın şiddeti karşısında körleşirler.

NEY

Ney (Farsça: نی; Arapça: ناي‎; Türkçe: ney; diğer: nai, nye, nay, gagri tuiduk, or karghy tuiduk) üflemeli çalgıdır. Kaşgarlı Mahmut, Divân-ı Lügati't-Türk adlı Türk kültür ve dilini anlatan eserinde, Sagu denilen, "Erler" için düzenlenen, ölüm, erdem ve acıları anlatan tören'lerde kullanıldığını aktarmıştır.
"Ney", yakın zamanlarda Farsça'ya geçmiş olup veya nay (kamış) adını almıştır. Arap toplumunda da üflemeli çalgıların hemen tümü için kullanılan mizmâr sözcüğü ise, (nefes borusu, ses organı anlamında) ney için de kullanılmıştır. Türkçede ise hemen her zaman ney olarak anılmıştır. Kavimler Göçünden çok eski zamanlardan kalan, Runik Harfler'in aslının henüz anlaşıldığı; Proto Türk Yazıtları zamanından kaldığı düşünülen kültür'izleri gibi miras kalmış olan, çok az kültürel öğelerin devamı olarak ise, bugünkü Romanya’da nayu olarak Ad'landırılır..
Sümer toplumunda MÖ 5000 yıllarından itibaren kullanıldığı sanılan bu çalgıya ait elimizdeki en eski bulgu, MÖ 3000-2800 yıllarından kalan bugün Amerika'da Philadelphia Üniversitesi Müzesi'nde sergilenen neydir. Çalgının o dönemlerde de dinsel törenlerde kullanıldığı sanılmaktadır.
Günümüzde ney, Türk sazı olarak anılmaktadır ve tasavvuf müziğinin bir simgesi haline gelmiştir. Bir müzik aleti için kullanılan çalmak yerine, Ney için üflemek tabiri kullanılır. Burada üflemenin mecazi bir anlamı vardır. Kaynağını İslam'da Allah'ın insanı yaratırken ruhu üflemiş olmasından alır.
Yapımı [değiştir]
Kargı denilen bir çeşit budaklı kamıştan yapılır. Bu kamışın tür olarak latince ismi arundo donax'tır. Türkiye'de güneydoğu, akdeniz ve ege bölgelerinde yetişir. Ayrıca Mısır (Nil nehri civarı), Suriye (Asi nehri civarı) ve Kuzey Kıbrıs'tan da neylik kamış toplanmaktadır. Akortlarına göre çeşitli boylarda olan ney, dokuz boğumdan meydana gelmiştir. Üzerinde altısı üstte biri altta olmak üzere 7 delik mevcuttur. Bu delikler, açkı ile delinerek elde edilir.
Neye son yüzyıllarda eklenmiş üflemeyi kolaylaştırıcı önemli bir bölüm de başparedir. Başpareler manda boynuzundan, fil dişinden, şimşir gibi bazı sert ağaçlardan ve son zamanlarda yaygınlaşan derlin denilen bir cins sert plastikten yapılır. Alt kalite neylerin başparelerinde normal plastik, PVC gibi malzemeler de kullanılmakla birlikte bir profesyonel için sayılan dört malzeme önerilmektedir.
Manda boynuzu başparenin kalitesini belirleyen en önemli etmenler, boynuzun 25 yaşlarında yani doğal ömrünün sonlarında ölmüş bir mandadan alınmış olması, yapısında çatlak ve kırık olmayacak şekilde sıkı olması ve ölçülere uygun olarak özenle hazırlanıp doğru şekilde cilalanmış olmasıdır.
Bir neyin düzgün akortlu olabilmesi için 9 adet boğumdan oluşması ve bu boğumların her birinin birbirlerine eşit olması şarttır ki böyle bir kamışın sazlıkta bulunması çok enderdir. Bu sebeple ney yapımcıları perde deliklerini açarken kaydırma denilen bir yöntem kullanarak neyin akordunu istenilen frekanslarda ayarlamaktadırlar. İdeal ölçülerde bir neyin fiyatı çok yüksektir ve bulunması çok zordur.
Profesyonel kalitede bir neyde aranacak özellikler; kamışın sarı renkli ve sık lifli olması, çok kalın ya da ince olmaması, boğum genişliklerinin ve boylarının orantılı biçimde azalmasıdır..

Mesnevi'de Ney [değiştir]

Mesnevi ilk 18 beytinde neyden bahseder sonraki 6 cildinde de bunu açıklar. Burada ney sembolü altından bir dünya görüşü ve bir medeniyet anlatılır. Neyzen olmakla bu dünya görüşünü öğrenmeye de talip olmak da ilişkilendirilmektedir.

Ney Çeşitleri

Başlıca 13 çeşit ney vardır. Kısadan uzuna doğru ana ahenk ve ara ahenk (mabeyn) ney çeşitleri aşağıdaki gibidir:
Ney ÇeşidiKarar Perdesi (Osmanlı musıkisi)Karar perdesi (Batı musıkisi)Ortalama Boyu
Bolahenk NısfiyeHüseyniMi520 mm
Bolahenk-Süpürde MabeyniHisarMi bemol550 mm
Süpürde NeyNevaRe580 mm
MüstahsenNim HicazDo diyez620 mm
Yıldız NeyÇargahDo665 mm
Kız NeyBuselikSi710 mm
Kız-Mansur MabeyniDik KürdiSi bemol745 mm
Mansur NeyDügahLa780 mm
Mansur-Şah MabeyniZirgüleLa bemol820 mm
Şah NeyRastSol860 mm
Davud NeyIrakFa diyez910 mm
Davud-Bolahenk MabeyniAcem AşiranFa970 mm
Bolahenk NeyHüseyni AşiranMi1 m 40 mm
Not: Neylerin uzunlukları yaklaşık ölçülerdir. Kamış çapına ve hacmine bağlı olarak bu oranlar artı ya da eksi değişkenlik gösterirler.
Neylerin boyları uzadıkça ses elde edilmesi, kontrolü ve parmakların perdelere rahatça ulaşıp kıvrak hareket edebilmesi zorlaşmaktadır. Bu nedenle neye yeni başlayacak bir kişiye mansur veya kız neyi gibi orta-üst uzunlukta neyler tavsiye edilmektedir. Bu neylerde hakimiyet sağlayan kişi daha kısa neylerde kolayca başarılı olabilir. Şah ney günümüzde bazı usta neyzenler tarafından solo olarak kullanılmakta, Davud ney çok nadiren kullanılmakta, Davud-Bolahenk Mabeyni ile Bolahenk neyler ise hemen hiç kullanılmamaktadırlar. Klasik Osmanlı Musıkisi icracıları genellikle mansur, kız, yıldız ve sipürde ahenklerinde icra ettiklerinden bu ahenklerdeki neyler en çok kullanılanlardır.

