--- ÇATLAYAN Ayak TOPUKLARI İÇİN ---
Malzemeler: Vazelin, Gripin.
Hazırlanışı: Bir kutu vazelinin içine 2 adet Gripin'in içindeki tozu katıp karıştırın. Yatmadan önce ayaklarınıza iyice sürün. Çorabınızı giyip yatın.Sonuç mükemmel.
--- PÜRÜZSÜZ CİLT İÇİN DİNLENDİRİCİ BANYO ---
Malzemeler: Taze nane, tuz.
Hazırlanışı: Yarım le Suyu kaynatın ve içine on adet taze nane yaprağını atıp on Dakika dinlendirin. Ardından bu suyu süzerek ılık Suyla dolu küvetin içine bir fincan Tuzla beraber dökün.
Ne işe yarıyor?: Nane rahatlatıcı, dinlendirici ve Sakinleştirici etkisi kuvvetli olan bir bitki. Tuz ise peeling yapma özelliğiyle cildinizi ölü deri ve hücrelerden arındırır.
Ne zaman kullanmalı?:Haftada bir kez yada ihtiyaç hissettiğiniz an kullanılabilir.
--- KURU CİLTLERE SÜT BANYOSU ---
Malzemeler: Süt, Tuz, bal.
Hazırlanışı: Boş bir Plastik Su şişesinin içinde bir le süt, bir fincan tuz ve yarım fincan Balı çalkalayarak karıştırın. Ve bu köpükle vücudunuzu ovun, sonra durulayın.
Ne işe yarıyor?: Süt banyosu derinlemesine temizler ama epidermisin hassasiyetine zarar vermediği için cildi kurutmaz. Tuz ölü derinin atılmasına yardımcı olur.
Ne zaman kullanmalı?: Haftada bir kez.
--- SELÜLİT İÇİN ---
Selüliti oluşturan nedenlerin başında öojen, doğum kool hapı,gebelik, sigara, hormonal bozukluklar, beslenmede doymuş yağ miktarının fazlalığı ve lenf sisteminin yetersizliği bulunuyor. Selülitten kurtulmak için birçok yönteme rastlamak mümkün. Bizim tercihimiz ise daha doğal ve daha kolay olan yöntemler. Soyun şu portakal kabuğunu
Malzemeler: Rezene, Anason, biberiye.
Hazırlanışı: Cildinizde oluşan portakal kabuğu görünümü artık canınıza tak etti. Öyleyse çok kolay hazırlanan bir karışımla sonunda selülitlere "elveda' diyebilirsiniz. Bunun için sabahları 1 le suya 1 tatlı kaşığı rezene, bir tatlı kaşığı Anason ve 1 tatlı kaşığı biberiye atın. Bu karışımı kısık ateşte 5 dakika kadar kaynattıktan sonra 10 dakika
demlenmeye bırakın. Soğuyan karışımı Gün boyunca bol Limonla tüketin. Selülitlerinizin yok olduğunu yada en azından gözle görünmeyecek kadar azaldığına şahit olacaksınız.
--- PAMUK GİBİ ELLER İÇİN ---
Malzemeler: Limon suyu, zeytinyağı.
Hazırlanışı: Üç damla zeytinyağıyla bir Limonun suyunu karıştırın. Bu karışımı hemen ellerinize sürün. Yarım Saat bekledikten sonra bir parça pamukla ellerinizi silin, ardından da yıkayın.
Ne işe yarıyor?: Limon suyundaki C vitamini ellerdeki lekeler üzerinde etkili, ayrıca ölü hücreler üzerinde peeling işlevi yapar. Maskenin içindeki zeytinyağı da kuruluğu giderir ve cildi yumuşatır.
Ne zaman kullanmalı?: Ellerinizin kuruduğunu hissettiğiniz her an kullanabilirsiniz. Örneğin; suyla uzun süre temas ettikten sonra.
--- TIRNAKLAR İÇİN ---
Tırnaklar güneşlenme süresince kalınlaşır, şekil anlamında bozulur, kolayca kırılabilir veya pul pul dökülür. Bu esnada deri de değişir.
Malzemeler: Lavanta yağı.
Hazırlanışı: Tırnaklarınızın üzerine süreceğiniz lavanta yağı, etkin bir koruma sağlayarak, sözünü ettiğimiz olumsuzlukları yaşamanıza engel olur.