İcrası

Ney icra olanakları açısından zengin ve teknik yönden güç bir çalgıdır. Neyden sağlıklı bir ses çıkarılması bu çalgıya yeni başlayan birinin karşılaşacağı ilk engeldir. Kişisel seçime bağlı olarak sağ ya da sol üflemeyi seçtikten sonra neyzen adayının kendi dudak ve diş yapısına uygun dudak pozisyonunu ve üfleme açısını deneme yanılma yoluyla bulması ve bu pozisyonu pürüzsüz bir ses çıkartacak şekilde oturtması ilk aşamada kazanılması gereken bir alışkanlıktır. Bu sebeple neyden çıkarılması en kolay ses olan neva sesi üzerine yoğunlaşılmalıdır. Daha sonra perdeler gittikçe kapatılarak peste doğru nim hicaz, çargah, segah, kürdi, dügah ve rast sesleri sürekli üflemek suretiyle oturtulmalıdır. Bu aşamadan sonra neyzen adayı zor yolu seçerek dem sesler denilen ve acem aşiran perdesinden aşağıya doğru pestleşen perdelere yoğunlaşabilir ya da nevadan tiz perdeleri ekleyerek ses üflemeye devam edebilir. Neyde eser icra edilmesi, aşılması kişinin yeteneğine göre ortalama iki, üç ya da dört yıl süren teknik zorlukların ortadan kalkmasından sonra anlam kazanır. Çünkü teknik zorlukları aşmamış bir neyzen adayının ses rengi, müzikalite, nüanslar ve ney tavrı gibi ileri aşama noktalarda başarı göstermesi beklenemez. Bu süreç geride kalana kadar bazı icrası kolay eserler etüd olarak çalışılabilir. Ney perdesiz ve öğrenilmesi güç bir çalgı olduğu için musiki konusunda yeteri kadar eğitimi olmayan birinin mutlaka bir eğitmen gözetiminde çalışması gerekir.
Neyde sesler dem ses denilen temel sesler ve bunların doğuşkanlarından elde edilir. Perde olarak da adlandırılan delikler nefesin çıkacağı noktaları belirtip neyin iç kısmındaki hava sütununun uzunluğunu tayin ederler. Üfleme şiddetine göre aynı perdeden doğuşkanlar sırasına göre pek çok ses elde edilir. En hafif üflemede önce sesin kendisi ya da temel ses, daha şiddetli üflendiğinde onun sekizlisi, sonra bir önceki sesin beşlisi ve son olarak aynı oktavın sekizlisi en çok kullanılan sesleri oluşturur. Bundan daha şiddeti üflendiğinde çıkan tüm sesler bir fisagor koması pes çıkacağı için dik düşünülerek üflenmelidir. Böylece kaba rasttan tiz nevaya kadar iki buçuk oktav olan ses sahası, üç oktava yakın bir noktaya kadar genişletilebilir. Tampere sisteminde icra edilirken perdelere yarım basma ya da dudak - başpare açısını değiştirme gibi yöntemler uygulanır.
Neye özgü süslemeler çarpma denilen parmak süslemeleri, triller, mordanlar ve kaydırma denilen glissando ve portamento hareketleridir. Bu kaydırmalar üflenilen seslere hakim olmayı ve ahenkli bir dudak - parmak uyumunu gerektirir.
Neyin sesi pek çok enstrumanda olduğu gibi çalındıkça güzelleşir. Ancak tınısal karakterdeki bu değişim neyde çok belirgindir. Üflendikçe neyin ses kutusu denilen ilk boğumundan başlayarak kamışın iç kısmı zamanla kararır. Yanma denilen bu olay neyzenin soluğundaki asidin kamış yüzeyine nüfuz ederek ince bir tabakayı hafifçe yakmasından kaynaklanır. Bu durum çok yavaş bir süreç içinde gerçekleşir ve ney üflenmeye başlandıktan ortalama 6 ay sonra genellikle küçük bir leke olarak başlar. Bu süreç tamamlanana yani neyin tüm iç kısmı kararana kadar geçen zamanda neyden çıkan ses gittikçe farklılaşarak yanık ve doğuşkanlar yönünden zengin, etkileyici bir karakter kazanır.
Ney perdesiz bir çalgıdır. Dolayısıyla Klasik Osmanlı Musıkisi yanında Batı Musıkisi, Popüler ve Caz musikileri, Halk Musıkisi gibi pek çok türün ses sistemlerinde icra edilebilir. Neyde transpozisyon (göçürüm) farklı boylarda neylerin eserin ahengine (tonuna) göre seçilmesi yoluyla ya da neyzenin çok zor olan dudak transpozisyonunda icra etmesiyle elde edilir. Neyin ortalama 2,5 oktav olan ses genişliği neyzenin ustalığına bağlı olarak 3 oktava kadar çıkabilmektedir.

Ney Bakımı ve Korunması

Ney, doğal ve hassas bir malzeme olan kamıştan yapıldığı için bakımı ve korunması uzun ömürlülüğü ve verimliliği açısından çok önemlidir. Çalgı darbelerden, ani sıcaklık değişimlerinden, çok soğuk ve çok sıcak ortamlardan korunmalıdır. Ney üflenmeden önce ağız temizliğine dikkat edilmeli ve ağız içinde yemek artığı olmamalıdır. Neyin bir diğer düşmanı ise nemdir. Çok nemli ortamlardan korunması yanında ney üflendikten sonra mutlaka oda sıcaklığında açık ortamda bir süre tutulmalı ve nefesin kamış içinde yoğunlaşmasından ortaya çıkan suyu atması sağlanmalıdır. Buna dikkat edilmediğinde ve yemek yedikten hemen sonra üflendiğinde neyin içinde ortaya çıkan küf ve bakteri plağı gibi oluşumlar neyin sesinin kapanmasına yol açabilir. Ses kutusu içinde oluşan bu katmanlar pamuklu bir kulak temizleme çubuğuyla nazikçe temizlenebilir. Ancak bu yapılırken ses kutusunun hemen dibindeki deliğe müdahale edilmemelidir. Bu delik etrafında oluşan katmanların üfleme yoluyla kendiliğinden ortadan kalkması beklenmelidir.
Neyin bakımında önemli bir başka nokta da neyin yağlanmasıdır. Bu işlem için kullanılabilecek en iyi yağ çok ince ve tortu bırakmayan bir yağ olan susam yağıdır. Ancak çok pahalı bir yağ olması nedeniyle susam yağı temin edilemediğinde katkısız yemeklik fındık yağı veya tatlı badem yağı kullanılabilir. Yağlama işleminden önce neyin iç kısmında hiç nem olmamalıdır. Bu sebeple yağlanacağı gün neyin üflenmesi tavsiye edilmez. Yağlama metodu olarak en sık kullanılan yöntem neyin boyundan daha uzun ve çapından daha geniş ve alt kısmı kör tapayla kapatılarak yalıtılmış bir PVC borunun içine yağ konularak neyin başparesi çıkarılmış halde bu tankın içine ses kutusu alta gelecek şekilde batırılması yöntemidir. Burada yaklaşık 10 dakika tutulan ney, çıkartılarak fazla yağın bir süre akması beklenmeli, daha sonra gazete kâğıdı gibi bir örtünün üstüne yatırılarak dış kısmındaki fazla yağ silinmelidir. En son olarak ney en alt kısmından başaşağı duracak şekilde bir sicim yardımıyla sabit bir noktaya asılmalı ve altına süzülen yağı toplayacak bir kap konulmalıdır. Bu şekilde yaklaşık 7-8 saat tutulan neyin iç kısmındaki yağın emebileceği kadar kısmını emmesi ve kalan tüm fazla yağı atması sağlanır.
Yağlama periyodları yeni bir neyde ilk 3 ay için haftada bir, ikinci üç ay için 15 günde bir, sonrası içinse ayda bir uygulanmalıdır. Yaşı bir yılı aşan neylerde genellikle 3 ayda bir yağlama yeterli olmaktadır. Çünkü bir yıldan sonra neyin iç kısmı büyük ölçüde kararmış olacak ve bu yanık tabaka aynı zamanda koruyucu bir katman oluşturacaktır ve iç kısmı kaplayan zar ortadan kalkacağı için ney yağı daha fazla oranda emebilecektir.
Başparelerin bakımında kullanılan malzeme önemlidir. Delrin başpareler hiç bakım gerektirmezler. Manda boynuzu ve ağaç başparelerin ise yağlanmaları malzemeyi ve titreşime duyarlılığı korumak açısından şarttır.

Son Yıllardaki Gelişmeler

Ney sazının tasavvuf musikisi dışında Türk Sanat musikisinde de kullanımı ve Sanat musikisi bestakârlarının Tasavvuf Musikisi de bestelemelerinin sonucunda ney ile üflenemeyen ara değer notalar için bir arayışa girilmiştir. Özellikle "Kutb-ün Nayi" Niyazi Sayın ile ney için olmayacak bir ses olan Hisar (Mi bemol) artık üflenebilir hale gelmiştir. Deliklerin belli ölçülerde kapatılması ve kafanın içe veya dışarı çevrilmesi ile Türk Sanat Musikisindeki 9 komalık sistemdeki ara sesler icra edilebilmektedir.

Tanınmış Neyzenler

Bugün hayatta olmayan tanınmış neyzenler:
Kutb-ün Nayi Osman Dede, Kutb-ün Nayi Aka Gündüz Kutbay, Sultan 3. Selim, Şeyh Yusuf Dede, Şeyh Mustafa Nakşi Dede, Kazasker Mustafa İzzet Efendi, Mehmed Said Dede, Neyzen Yusuf Paşa, Neyzen Dede Sâlih Efendi, Neyzen Aziz Dede, Neyzen Tevfik (Kolaylı), Neyzen Emin Dede (Yazıcı), Rauf Yekta Bey, Hüseyin Fahreddin Dede, Ressam Halil Dikmen, Halil Can, Süleyman Erguner (dede), Emin Kılıç Kale, Hayri Tümer, Gavsî Baykara, Ulvi Erguner, Burhanettin Ökte, Ahmet Polatöz , Polat Kale, Fuat Türkelman, Doğan Ergin, Ârif Biçer, Sencer Derya, Ekrem Vural olarak sıralanabilir.
Bugün hayatta olan neyzenler:
Kutb-ün Nayi Niyazi Sayın, Ahmet Yâkuboğlu, Selâmi Bertuğ, Fikret Bertuğ, Şemsettin Güvey, Ömer Erdoğdular, Sadrettin Özçimi, Kudsi Ergüner, Süleyman Ergüner (torun), Ümit Gürelman, Ârif Erdebil, Mahmut Bilki, Uğur Onuk, Ali Sezâî Balakbabalar, Yavuz Akalın, Murat Sâlim Tokaç, Yusuf Kayya, İbrahim Benlioğlu, Sâlih Bilgin, Aziz Şenol Filiz, Mustafa Güvenkaya, Yavuz Ballıoğlu, Hüseyin Kutsî Sezgin, Fahrettin Acar, Ahmet Şahin, Ahmet Kaya, Arif Şenyüz, Abdullah Güneş, Cevdet Yıldız, Ömer Bildik ve Kâşif Demiröz olarak sıralanabilir.

IŞIK

Işık, bir ışımanın ışık kaynağından çıktıktan sonra cisimlere çarparak veya direk olarak yansıması sonucu canlıların görmesini sağlayan olgudur. C ile gösterilir. Yunanca'da celaritas (ışık) anlamına gelir. Einstein'ın E=mc² kütle-enerji eşdeğerliğindeki c ışığı ifade eder. Görünür ışık (yaygın kullanımı ışık), insan gözü tarafından algılanabilen ve görülen elektromanyetik dalgadır. Işık Sinüs dalga’sı ve parçacık (foton) şeklinde hareket eder. Görünür ışığın dalga boyu 400 nm ile 700 nm arasındadır. Bu aralık elektromanyetik tayfta, kızılötesi ile morötesi arasına denk gelir. Görünür ışığın dalga boyu kızılötesinden uzun, morötesinden kısadır.
Işığın özellikleri arasında şiddeti, yayılma yönü, frekansı, kutuplanması ve vakumda 299,792,456 m/s olan hızı yer alır.
Işık da diğer elektromanyetik ışınımlar (EMI) gibi foton adı verilen "paketlerden" oluşur. Fotonlar dalgaların ve parçacıkların özelliklerini gösterir. Bu, fizikte dalga parçacık ikiliği olarak adlandırılır. Işığı inceleyen fiziğin alt dalı optiktir. Optik, modern fiziğin önemli bir araştırma alanıdır.
Işık hızı
Ana madde: Işık hızı
Işığın boşluktaki hızı yaklaşık 300,000 km/s dir. (Tam olarak 299,792,458 m/s) Tüm elektromanyetik dalgaların boşluktaki hızı da budur. Işık saydam maddelerin içinde boşluktaki hızından daha yavaş yayılır. Işığın bir madde içindeki yayılma hızı, o maddenin kırıcılık indisini belirler.

Elektromanyetik tayf ve görünür ışık

Görünür ışığın elektromanyetik tayftaki yeri
Elektromanyetik dalgalar birbirine dik olarak salınan elektrik alan ve manyetik alandan oluşur. Bu EM dalgalar frekanslarına (aynı zamanda dalgaboyuna; dalgaboyuyla frekans arasında c=λf ilişkisi vardır) göre çeşitli isimler alırlar. Bu isimler yandaki görselde görülebilir. İnsan gözü bu tayfın küçük bir bölümü olan görünür ışık kısmını görür.

Renkler

Ana madde: Renk
Görünür ışığın renkleri[1]
renkdalga boyu aralığıfrekans aralığı
kırmızı~ 700–635 nm~ 430–480 THz
turuncu~ 635–590 nm~ 480–510 THz
sarı~ 590–560 nm~ 510–540 THz
yeşil~ 560–490 nm~ 540–610 THz
mavi~ 490–450 nm~ 610–670 THz
mor~ 450–400 nm~ 670–750 THz
Işık, dalga boyuna göre göze farklı renklerde gözükür. Temel ışık renkleri, kırmızı, yeşil ve mavidir. Diğer renkler bu üç rengin karışımıyla elde edilir. Üç rengin birlikte varlığı beyazı oluşurur. Hiçbir ışığın olmaması durumundaysa siyah oluşur.

Işığı renklerine ayırmak

Güneş ışığı tüm renklerin birleşiminden oluşur. Bu ışık, bir prizmadan geçirildiğinde her renk farklı miktarlarda kırılır ve ortaya gökkuşağı gibi bir tayf çıkar. Bu olayı ilk kez Isaac Newton, Opticks isimli kitabında açıklamıştır. Bu deneyin ardından, tayftaki tek bir rengi tekrar prizmadan geçiren Newton, tek rengin herhangi bir değişikliğe uğramadan kırıldığını gözlemlemiş ve renklerin prizma tarafından üretilmediği, Güneş ışığının tüm renkleri içinde barındırdığı sonucuna ulaşmıştır.

Renkleri birbirine eklemek

Renklerin karışımı
  • Kırmızı ışık + Yeşil ışık = Sarı ışık
  • Kırmızı ışık + Mavi ışık = Magenta ışık
  • Yeşil ışık + Mavi ışık = Cyan ışık

Optik

Ana madde: Optik
Işığı ve ışığın maddeyle etkileşimini inceleyen fiziğin alt dalına optik denir. Gökkuşağı, kuzey ışıkları gibi ışıkla ilgili olaylar optik olaylar olarak adlandırılır. Işığın doğasından kaynaklanan birtakım olaylar vardır:

Yansıma

Ana madde: Yansıma
Yansıma ışığın bir yüzeye çarptıktan sonra geri dönmesidir. Her cisim ışığı yansıtır ve biz yansıya ışıklar sayesinde cisimleri görürüz. Işığı en çok yansıtan cisimler ise aynalardır. Yansıma olayı ilk kez Öklid tarafından açıklanmıştır. 1100'lü yıllarda İbnül Haysem yansıma yasalarını ortaya koymuştur.

Kırılma

Ana maddeler: Kırılma (fizik) ve Kırılma
Kırılma ışığın bir ortamdan başka bir ortama geçerken yönünün değişmesidir. Sudaki cisimlerin gerçektekinden daha yakında görünmesinin sebebi budur. Kırılma açısı 1621 yılında Willebord Snell tarafından hesaplanmıştır ve Snell yasası olarak bilinir.

Kutuplanma

Ana madde: Kutuplanma
Kutuplanma, elektrik alan ve manyetik alandan oluşan ışığın pekçok düzlemde ilerleyen elektrik alanının tek bir düzlemle sınırlandırılmasıdır. Bu kutuplanmayı sağlayan filtreler güneş gözlüklerinde ve fotoğrafçılıkta kullanılır.