--- EL MASKESİ ---
Malzemeler: Zeytinyağı, bal.
Hazırlanışı: Maskeyi uygulamadan önce bir süre ellerinizi ılık Suda yumuşatın. Ardından tırnaklarınızı 5 dakika boyunca ılık zeytinyağı ve 1çay kaşığı Balın içinde bekletin. Sonra da Zeytin yağla ellerinize ve parmaklarınıza masaj yapın.
--- İPEK GİBİ SAÇLAR ---
Malzemeler: Yumurta sarısı, rom, Adaçayı yağı.
Hazırlanışı: Derin bir kapta yumurta sarısını, bir kaşık romu ve 4 damla adaçayı yağını iyice karıştırın. Bu karışımı, şampuanla yıkanan ve durulanan temiz saçlara uygulayın. Yaklaşık on dakika bekledikten sonra da ılık suyla durulayın.
Ne işe yarıyor?: Yumurta sarısının saçlar üzerinde yarattığı yumuşatıcı etki, onların çok daha kolay taranır hale gelmesini sağlıyor. Romun içerdiği Alkol, dezenfektan özelliğiyle saç derisini rahatlatıyor. Adaçayı yağının ise arındırıcı etkisi vardır. Kısaca, hazırladığınız bu kremle saçlarınız daha yumuşak ve ipeksi oluyor ve tararken de zarar görmüyor.
Ne zaman kullanmalı?: Bu karışımın haftada bir kez veya iki kez kullanılması uygundur.
--- SAÇ MASKESİ ---
Malzemeler: 2 yemek kaşığı Bal, 1 adet limon.
Hazırlanışı: 2 yemek kaşığı balı bir Limondan elde ettiğiniz suyla karıştırarak saç maskenizi hazırlayabilirsiniz. Maskeyi kuru saçınıza sürüp 10 dakika beklettikten sonra saçınızı iyice durulayın. Maskenin ardından saçlarınız dolgun ve parlak bir görünüm kazanacak.
Ne zaman kullanmalı?: Bu karışımın haftada bir kez veya iki kez kullanılması uygundur.
--- YÜZ İÇİN NEMLENDİRİCİ MASKE ---
Malzemeler: Yumurta sarısı, süt.
Hazırlanışı: Bir kapta yumurta sarısı ve bir kaşık sütü karıştırın. Bu karışımı yüzünüze yayın, üzerini ince bir bezle örterek on beş dakika bekleyin. Ardından Kağıt mendille silerek temizleyin. Daha sonra, sırasıyla, ılık ve soğuk suyla yüzünüzü yıkayın.
Ne işe yarıyor?: Kuru ve nemsiz bir cildiniz varsa bu maske sizin için birebir. İçinde bulunan yumurta sarısı cildinizi beslerken, süt nemlendirecek, yumuşaklık verecek ve sıkılaştıracak.
Ne zaman kullanmalı?: Bu maskeyi haftada bir kez uygulamak yeterlidir.
--- SİYAH NOKTALAR İÇİN ---
Malzemeler: Limon suyu, yoğurt.
Hazırlanışı: Bir kase yoğurda bir limonun suyunu karıştırın. Bu karışımı,gözlerinize gelmemesine dikkat ederek yüzünüze yayın ve 15 dakika bekleyin.Yüzünüzde kuruyan maskeyi ılık suyla yıkayarak çıkarın.
Ne işe yarıyor?: Limon suyu cildi dezenfekte eder, sivilceleri kurutur ve siyah noktaların kaybolmasına yardımcı olur. yoğurt ise cildi besler,nemlendirir ve yağ miktarını dengeler.
Ne zaman kullanmalı?: Bu maske haftada bir kez uygulanabilir.
--- SİVİLCELER İÇİN ---
Malzemeler: Karnabahar, zeytinyağı.
Hazırlanışı: Sekiz adet karnabahar yaprağını iki kaşık zeytinyağı ile beraber mikserden geçirin. Karışımı, problemli bölgeler üzerinde daha yoğun olacak şekilde yüzünüze yayın, on dakika bekleyin ve yüzünü ılık suyla temizleyin.
Ne işe yarıyor?: Karnabahar yapraklarının temizleyici fonksiyonu vardır.