Işık kaynakları

Güneş'imizin ışık yaymasıda bu prensiple alakalıdır. Dört helyum atomu füzyon (nükleer kaynaşma) aşamasında açığa bir enerji çıkarır buda şu an güneşimizin çekirdiğende gerçekleşen bir olgudur. Bir nevi maddenin kendine uygulanan kuvvete şiddetle direnç göstermesidir. Madde enerjiye karşı koymaya devam ettikten bir süre sonra ısı yaymaya başlar ve sonrasında maddeyi oluşturan elektronlar yeterli enerjiye sahip olduklarında bağlı oldukları atom’un yörüngesinden kaçacak gücü bulurlar. Elektronlar yörüngelerinden koparken ortaya bir enerji boşalması çıkar buda bizim algılarımızda IŞIK olarak nitelenir.
Standart ampulün çalışma mantığı da budur... Neon gazı ile doldurulmuş bir cam küre içine iki kutup arasına tungsten metali gerdirilir. Tungsten, üzerinden geçen elektrik enerjisi sonucu enerjiye tepki göstererek ışıma yapar. Tungstenin kaynama noktası çok yüksek bir metal olduğu için bu kuvvete karşı koyabilmektedir. Aksi halde metal erir ve ışıma sona ererdi. Şu an kulanılan tasarruflu lambalarda aynı mantıkla çalışır. Dairesel bir tüp içerisine xenon veya neaon gazı sıkışıtırıl…(gazlar sıkıştırıldıklarında atomlar arasındaki fiziksel mesafe daralır buda daha sağlıklı bir ışıma demektir) iki kutup arasında belli mesafede bir yol oluşturulmuş olur. Elektrik verildiğinde elektronlar bir kutuptan diğer kutuba xenon gazı yardımı ile akarlar bu esnada gaz bu etkiye tepki gösterir ve ışır. Buda bizim ışık kaynağımızdır.

Işığın algılanması

İnsan tarafından renklerin algılanması; ışığa, ışığın cisimler tarafından yansıtılışına ve nesnenin gözyardımıyla beyne iletilmesi sayesinde gerçekleşir. Bize ışık kaynağından gelen ışınlar gözümüze yansır ve bu ışınların sayesinde karşımızdakini rahatlıkla görebiliriz.
Göz tarafından algılanan ışık, retinada sinirsel sinyallere dönüştürülüp, optik sinir aracılığıyla beyine iletilir. Göz, üç temel birleştirici renk olan; kırmızı, mavi ve yeşile tepki verir ve beyin, diğer renkleri bu üç rengin farklı kombinasyonları olarak algılar. Renklerin algılanışı dış koşullara bağlı olarak değişir. Aynı renk güneş ışığında ve mum ışığında farklı algılanacaktır. Fakat, insanın görme duyusu ışığın kaynağına uyum sağlayarak, bizim her iki koşuldakinin de aynı renk olduğunu algılamamızı sağlar.
Tat alma, duyma, dokunma ve diğer duyularımızda da olduğu gibi, renklerin algılanışı da özneldir. Bir renk sıcak, soğuk, ağır, hafif, yumuşak, kuvvetli, heyecan verici, rahatlatıcı, parlak veya sakin olarak algılanabilir. Ancak bu tanımlama, kişinin, kültür, dil, cinsiyet, yaş, çevre veya deneyimlerinden kaynaklanır. Kısaca, herhangi bir renk, iki ayrı insanda aynı duyguları uyandırmayacaktır. İnsanları gamma ışınına duyarlılıklarıyla da birbirlerinden ayırmak mümkündür.

Işıkla ilgili kuramların tarihi

Keşfedilen ilk görünmez ışın, 1800 yılında William Herschel tarafından rastlantıyla bulunan kızılötesi ışınımdır. Herschel, güneş ışığını bir prizmadan geçirerek tayf renkleri olarak adlandırılan kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, lacivert ve mor renkleri incelerken çok ilginç bir şeyle karşılaşır. Her rengin sıcaklığını ayrı ayrı termometreyle ölçerken, kırmızı rengin ötesinde termometrenin yükseldiğini görür. Bu şekilde yayılan ısının da kırmızı ışık gibi bir ışık türü olduğunu, ama insan gözüyle görülmediğini istemeden de olsa göstermiş olur. William bu keşfine kızılötesi ışınım adını verir. Bu keşiften sonra tayfın diğer ucunda yer alan ve morötesi ışık olarak adlandırılan, görünmez ışık da fotoğraf kartı üzerindeki etkisi sayesinde keşfedilir.
Karanlık bir yerde göremeyiz; tıpkı Albert Einsteinin dediği gibi "Karanlık diye bir şey yoktur, karanlık ışığın yokluğudur". Işık kaynakları olmadan ışık da olamaz ve ışık kaynakları bize kendiliklerinden gözükürler. Onun için fizik dilinde ışık kaynağı denir. Onlardan kaynaklanan ışığın aracılığıyla gördüğümüz cisimlere de karanlık cisimler adını veririz. Karanlık cisimler, ışık kaynağından çıkan ışınların yansıması sonucu bize gözükür. Işık kaynağı ile karanlık cisimlerin arasına koyduğumuz cam, su gibi cisimler, bu karanlık cisimleri görmemizi engellemez.
Işık bizim görebilmemizin ana nedenidir. Eğer ışık olmasaydı hiçbir şey göremezdik. Çünkü görme işleminde ışık kaynağından çıkan ışınlar etrafımızdaki cisimlere çarparak gözümüze ulaşırlar da o narin göz bebeğimiz onları birer birer içeri buyur edip retinada ağırlar. Daha sonra retinaya körü körüne bağlı sinirler aracılığı ile burada oluşan görüntü, işlenmesi ve yorumlanması için beyne yollanır. Fakat 1600'lü yıllarda ışık ışınlarının gözümüzden çıkıp diğer cisimlere çarpıp geri geldiğine ve böylece görebildiğimize inanılırdı.
Işık; foton denilen kütlesiz (ağırlıksız değil, kütlesiz) ve yüksüz atom-altı parçacıklardan oluşur.Tüm parçacıklar gibi fotonlar da dalga özelliği gösterirler. Yani bir dalga boyları ve bir frekansları vardır. Işık ışınları da fotonların ilerlerken aldıkları yoldan başka bir şey değildirler. Fotonlar kaynaklarından çıktıktan sonra -eğer önlerinde hiçbir engel yoksa- düz doğrultuda ve hiç sapmadan yayılırlar. Herhangi bir cisme çarpınca da cismin şeffaf olup olmamasına göre yansır veya kırılırlar.
Günümüzde ışığın hareketi, dual (ikili, çift) model denilen dalga ve parçacık teorilerinin birleşmesinden oluşmuş bir teori ile açıklanmakta. Açıklama kısaca şöyle: Işık dalga özelliği gösteren fotonlardan oluşmuştur. Ve yayılırken iki özelliği de gösterebilir. Ama kesinlikle ikisini bir arada değil! Bazen dalga bazen de parçacık olarak yayılır ışık. Ama hangi hallerde parçacık hangi hallerde dalga olarak yayıldığı konusunda hiçbir bilgimiz yok. Ama şunu biliyoruz ki biz onu dalga olarak görmek istiyorsak dalga, parçacık olarak görmek istiyorsak parçacık olarak davranır.

Birimler ve ölçüm

Dipnotlar

8 Mart 2013 Cuma

HER ŞEY O'NDAN!...