Ne zaman kullanılmalı?: Haftada bir yada iki kez.
--- KIRIŞIKLIKLARA KARŞI MASKE ---
Malzemeler: Kaymak, elma.
Hazırlanışı: Bu maskeyi hazırlamak için soyulmuş bir elma ve üç kaşık kaymağı mikserle bir kaç dakika karıştırmanız yeterli. Karışımı cildinize yaydıktan sonra temiz bir bezle yüzünüzü kapatın. Yaklaşık on dakika bekledikten sonra maskeyi silin ve yüzünüzü ılık suyla temizleyin.
Ne işe yarıyor?: Kaymak cildi yumuşatır, nemlendirir ve cilde elastiklik kazandırır. Kırışıklara karşı da etkilidir. Elma ise cildin diri kalması için önemli bir etkendir.
Ne zaman kullanmalı?: Haftada bir kez.
--- YAĞLI CİLTLER İÇİN ---
Malzemeler: Bal, süt, limon suyu.
Hazırlanışı: Bir fincan içinde bir kaşık balı, bir kaşık limon suyunu ve kıvamın koyuluğunu bozmayacak miktarda sütü karıştırın. Karışımı yüzünüze ve boynunuza yayın ve hafifçe kuruyana kadar bekleyin. Maskeyi nemli bir sünger yardımıyla silerek temizleyin.
Ne işe yarıyor?: Bal cildi yumuşatır ve limon suyunda bulunan aktif Maddelerin daha iyi emilmesini sağlar. Bu maddeler de cildin yağ salgısını dengeler, fazla yağ salgısı sonucu oluşabilecek sivilceleri önler.
Ne zaman kullanılmalı?: İhtiyaca göre 10-15 Günde bir tekrarlayabilirsiniz
6 Şubat 2013 Çarşamba
5 Şubat 2013 Salı
DÜNYANIN ENLERİ
Dünyanın “En“leri…

Dünyanın “en” sıfatıyla başlayarak anlatabileceğimiz durumlarına dikkat ettiniz mi? Her zaman, kendi boyutlarında – biçimlerinde görmeye alışık olduğumuz insan, hayvan, türlü nesne ve durumları, bize “Bu kadar da olmaz.” dedirtecek kadar farklı biçimlerde görünce, şaşırmamak elde değil. Hem şaşıracağınız hem de genel kültür bilgisi olarak öğrenebileceğiniz “dünyanın enlerini“, sizler için sıraladık…
Dünyanın en yüksek şelalesi(Angel – Venezuela – 1.000 m.)
Dünyanın en büyük nehri(Nil Nehri – Afrika)
Dünyanın en yüksek dağı(Everest – Asya – 8.848 m.)
Dünyanın en büyük çukuru(Sibirya – 1,2 km çapında)
Dünyanın en büyük barajı(Çin – 3035 m genişlik, 175 m derinlik)
Dünyanın en büyük çölü(Büyük Sahra Çölü – Orta / Kuzey Afrika)
Dünyanın en büyük faresi(Kapibara – 140 cm – 66 kg)
Dünyanın en büyük köpeği(ABD – Herkül / 1 metre – 128 kilo)
Dünyanın en büyük yanardağı(Tambora – Endonezya)
Dünyanın en büyük mağarası(Carlsbad Mağarası – New Mexico / ABD)
Dünyanın en büyük gölü(Hazar Denizi – Orta Asya – 394.299 km²)
Dünyanın en büyük adası(Grönland – Kuzey Atlantik – 2.175.597 km²)
Dünyanın en sıcak yeri(Al’Aziziyah – Libya – 57,7 Co)
Dünyanın en soğuk yeri(Vostock II / -89,2 Co)
Dünyanın en kalabalık ülkesi(Çin – 1.237.000.000 kişi)
Dünyanın en geniş ülkesi(Rusya – 10.610.083 km²)
Dünyanın en küçük ülkesi(Vatikan – 0.272 km²)
Dünyanın en kalabalık şehri(Tokyo – Japonya – 26.500.000 kişi)
Dünyanın en uzun binası(Suyong Bay Tower – Pusan (Güney Kore): 88 kat 462 m)
Dünyanın en uzun demiryolu tüneli(Seikan – Japonya – 53,9 km)
Dünyanın en uzun karayolu tüneli(St.Gotthard – İsviçre – 16.4 km)
Dünyanın en uzun kanalı(Panama kanalı – Panama – 81,5 km)
Dünyanın en uzun köprüsü(Akashi – Japonya – 1.990 m)
Dünyanın en çok konuşulan dili(Çince (mandarin) – 885.000.000 kişi)
Dünyanın en çok sınır komşusu olan ülkesi(Çin – 15 ülke ile sınırı var.)
Dünyanın en yüksek yerleşim yeri(Webzhuan, Çin – Deniz seviyesinden 5.090 m. yukarıda.)
Dünyanın en alçak yerleşim yeri(Calipatria, Kaliforniya, ABD – Deniz seviyesinin 54 m. altında.)
Dünyanın en uzun kesintisiz sınırı(ABD – Kanada sınırı.)
Dünyanın en büyük geyiği(Nil Nehri – Afrika)
Dünyanın en zehirli yılanı(İnland Taipan – 250 bin fare ve 125 insanı öldürebilir.)
Dünyanın en eski gözlüğü(Asurlular tarafından M.Ö. 700′de yapıldı.)
Dünyanın en eski arabası(1886′da Karl Benz tarafından yapıldı.)
Dünyanın en eski heykeli(Şanlıurfa – 11 bin yıl öncesine ait.)
Dünyanın en eski saati(Mısır – 868-901)
Dünyanın ilk cep telefonu(Motorola – 1983)
SIDK İKSİRİ ve DOĞRULUK GÜZERGAHI
Sıdk İksiri ve Doğruluk Güzergâhı
-Farsça’dan dilimize girmiş olan “güzergâh” kelimesi, yol ve şehrah mânâlarına gelir. Fakat güzergâh, daha ziyade bir insanın gitmesi gerekli olan yere, varması icap eden hedefe onu ulaştıran yol demektir. Bu hedefler bazen dünyevî, bazen de uhrevî olur. Ancak, dünyevî hedefler, inanmış bir insan için asıl gaye ve maksat olamayacağından, o, bu hedef ve gayeleri dahi sonsuzluk yolunda uhrevîlik hesabına değerlendirir. “Güzergah emniyeti” tabirini ise, insanın, yürüdüğü yolda, herhangi bir arızaya sebebiyet vermemek için, önüne çıkması muhtemel bir kısım hâdiseleri doğru görüp doğru okuması; neyle yürüdüğüne ve nasıl yürüdüğüne dikkat ederek yaptığı/yapacağı güzel işleri teminat altına alması manasına kullanıyoruz. (16:16)
-Kur’an-ı Kerim, müdhal-i sıdk, muhrac-i sıdk, lisân-ı sıdk, kadem-i sıdk, mak’ad-ı sıdk unvanıyla dünyadan ta ukbâya uzanan bir çizgide, hem uzun bir yola, hem yol azığına hem de neticeye işaret buyurmuştur. Dünya, muhteşem bir sistem ve bir fabrika gibi bütünüyle ahiret hesabına işlediği için, müminlerin bir işe teşebbüs ederken, bir beldeye girerken, bir yere hicret ederken, bir yerde ikamete karar verirken; otururken, kalkarken hep sıdkı, sadâkati gözetmeleri ve öbür âlem hedefli yaşamaları gerektiğini işaretlemiştir. (16:45)
-Kur’an-ı Kerim,
-Bir başka ayet-i kerimede
-Dünyada her adımını doğrulukla ve doğruluğa doğru atan müminlerin ötede ona göre bir mukabele göreceği de Kur’an-ı Kerim’de ifade edilmektedir:
-Hayatını doğruluğa bağlamış müminlerin ahiretteki makamları da sıdk sıfatıyla yâd edilmektedir:
-Sıdkın tamamen bir vicdan mârifeti hâline getirilmesi ve insan tabiatının, her hâl ve her tavrında sadâkate düğümlenmesi doğruluk güzergâhının zirvesidir. Bu zirve en büyük mertebe sayılan rızâ makamının remzi şu mübarek sözle ifade edilir:
-Sıdk konusundaki hassasiyetiyle hüsn-ü misal olan Abdullah b. Mes’ud Hazretleri hadis rivayet ederken tir tir titrermiş. Peygamber Efendimiz’in mübarek beyanlarını naklederken o kadar titiz davranırmış ki, heyecandan adeta bütün vücudu ürperir ve alnından boncuk boncuk terler akarmış. Meselâ, herkes tarafından bilinen “Bir günahtan tevbe eden, onu hiç işlememiş gibidir” mealindeki hadis-i şerifi söylerken bile birkaç defa ileri gider, geri gelir, ellerini