Çay Faslından Hakikat Damlaları: Nefis Muhasebesi ve İbrahim Edhem Hazretleri
-Allah (celle celalühu) ve Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz tarafından belirlenen mükellefiyetlerde insanın seçme hakkı yoktur; onlar mutlaka yerine getirilmelidir. Fakat, bir başkasının da yapabileceği ya da rıza-yı ilahiye uygun olup olmadığı tam kestirilemeyen işlerde bir seçme hakkı bulunabilir. Şu kadar var ki, bir işi yapıp yapmama mevzuunda iç içe, karışık hisler ve mülahazalar olabilir. Cenâb-ı Hakk’ın muamelesi ise niyetlere göredir. (00:40)
-Acaba bir işi isteyerek yapmak mı yoksa -şartların müsait olmadığı bir yerde abdesti tastamam almak gibi- içten gelmese de vazife şuuruyla yapmak mı daha faziletlidir? Benim de böyle konuşma yapmak içimden hiç gelmiyor. Hatır için yapıyorum; hatır için yapınca da bu işin içinde Allah rızası olup olmadığına dair şüphem var. (02:55)
-Acaba bizim ruhsuz, anlamsız içten gelmeyen, sözlerimizden dolayı mı bu insanlar hep oldukları yerde kalıyorlar? Ciddi bir aşk u heyecan yok.. ciddi bir canlılık yok.. ciddi bir adanmışlık yok.. ciddi bir kendini vakfetmişlik yok.. ciddi bir beklentisizlik yok.. “Ben ölüp ölüp dirileyim burada, hiç önemli değil, elverir ki Müslümanlığa ait en küçük şey ölmesin! Ben bin defa yurdumla yuvamla, çoluk çocuğumla, aile efradımla zir u zeber olup gideyim ama dinin en küçük emri ayaklar altında olmasın…” Bu heyecan, ruhlarda hasıl olmuyorsa insan bunu kendinden bilmeli. (05:01)
-Cenâb-ı Hak Hazreti İsa’ya,
يَا عِيسى عِظْ نَفْسَكَ فَإنِ اتَّعَظَتْ بِهِ فَعِظِ النَّاسَ وَإلاَّ فَاسْتَحْي مِنِّي
Ey İsa! Önce kendi nefsine nasihat et; o, bu nasihatı tuttuktan sonra başkalarına hayırhâh olmaya çalış; yoksa benden utan.” buyurur. (06:14)
-Kendini yerden yere vurmayan bir insan bazen kaderi yerden yere vurur bazen de başkalarını. Oysa ki kabahat kendinden kaynaklanmakta, etrafına taşmakta ve çevresine de bulaşmaktadır. İnsan kendiyle yüzleşmeli ve her zaman “Tevbe ya Rabbi! Hata râhına gittiklerime. Bilip ettiklerime, bilmeyip ettiklerime!” (M. Naci) demelidir. Özellikle içinde bulunduğumuz enaniyet asrında bu mülahazaya çok ihtiyaç var; zira, kendisini böyle bir yere koyan insan, durması lazım gelen yeri de belirlemiş olur; yoksa o, zamanla hiçbir hatasını göremez hale gelir. (08:30)
-Kendini bir şey sayan lâşey demektir. Her şey bir şeydir, en densiz şey bile bir şeydir, fakat kendini bir şey sanan hiçbir şeydir. Kendini lâşey görmelisin ki nezd-i ulûhiyette bir şeye tekabül edebilesin. (11:20)
-Rivayetlere göre, İbrahim Edhem (rahmetullahi aleyh) Belh’in padişahıymış. Bir gece, yumuşacık yatağına uzanmış yatarken aynı zamanda kendi kendine mırıldanıyormuş; “Allahım beni maiyyetinden mahrum etme; şu aciz kulunu Firdevs’inle şereflendir. Allahım, beni Peygamberine komşu eyle!..” türünden sözler söyleyerek dua ediyormuş. O sırada çatıda birinin yürüdüğünü fark etmiş, ayak sesleri duymuş. Hemen, “Kim var orada, sen kimsin?” diye bağırmış. Çatıdaki adam, “Merak etmeyin efendim; bir zarar verecek değilim, devemi kaybettim de onu arıyorum!” demiş. İbrahim Edhem, “Be adam, çatıda deve aranır mı?” deyince, aklını başına getiren şu cevabı almış: “A be sersem; sen Allah’ın maiyyetini yatakta arıyorsun ya!.. Peki yatakta Allah aranır mı, uzanmış yatarken Peygamber aranır mı!” İşte, bu sözler İbrahim Edhem’e yetmiş. Demek ki, kalbi ölmemiş ve vicdanı felç olmamış bir insanmış; duyduğu bir iki cümle onu kendine getirmeye kifayet etmiş. O gün malı-mülkü, makamı-mansıbı elinin tersiyle itmiş, saltanatı terketmiş ve varıp Mescid-i Haram’a kendini ubudiyete vermiş. (12:15)
-İbrahim Edhem hazretleri bir gün, “Allahım, Senin uğruna her şeyi terkettim; burada rahmetinin tecellilerini ötede de Cemâlini görebilmek için yurdu-yuvayı arkada bıraktım; artık aşkınla beni parça parça etsen de, şu kalbim Senden başkasına kaymayacaktır.” mülahazalarıyla dopdolu olduğu bir sırada, metafta (Kâbe’nin etrafında tavaf yapılan yerde) oğlunu görür. Nasılsa, oğlu da onu görüp tanımıştır; göz göze gelir ve bir süre bakışırlar. Senelerin verdiği hasret, ikisini birbirine koşturur. İhtimal, onca sene ayrılıktan sonra, öyle bir karşılaşma Hazret’in his dünyasına büyük bir tûfan halinde tesir eder, onun gönlünde bir fırtına meydana getirir ve Hak dostu az da olsa içinin aktığını hisseder. Oğul kendini babasının kucağına atınca, o da yılların hicranıyla oğluna sarılır. Tam sarmaş dolaş olurlar ki, hâtiften bir ses gelir: “İbrahim, bir kalbde iki sevgi olmaz!” İşte o an İbrahim Edhem’den bir çığlık kopuverir: “Muhabbetine mani olanı al, Allahım!” Az sonra da oğlu ayaklarının dibine yığılır kalır. (16:00)
-İbrahim Edhem hazretleri münacaatında önce “teşbib” (her şeyden önce sevgiliden bahsetme, ona karşı sevginin büyüklüğünü ortaya koyma ve talebi sona bırakma sanatı) yapıyor ve şöyle diyor:
هَجَرْتُ الْخَلْقَ طُرًّا فِي هَوَاكَا وَأَيْتَمْتُ الْعِيَالَ لِكَيْ أَرَاكَا
وَلَوْ قَطَعْتَنِي فِي الْحُبِّ إِرْبًا لَمَا حَنَّ الْفُؤَادُ إِلَى سِوَاكَا
“Ya Rabbi, Sen’in aşkına tutuldum da Sen’den gayrı her şeyi terk edip huzuruna geldim. Seni göreyim, Seni duyayım diye bütün aile efradımı yetim bıraktım. Eğer hiçbir şeye yaramıyor diye beni koparıp atacaksan, vallahi kalbim Sen’den başkasına asla teveccüh etmez, parça parça etsen bile Sen diye inlerim ben!”
إِلَهِي عَبْدُكَ الْعَاصِي أَتَاكَا مُقِرًّا بِالذُّنُوبِ فَقَدْ دَعَاكَا
وَإِنْ تَغْفِرْ فَأَنْتَ أَهْلٌ لِذَاكَا وَإِنْ تَطْرُدْ فَمَنْ يَرْحَمْ سِوَاكَا
“İlâhî! Asî kulun yine kapına geldi; (dağlar azametindeki) günahlarını ikrar edip, ellerini Sana açıyor ve sadece Sana açar. Şâyet Sen mağfiret edersen, hiç şüphesiz o Sen’in şânındandır; kovarsan dergahından, beni Sen’den başka kim affedebilir?!.”
وَإِنْ يَكُ يَا مُهَيْمِنُ قَدْ عَصَاكَا فَلَمْ يَسْجُدْ لِمَعْبُودٍ سِوَاكَا
“Kapına gelmiş ve Senin şefkatine nâil olmayı uman bu zayıf bîçârenin günahlarını affet. Her ne kadar defteri isyanla dolu olsa da, ey Müheymin, Sen’den başkasına secde etmedi, etmeyecek.” (17:31)
Soru: Günümüzün karasevdalılarının şimdiye kadarki hizmetlerinin gerçekleşebilmesi için binlerce vesilenin bir araya gelmiş olması gerektiği ve bunu Müsebbibü’l-esbâb’dan başkasının yapamayacağı; dolayısıyla, muvaffakiyetleri sahiplenmenin akıl dışı bir davranış olduğu ifade ediliyor. Her şeyi kendinden bilme ve şımarıklığa düşme hastalığına maruz kalmamamız için hep hatırda tutulması gerekli görülen bu hakikatin şerhini bir kere daha lütfeder misiniz?
-Hazreti Nûh ve Hazreti Musa (ala nebiyyina ve aleyhissalatü vesselam) gibi peygamberlerin hayatlarına bakılınca sevk-i ilahi ve hıfz-ı Rabbanî çok açık şekilde görülecek, Müsebbibü’l-esbâb’ın her devirde kendi yolunda hizmet edenlere sebepleri nasıl halk ettiği anlaşılacaktır. (23:20)
-Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in nurlu hayatlarında da Cenâb-ı Hakk’ın hıfzı, inayeti, sevki ve sebepleri halk edişi çok açıktır. Kur’an-ı Kerim müşriklerin komplolarını anlatırken şöyle buyurur:
وَإِذْ يَمْكُرُ بِكَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِيُثْبِتُوكَ أَوْ يَقْتُلُوكَ أَوْ يُخْرِجُوكَ وَيَمْكُرُونَ وَيَمْكُرُ اللّهُ وَاللّهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ
“Bir vakit de o kâfirler senin elini kolunu bağlayıp zindana mı atsınlar, yahut öldürsünler mi, yahut seni ülke dışına mı sürsünler diye birtakım tuzaklar planlıyorlardı. Onlar tuzak kuradursunlar, Allah da tuzaklarını başlarına doluyordu. Zaten Allah’tır tuzakları boşa çıkarıp onları kuranların başlarına dolayan.” (Enfal, 8/30) Evet, onca komplo ve entrikaya rağmen, Cenâb-ı Hakk’ın inayetiyle, Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) risalet vazifesini bihakkın eda etmiştir.
-Ukbe bin Nâfi, Atlas okyanusuna kadar bütün Afrika’yı zabt u rabt altına almış ve atını Arab’ın “Karanlık Deniz” dediği okyanusa sürmüş; sonra da, “Allahım, bu deniz önüme çıktı, çıkmasa idi, Senin ism-i şerifini denizler aşırı ta ötelere götürecektim!” demiştir. Ondan Osmanlı’nın Söğüt’ün bağrında başlayıp cihan devleti oluşuna kadar bütün İslam büyüklerinin sergüzeştinde hep aynı ilahî hıfz, sevk ve inayeti görmek mümkündür. (26:30)
-Hazreti Pir, en karanlık günlerde bile hep ümit soluklamış ve yeni bir nesli müjdelemiş; “Ümitvar olunuz şu istikbal inkılabatı içerisinde en yüksek ve gür seda İslamın sedası olacaktır.” demiş; yine, “Ümidim var ki, istikbâl semâvât u zemin-i Asya / Bâhem olur teslim yed-i beyzâ-i İslâma!” gibi beyanlarıyla herkese ümit aşılamıştır. (27:48)
-Günümüzün karasevdalıları dünyanın dört bir yanında ellerindeki mumlarla sürekli mum tutuşturmaya çalışıyorlar. Arkada durup da önde görünen bazılarımızın hatalarından dolayı bazı yerlerde geçici problemler yaşansa da onlar gittikleri yerlerde hüsn-ü kabul görüyorlar. Onların gidişlerinden hüsn-ü kabul görüşlerine ve onca hizmete muvaffak oluşlarına kadar hemen her adımda biraraya gelmesi gereken onca sebep/vesile lazımdı ki ihtimal hesaplarına göre bütün o vesilelerin beraberliği neredeyse imkânsızdı; fakat Müsebbibü’l-esbâb sebepleri halketti. (29:15)
-Orta Asya ülkelerinde çözülmeler başlayıp oralara yolların açıldığı aynı dönemde Cenâb-ı Allah, okullarından yeni mezun olmuş çiçeği burnunda delikanlıları lutfetti. Bu “deliler” adını bile bilmedikleri ülkelere koşa koşa gittiler. (31:10)
-Bir devlet büyüğünün de anlattığı ve çağrıda bulunduğu gibi “Daüssıla çok zordur.” Benim Türkiye’de kaldığım yerler var; o yurtların üstünde kirasını vererek kaldığım yerler var. Aklıma gelince gözlerim doluyor, hemen ondan kaçıp başka bir duyguya dalıyorum. Yoksa kendimi salacağım.. o salma, o ağlama Allah’a karşı şikayet olur diye korkuyorum. Bu gençlerin de kendi ülkelerinde kalma gibi bir arzuları olabilirdi. Fakat bu delikanlılar daha hayatın baharında öyle bir şeye kapılmadılar ve panik yaşamadılar. İlklerin isimlerini yazıp külahımın içine koydum, kuralarını çektiler ve kime neresi çıktıysa oraya gitti. Gitmeyen kimse hatırlamıyorum. (32:10)
-Dahası, annenin ve babanın isteği vardı: “Oğlum ben bugüne kadar seni okuttum; dizimin dibinde olmanı, bana bakmanı, benim de sana bakmamı arzu ediyorum.” Nasıl onları ikna ettiler, nasıl yumuşattılar, nasıl ayrılabildiler? (33:38)
-O arkadaşların yarıya yakını olmasa bile üçte biri nişanlıydı, nişanlılarını bırakıp gittiler, neden sonra onları yanlarına alabildiler. (34:00)
-Diğer taraftan bütün o hizmetlerin gerçekleşebilmesi için finansörler lazımdı. İslam Enstitüsü’nün kurulması esnasında fabrika fabrika dolaştık. Fakat, oradan yirmi lira buradan elli lira ile olmazdı bu işler. Dolayısıyla, ilk defa bir masanın dört tarafını dolduracak kadar birkaç insana “himmet” mevzuunu anlattık. Daha sonra himmet duygusu gelişti, genişledi ve hatta fedakâr insanlar şayet o türlü toplantılardan haberdar olmamışlarsa, “Beni neden himmete çağırmadınız?” deyip sitem eder hale geldiler. (35:06)
-Bozyaka’nın üst katında yapılan bir himmet toplantısında bir şeyler anlattım; herkes de bir şeyler taahhüt etti. Utanıyordum da.. kendime istemiyorum.. alan başkası, yazan başkası, hesap eden başkası.. ama yine de utanıyordum. Tabiatımda istemeye karşı bir utanma var ama hizmetin hatırına o dilenciliğe de “eyvallah!” Odama çekilmiştim ki astsubaylıktan emekli olmuş bir insan kapımın tokmağına dokundu; elinde şangır şangır anahtarlar, “Orada herkes himmet etti, benim verecek bir şeyim yoktu, evimin anahtarlarını veriyorum!” dedi. Bu ruh oluşmuştu. (37:25)
-Sadece öğretmen, anne baba, o yerlerin müsait olması, konjonktürün uygunluğu değil, bir de bu civanmert Anadolu insanı.. elli defa bir yönüyle bir milletin kaderini değiştirmiş Anadolu insanı… Bir kere daha değiştirsin Allah’ın izin ve inayetiyle… (38:30)
-İşte sayılan bütün vesilelerin bir araya gelmesi lazımdı ki, bugünkü açılım gerçekleşsin. İhtimal hesaplarına göre de bu milyonda bir ihtimaldir. Bu itibarla da, milyonda bir ihtimalle gerçekleşen bir meseleye falanın dehası, filanın kiyâseti ve falanın yüksek aklı, mantığı, muhakemesi, stratejik gücüyle bu işe sahip çıkması mümkün değildir. Allah’ın (kudret) eli bu işin içinde olmayınca, meselenin bu şekilde realize edilmesine imkân ve ihtimal yoktur. Olan her şey, Allah’ın inayet ve riayetiyle oldu. (38:58)
-Halid b. Velid cihan çapında bir kumandandı. Allah (celle celâluhu), iki büyük imparatorluğu onun kılıcıyla dize getirmişti. Asker, başında Halid’i görmeyince bir yere hareket etmeyecek derecede ona bağlanmıştı. Bununla beraber, Yermuk muharebesi gibi Müslümanların ölüm-kalım mücadelesi verdiği bir sırada, Halife Hazreti Ömer (radıyallâhu anh) onu azletmişti. Emri tebliğ vazifesi kendisine verilen Muhammed b. Mesleme, Hazreti Halid’in başındaki sarığı boynuna takıp onu bu hâlde halifenin huzuruna getirivermişti. Hazreti Ömer “Halid! Allah şahit ki seni çok seviyorum. Ama halk bütün zaferleri senin şahsında buluyor. Hâlbuki bize bu zaferleri ihsan eden Allah’tır. İnsanların şirke düşmesine meydan vermek istemiyorum. Ve bunun için de seni kumandanlıktan azlediyorum.” demişti. (39:55)
-Bugüne kadar olan şeyleri Cenâb-ı Allah’ın riâyetinin bir tezahürü, inayetinin bir tecellisi, teveccühünün değişik dalga boyunda bir yansıması görmek lazım. Bunlar bizim hamd ve şükür duygumuzu tetiklemeli ki bu nimetler o şükrün bereketiyle artarak devam etsin. Yoksa, başında bulunduğumuz bazı birimler itibarıyla o başarıları kendimizden bilirsek Allah bizi dar gücümüzle, kuvvetimizle, irademizle başbaşa bırakır.. ve bugüne kadar çok hâlisâne ellerde gelen bu mübarek emanet bizim böyle dememizle bir hıyanete maruz kalmış olur. Yazık etmiş oluruz; emanete ihanet etmiş oluruz. (42:23)
 