ovuşturur; “Lâ havle velâ kuvvete illâ billah..” der, o sözü eksiksiz ve ziyadesiz aktarabilmek için âdetâ göbeğini çatlatır ve sonunda da yine “Allahu a’lem” kaydını düşermiş. Talebelerinden biri der ki, “Bir sene boyunca İbn-i Mesud Hazretlerinin yanında kaldığım halde, onun bir kere bile “Rasûlullah buyurdu ki” dediğini duymadım.” İşte böyle bir hassasiyete de isterseniz “dil iffeti” diyebilirsiniz. Adına ne derseniz deyin, söylediğiniz sözlerin vâkıa mütabık olması ve Allah ilmindeki hakikate, yani, o meselenin mahiyet-i nefsi’l-emriyesine denk düşmesi de iffetin diğer bir parçasıdır. İnsan, iffet ve hayâ perdesini yırtmamak için doğrulukta temrin yapa yapa hilaf-ı vâkî beyanlara da bütün bütün kapanmalı ve yalanın gölgesine bile yaklaşmamalıdır. (22:34)
Not: Bu sohbeti yayına hazırladıktan bir iki gün sonra muhterem Hocamız bir Bamteli sohbeti daha yaptılar. "Nağme" olarak neşrettiğimiz o hasbihali henüz görmemişseniz bu haftanın ikinci Bamteli olarak seyredebilirsiniz:
217. Nağme: Takıyye, Mut’a Tuzağı ve Nifak Nezlesi http://www.herkul.org/index.php/bamteli/bamteli
.
Soru: 1) Hazreti Üstad Münâzarât’ta “Her şeyden önce bize lazım olan nedir?” sorusuna üç dört kere “sıdk” diyerek cevap veriyor; doğruluğu, hem ferdî bir fazilet hem de toplumun terakkîsinin iksiri olarak anlatıyor. Bu tesbitini “Küfrün mahiyeti yalandır, imanın mahiyeti sıdktır. Şu bürhan kâfi değil midir ki, hayatımızın bekâsı iman, sıdk ve tesânüdün devamıyladır?!.” sözüyle destekliyor. Bu cevabın hatırlattıklarını lütfeder misiniz?
- Sıdk dendiğinde daha çok doğru söz ve hakikate muvafık beyan akla gelmektedir. Fakat aslında sıdk; doğru sözün yanında doğru davranışı da ihtiva eden, her türlü uydurma beyan ve tavırdan arınmış olmayı da çağrıştıran ve insanın iç-dış, gizli-açık her halini aynı çizgide götürmesi, hilâf-ı vâki her şeye kapanıp, hayatını doğruluğa göre planlaması manalarına gelen daha şümullü bir tabirdir. Nur Müellifi, “Müseylime’yi esfel-i sâfilîne düşüren kizb olduğu gibi, Muhammedü’l-Emin Aleyhissalâtü Vesselâmı âlâ-yı illiyyîne çıkaran sıdktır ve doğruluktur.” der. (01:14)
-Sıdk ve sadâkatte zirveyi tutan; hayal, tasavvur, duygu, düşünce, hatta mimiklerine kadar bütün hal ve tavırları itibarıyla doğruluğa kilitlenmiş olan hak erleri ise “sıddîk” ünvanıyla anılmaktadır. Özü sözü bir, her haline güvenilir bu kahramanlar, çok samimi, pek hâlis ve olabildiğine sâdık insanlardır. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’i (sallallahu aleyhi ve sellem) ve onun getirdiği her şeyi tasdikte kemale erişen, kendisine sunulan mesajlara -aksine ihtimal vermeyecek şekilde- iman eden ve i’lâ-yı kelimetullahı hayatının gâyesi bilen sıddîkların pîri Hazret-i Ebu Bekir (radiyallahu anh)’tır. Aslında Ashâb-ı Kirâm’ın hepsi birer sıddîktır; ne var ki, onların en önünde yer alan ve sadâkat sancağını taşıyan zat Ebu Bekir efendimizdir. Sıddîkiyet makamı, iman, ihsan, aşk ve marifet makamlarının çok üstündedir. (01:28)