                       HERKUL.ORG

4 Mart 2013 Pazartesi

BEYİN

Hayvan anatomisinde beyin, veya ensefalon (yunanca), merkezi sinir sisteminin yönetim merkezidir. Birçok hayvanda beyin, kafanın içinde, birincil duyu organlarının ve ağzın yakınında yerleşmiştir. Tüm omurgalılarda beyin olduğu gibi, omurgasızlarda da merkezileşmiş bir beyin veya birbirinden bağımsız ganglionlar topluluğu vardır. Beyin, şaşırtıcı derecede karmaşık olabilir. Örneğin insan beyni 100 milyardan fazla nöron içerir ve bu nöronların her biri, kendi gibi 10.000 tanesiyle bağ yapar.[1]
Akıl ve Beyin [değiştir]
Beyin işlev ve yeteneklerinden bir kısmı diyagram olarak.
Beynin tanımı; kafatasının içindeki, tüm elektrokimyasal nöronsal eylemlerden sorumlu fiziksel yönetim merkezidir. Us ise, inanç veya istek gibi zihinsel öz niteliklerle ilgili görülmüştür. Bazı görüşlere göre akıl beyinden bağımsız bir şekilde vardır. Bazı kuramcılara göre ise, us bir bilgisayar yazılımına, beyin ise donanımına karşılık gelmektedir.

Karşılaştırmalı anatomi [değiştir]

Fare beyni
Özellikle, 3 hayvan grubunda komplike beyin bulunmaktadır: eklembacaklılar (artropod) (örneğin: böcekler ve kabuklu hayvanlar), kafadanbacaklılar (cephalopod) (örneğin: ahtapot ve mürekkepbalığı), ve omurgalılar. [2] Eklembacaklıların ve kafadanbacaklıların beyni, birbirine paralel ikiz sinirden meydana gelmektedir. Eklembacaklılar üç loptan ve görme işlemi için oluşmuş göz arkasındaki geniş "optik lop"lardan oluşan merkezi bir beyine sahiptir. [2]
Omurgalıların beyni, sonradan omuriliğe dönüşecek olan arkadaki bir nöral tübün öndeki kısmından gelişir.[3] Omurgalılarda beyin kafatası kemikleri tarafından korunmaktadır. Serebral korteksin kıvrım sayısı, filogenetik ve evrim basamağındaki yeri belirler. Kıvrım sayısı arttıkça basamak yükselir. Balık, sürüngen gibi ilkel omurgalılar beyninin dış katmanlarında altı katmandan daha az nörona sahiptir. Bu konfigürasyona allokorteks (veya heterotipik korteks) adı verilmektedir. [4]
Memeliler gibi daha komplike omurgalılarda, allokortekse ilaveten altı bölmeli neokorteks (veya homokorteks) bulunmaktadır. [4] Memelilerde, daha fazla kıvrımlı beyin, daha gelişmiş beyinle karakterizedir. Bu kıvrımlar, kafatasına sıkışmış beyindeki nöronlara daha geniş bir alan sağlamaktadır. Kıvrılma, daha fazla gri maddenin daha az bir hacmin içine yerleşmesini sağlar. Kıvrımlar tıp dilinde gyrus (çoğul gyri), kıvrımlar arası boşluk da sulcus (çoğul sulci) olarak adlandırılır. İnsan beyni üç zarla sarılmıştır. Bunlar, en dışta Duramater, ortada Araknoid Tabaka, en içte ise Piamater bulunur. Beynin genel histolojik incelenmesi kişiden kişiye değişmese de, yapısal anatomi incelemesi farklı olabilmektedir. Temel embriyolojik bölümlerin tersine, spesifik gyrus veya sulcusların yeri, birincil duyu bölgeleri ve diğer yapıların yerleri türlere göre değişebilmektedir.

Omurgasızlar [değiştir]

Böceklerde beyin dört bölümden oluşur: optik bölmeler, protoserebrum, dutoserebrum, tritoserebrum. Optik bölmeler her bir gözün arkasında bulunur ve görsel uyarıyı sağlar. [2] Protoserebrum, kokuya cevap veren mantar vücudu ve merkezi vücut kompleksini barındırır. Arı gibi bazı türlerde mantar vücut kısmı görme duyusundan da uyarı almaktadır. Dutoserebrumda kokuları birbirinden ayırt etmeyi sağlayan ve baştaki antenlerin dokunma reseptörlerinden bilgi alan anten lobları bulunmaktadır. Sineklerin ve güvelerin anten lobları oldukça komplikedir.
Kafadanbacaklılarda beynin özofagus tarafından ayrılmış iki bölgesi vardır: supraözofagal kütle ve subözofagal bölge.[2] Bu iki kütle birbiriyle iletişimini bazal loplar ve arka magnoselüler loplarla sağlar.[2] Geniş optik loplar bazen beynin bölmesi olarak tanımlanmaz çünkü anatomik olarak beyinden ayrıdırlar ve optik saplarla beyine katılırlar. Ama optik loplar görme işlemini sağladıklarından fonksiyonel olarak beynin bir parçasıdır.

İlgili maddeler [değiştir]

Konuyla ilgili diğer Wikimedia sayfaları :
Commons'ta Beyin ile ilgili çoklu ortam dosyaları bulunmaktadır.
Vikisöz'de Beyin ile ilgili özlü sözler bulunmaktadır.