-Lügatlerde “yalan”; gerçeğe aykırı asılsız söz, vâkıaya mutabık olmayan beyan, zatında olmamış bir şeyi var gibi sunma ya da söyleyen insanın bilgisini, düşüncesini, kanaatini -kasdî olarak- tam yansıtmayan bir ifade.. gibi değişik şekillerde tarif edilmektedir. Belâgat ilminde, yalanla alakâlı bir tarif daha vardır ki, o çok dikkat çekici ve ürperticidir. Bu zaviyeden, yalan, Allah tarafından bilinen bir şeyin aksini söylemenin, Allah’ın bildiğine muhalif iddiada bulunmanın ve bir meselenin Cenâb-ı Hak nezdindeki keyfiyetine aykırı söz uydurmanın adıdır. Mesela; hak katında sâlihler arasında bulunan iyi bir insandan bahsederken onu yerden yere vurma ve kötü bir adammış gibi anlatma “İnd-i ilahîde yazılı olan değil benim dediğim doğru!..” deme gibi çok büyük bir küstahlık ve küfre yakın pek korkunç bir yalandır. (02:44)
-Tekvinî emirler binlerce yüzbinlerce dille Cenâb-ı Hakk’ı tasdik etmekte; kainâttaki her varlık kendi lisan-ı haliyle ve kendine has diliyle Mevlâ-yı Müteâl’i zikretmektedir. Semadaki yıldızlar da birer ayettir, deryadaki balıklar da. Bütün mahlukât, çevrelerine R. M. Ekrem’in ifadesiyle “Bir kitabullah-ı âzamdır serâser kâinât / Hangi harfi yoklasan mânâsı hep Allah çıkar.” hakikatini haykırmaktadır. Ayrıca, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz eşsiz ahlakı, üstün temsili, sayısız mucizesi ile En Yüce Hakikat’i ilan etmektedir. Bütün bu delillere rağmen Allah’ı inkar eden kimseler kizbe giriyorlar demektir. (03:12)
-Sıdk sarayının sultanı Rasûl-ü Ekrem Efendimiz de doğruluk ve güvenilirliği sayesinde pek çok gönlün kilidini rahatlıkla açmıştı. Ebû Cehil, Utbe, Şeybe ve Ümeyye gibi küfrün temsilcileri bile “Vallahi biz bu adamın yalan söylediğine hiç şâhit olmadık.” demek zorunda kalmışlardı. Ebu Cehil, “Aslında biliyorum ki, O peygamberdir. Fakat Hâşimîlerle eskiden beri aramızda bir rekabet var. Onlar, rifâde, sikâye (hacca gelenleri yedirip içirme vazifesi ve şerefi) bizde diye övünüp duruyorlar. Bir de ‘peygamber de bizden’ derlerse işte ben buna dayanamam.” diyordu. (04:12)
-Hazreti Üstad, “Kısa bir zamandaki küfre mukabil, hadsiz bir zaman Cehennemde hapis nasıl adalet olur?" sorusuna cevap verirken diyor ki, “Katl ve küfür, tahrip ve tecavüz olduğu için, gayre tesirat yapar. Bir dakikada katl, lâakal, zâhirî âdete göre, on beş sene maktulün hayatını selb eder, onun yerine hapse girer. Bir dakika küfür, bin bir esmâ-i İlâhîyi inkâr ve nukuşlarını tezyif ve kâinatın hukukuna tecavüz ve kemâlâtını inkâr ve hadsiz delâil-i vahdâniyeti tekzip ve şehadetlerini reddetmek olduğundan, kâfiri, bin seneden ziyade esfel-i sâfilîne atar, خَالِدِينَ de (Ebedî kalıcılar.. Nisâ Sûresi, 4:169) hapseder.” (28. Lem’a, On Dokuzuncu Nükte) (06:17)