Dış bağlantılar [değiştir]

Kaynakça [değiştir]

  1. ^ Chudler, Eric H. (2006). "Brain Facts and Figures". Neuroscience for Kids. http://staff.washington.edu/chudler/facts.html. Erişim tarihi: 19 Mayıs. 
  2. ^ a b c d e Butler, Ann B. (2000). "Chordate Evolution and the Origin of Craniates: An Old Brain in a New Head". The Anatomical Record 261: 111–125. 
  3. ^ Kandel, ER; Schwartz JH, Jessell TM (2000). Principles of Neural Science (4th ed. bas.). New York: McGraw-Hill. ISBN 0-8385-7701-6. 
  4. ^ a b Martin, John H. (1996). Neuroanatomy: Text and Atlas (Second Edition bas.). New York: McGraw-Hill. ISBN 0-07-138183-X.

Hayatımızın Kaynağı (BEYİN)

Vücut ısısını ayarlıyor, görmemizi, duymamızı, hissetmemizi, aşık olmamızı bile o sağlıyor. Tüm bunlara vücutta bin 400 gram ağırlığındaki beyin neden oluyor.
Öyle karmaşık bir organ ki, beynin nasıl işlediğine de insan aklı yetmiyor! Uzmanlar ‘Beynin ne yaptığını biliyoruz ama ne yapacağını bilmiyoruz’ diyor. İnsanın beyniyle ilgili çözdüklerini merak ediyorsanız, işte birkaç başlık…
Vücudun her yaptığını, içeceğine kadar kontrol eden beyin kaç kilo?
Ünlü fizikçi Einstein’in beyni bin 230 gramdı halbuki yetişkin bir erkeğin beyni ortalama bin 400 gram ağırlığında. Bin 400 gramı gözünüzde canlandırmanız için beş elmanın ya da altı orta boy domatesin ortalama ağırlığına denk diyebiliriz.
Beynin anatomik yapısı nasıl?

Beyin vücudumuzdaki oksijenin ve kanın yüzde 20′sini kullanıyor. İçeriğindeki protein, yağ, 100 bin mil uzunluğunda damar, 100 milyar sinir hücresiyle beynimiz ayakkabılarımızı en son nerede çıkardığımızı bile bize hatırlatır.
Beynimizi nasıl genç tutarız?
ABD’deki Human Performance Laboratory at Presbyterian Hospital of Dallas’ın yöneticisi Nöroloji Uzmanı Malcolm Stewart, 80 ila 100 yaş arasında olan rahibeler üzerinde bir araştırma yapmış. Rahibeler hayatları boyunca sigara içmemiş, alkol kullanmamış ve sağlıklı beslenmiş. İlerleyen yaşlarına rağmen çalışmaya devam etmişler ve dua ederek, örgü örerek, müzik dinleyerek, yürüyerek, bahçede çalışarak zihinlerini meşgul etmişler. Bu rahibeler öldükten sonra otopsileri yapılsın diye beyinlerinin incelenmesine izin vermiş.
Rahibelerin ileri yaşlarda bile Alzheimer hastalığıyla hiç karşılaşmadıklarını belirten Dr. Stewarts ‘Bunun sırrı, hayatın içinde yer almaları. Bedensel ve zihinsel aktiviteler fiziksel yaşlanmayı engellemez ama hareketlerinizin devam etmesini sağlar. İleri yaşlarda dinç kalmayı ilaçlarla veya pillerle yapamazsınız. Bunu kendinizi fiziksel ve zihinsel olarak doğru şekillendirdiğinizde başarabilirsiniz’ diyor.
Beslenme şekli beyni nasıl etkiler?
Beynin temelini oluşturan hipotalamus, insanın iştahını belirliyor. Beynin yöneticisi olarak da adlandırabileceğimiz ön lob sizin seçim yapmanızı sağlar. ‘Kızarmış patates mi yoksa haşlanmış mı?’ sorusunun yanıtını beyin veriyor. ABD’deki Baylor Üniversitesi Tıp Merkezi’nden Dion Graybeal kötü beslenmenin damar hastalıklarına yol açtığını anımsatarak, ‘Damar hastalıkları ömrün kısalması ve beynin algılaması üzerinde doğrudan etkili. Çünkü damarlar sayesinde beyin hücrelerine oksijen ve enerji gidiyor. O nedenle Akdeniz tipi beslenilmeli, sigara ve alkol kesinlikle kullanılmamalı’ diyor.
Beynimizi zinde tutmanın püf noktaları nedir?
Uzmanlar zihni aktif ve uyanık tutmanın beynin zinde kalmasına yardımcı olduğunu söylüyor. Böylece beyninizin düşünsel bölgeleri, muhakeme ve işlem yapma alanları ile görsel-uzamsal bölgeler gibi farklı alanlarını çalıştırır. Yoğun zihinsel aktiviteler beyni doğrudan olumlu olarak etkiliyor. Geceleri altı ila sekiz saat arasında uyuyun, bulmaca çözün, müzik dinleyin. Unutmadan başkalarının hayatlarını iyileştirmek için çabalamak da beyni zinde tutuyormuş!
Beynin iki bölümü ayrı alanlarla ilgilenir mi?
İlgileniyor. Yapılan araştırmalara göre okuma gibi dille ilgili aktivitelerle öncelikli olarak beynin sol, sudoku gibi sayısal etkinliklerle ise sağ bölge ilgileniyor. Müzik ise her ikisiyle! Türkiye Nörolojik Bilimler Vakfı Başkanı Prof. Dr. Mustafa Ertaş, ‘Konuşmanın hakimi sol beyin. Bir örnek verecek olursak, İtalyan gemicinin sol beyni tahrip oluyor, konuşamıyordu ama şarkı söylüyordu’ diyor.
Bebek anne karnındayken, annenin çok fazla balık tüketmesi bebeğin zekasını etkiler mi?
Türkiye Nörolojik Bilimler Vakfı Başkanı Prof. Dr. Mustafa Ertaş, balığın tek başına yetmediğini söylüyor: ‘Beyin içinde önemli olan proteinli gıdalar almak, dengeli beslenmek. Hayvansal proteinler önemli. Balık da yesek et de yesek bağırsakta aynı şekilde açılıyor.
Dolayısıyla anne adayı balık yesin, bebek zeki olsun diye bir şey yok. Balık yağ açısından iyi. Bu annenin sağlığına faydalı.’
Erkekle kadının beyni farklı mı işler?
Prof. Dr. Mustafa Ertaş, kadın beyninin erkeğe göre 200 gram daha hafif olduğunu söylüyor. Ertaş ‘Tabii bu başka bir anlama gelmiyor’ diyor. Ertaş’ın verdiği bilgiye göre içsel duygular, cinsellik, hırs erkek beyninde daha baskın. Kadınların ise matematik ve mantık zekası daha iyi.
Beynimizin yüzde kaçını kullanıyoruz?
Eskiden yüzde 10′unu hatta sadece yüzde 2′sini bile kullandığımız söylendi. Günümüzde sinir bilim ve beyin görüntüleme tekniklerindeki gelişmeler sayesinde beynimizdeki tüm sinirlerin çeşitli eylemler sırasında aktive olduğunu görüyoruz. Yani kullanmadığımız herhangi bir sinir ağı bulunmuyor. Herhangi bir darbe ya da yaşlanma sonucu kaybedilen sinirler sonucu beyin kapasitesinin olumsuz etkilenmesi de bundan.
Aşık olunca beyinin kimyası değişir mi?
Yapılan araştırmalar aşkın beynin kimyasını değiştirdiğini ortaya koyuyor. Londra Üniversitesi Nörobiyoloji profesörlerinden Semir Zeki, fonksiyonel MRI kullanarak yaptığı araştırmada, 17 kişiye önce sevdiği kişinin, ardından da arkadaşlarının fotoğrafları gösterilerek, serebral kan akışları izlendi. Araştırmada aşkın, kişilerdeki muhakeme yeteneğini yitirdiği ve saplantılı kişilik bozukluğuna neden olduğu ortaya çıktı. ‘Aşkın gözü kördür’ sözü de buradan geliyor.
Kaynak: STAR


Kaynak: Beynin yapısı beyin nasıl çalışır beyin kaç kilo işte 10 soruda beyin