-Bediüzzaman hazretleri “İslâmiyetin esası sıdktır. İmanın hassası sıdktır. Bütün kemâlâta îsal edici sıdktır. Ahlâk-ı âliyenin hayatı sıdktır. Terakkiyatın mihveri sıdktır.” derken sıdkı, sadâkat manasında ele almış; mü’minlerin hem şahsî hem de içtimaî açıdan ilerleyip yükselmelerinin söz, tavır ve davranışlarında doğruluğu kovalamakla beraber, niyetlerindeki hulûsa ve Allah’ın sâdık birer bendesi olarak bulunmaları gerekli olan yerde sâbit kadem durmalarına bağlamıştır. Evet, kendi şahsî hayatında gel-gitler yaşayan, sık sık farklılıklar sergileyen, sürekli değişip duran kimseler muhataplarının içlerine de hep tereddüt salar, şüphe atar ve onları kuşkulara düşürürler. “Acaba bu tavırlarından hangisi doğruydu? Şimdi hangisine inanacak, hangisini esas alacağız?” dedirtirler. Böyle yüzer gezer yaşayan ve hiç güven vaad etmeyen fertler, iktidâ edilecek insanlar olamazlar. (06:51)
-Hazreti Pir, Cennet mekan Yavuz Sultan Selim’in,
“Milletimde ihtilâf ü tefrika endişesi
Kûşe-i kabrimde hatta bî karar eyler beni
İttihadken savlet-i a'dayı def'e çaremiz,
İttihad etmezse millet, dağdâr eyler beni”
Kûşe-i kabrimde hatta bî karar eyler beni
İttihadken savlet-i a'dayı def'e çaremiz,
İttihad etmezse millet, dağdâr eyler beni”
sözlerini de iktibas ederek tesanüd (yardımlaşma, dayanışma), vifak ve ittifak üzerinde ısrarla durmuş; en büyük hastalıklardan birinin, ihtilaf; aksine terakkinin önemli bir vesilesinin de vifak ve ittifak olduğunu vurgulamıştır. (08:38)
-Kur’ân, düstûr-u hayat olarak teâvün ve tesânüdü esas almakta; “İyilik ve (Allah’ın yasaklarından) sakınma üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah’tan korkun; çünkü Allah’ın cezası çetindir.” (Mâide, 5/2) buyurmaktadır. Evet müminler dinin emirlerini yaşama ve yaşatma hususunda birbirlerine yardımcı olmalı ve birbirlerine dayanarak dini yaşamaya çalışmalıdırlar. Hadis-i şerifin ifadesiyle, “bünyan-ı marsus” haline gelmiş, kurşunla perçinlenmiş gibi birbiriyle kenetlenmiş, kubbedeki taşlar misali bir birlik ve beraberliğe ulaşmış olmalıdırlar. Zira, vifak ve ittifak, Cenab-ı Hakk’ın inayetine bir çağrıdır. (09:15)
-Başka dünyalardaki kaymalar, ilhad kılıfı içinde ve bütün bütün Allah’ı red şeklinde gerçekleşti; İslam dünyasında ise, Müslümanları İslamiyet’ten uzaklaştırma nifakçılar tarafından yapıldı. (11:18)
-İnanmadığı halde inanıyor görünmek, akide ve düşüncelerinde münkir olmasına rağmen farklı bir tavır ve kanaat sergilemek, her zaman duruma göre hareket edip sürekli iki yüzlü davranmak demek olan “nifak”; ferdî, içtimaî bir riyakârlık ve bir ruh hastalığıdır. Bu hastalığı taşıyan mürâî ve münafık, her zeminde ayrı bir tavırda bulunur, her yerde farklı bir görüntü sergiler ve o rengârenk davranışlarıyla âdeta birkaç hayatı iç içe birden yaşar. Din, iman düşmanlarının açıktan açığa diyanet ve mukaddesata sürekli hücum etmelerine karşılık o, çok defa dinî, millî ve vatanî değerlere saygılı görünerek her zaman ehl-i imanı aldatmaya çalışır.. her zaman sinsi davranır ve moda tabiriyle “takıyye”lerde bulunur.. yerinde herkesi dostça kucaklar ama, fırsat bulunca da arkadan hançerlemeyi ihmal etmez. Bu itibarla da o, din, iman ve Kur’ân düşmanı bir münkirden daha tehlikelidir. (12:18)
-Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) münafığın alâmetlerini şu şekilde saymıştır: Kendisine bir şey emanet edildiği zaman ihanet eder. Konuştuğunda yalan söyler. Birisiyle ahitleştiği, sözleşme yaptığı zaman ona gadreder; söz verse de cayar, sürekli hulf-ül vaadde bulunur. Bir konuda taraf olduğunda haddi aşar, haksızlık yapar; kavga ve nizaları büyütür, düşmanlığa dönüştürür. Evet, Nebîler Serveri, münafığın bu huylarını saydıktan sonra “Bunlar kimde bulunursa o kişi tam münafık olur. Kimde de bunlardan biri varsa, onu terk edinceye kadar o kişide münafıklıktan bir parça bulunmuş olur.” buyurmuştur. Bediüzzaman hazretleri, “Yalan bir lâfz-ı kâfirdir” diyerek bu hakikati bir başka şekilde ifade etmiş; onun küfrün esası ve nifâkın birinci alâmeti olduğunu söylemiş ve küfrün arkadaşı olan kizbden çekinmeleri için mü’minleri uyarmıştır. (13:04)
Soru: 2) Kur’an-ı Kerim’in farklı ayetleriyle, dünyadan ta ukbâya uzanan bir çizgide, Müslümanın güzergâhı “müdhal-i sıdk, muhrac-i sıdk, lisân-ı sıdk, kadem-i sıdk, mak’ad-ı sıdk” şeklinde hep sıdk vasfıyla anlatılıyor. Bu tabirler, yol, azık ve hedef açısından neler ifade etmektedir? (15:33)-Farsça’dan dilimize girmiş olan “güzergâh” kelimesi, yol ve şehrah mânâlarına gelir. Fakat güzergâh, daha ziyade bir insanın gitmesi gerekli olan yere, varması icap eden hedefe onu ulaştıran yol demektir. Bu hedefler bazen dünyevî, bazen de uhrevî olur. Ancak, dünyevî hedefler, inanmış bir insan için asıl gaye ve maksat olamayacağından, o, bu hedef ve gayeleri dahi sonsuzluk yolunda uhrevîlik hesabına değerlendirir. “Güzergah emniyeti” tabirini ise, insanın, yürüdüğü yolda, herhangi bir arızaya sebebiyet vermemek için, önüne çıkması muhtemel bir kısım hâdiseleri doğru görüp doğru okuması; neyle yürüdüğüne ve nasıl yürüdüğüne dikkat ederek yaptığı/yapacağı güzel işleri teminat altına alması manasına kullanıyoruz. (16:16)
-Kur’an-ı Kerim, müdhal-i sıdk, muhrac-i sıdk, lisân-ı sıdk, kadem-i sıdk, mak’ad-ı sıdk unvanıyla dünyadan ta ukbâya uzanan bir çizgide, hem uzun bir yola, hem yol azığına hem de neticeye işaret buyurmuştur. Dünya, muhteşem bir sistem ve bir fabrika gibi bütünüyle ahiret hesabına işlediği için, müminlerin bir işe teşebbüs ederken, bir beldeye girerken, bir yere hicret ederken, bir yerde ikamete karar verirken; otururken, kalkarken hep sıdkı, sadâkati gözetmeleri ve öbür âlem hedefli yaşamaları gerektiğini işaretlemiştir. (16:45)
-Kur’an-ı Kerim,
وَقُلْ رَبِّ أَدْخِلْنِي مُدْخَلَ صِدْقٍ وَأَخْرِجْنِي مُخْرَجَ صِدْقٍ
“De ki: Rabbim! Gireceğim yere doğrulukla girmeye, çıkacağım yerden doğrulukla çıkmaya beni muvaffak eyle!..” (İsrâ Sûresi, 17/80) buyurarak, müminlerin birer sıdk u sadakat kahramanı olmaları lazım geldiğine imada bulunmaktadır. (17:04)-Bir başka ayet-i kerimede
وَاجْعَلْ لِي لِسَانَ صِدْقٍ فِي اْلآخِرِينَ
“Bana sonrakiler içinde bir lisân-ı sıdk (ve bir yâd-ı cemîl) lutfeyle!” (Şuarâ Sûresi, 26/84) buyrulmaktadır. Bu sözü ilk söyleyen Hazreti İbrahim’in bu duası kabul olmuştur; nitekim o Müslümanlar nezdinde hep bir yâd-ı cemîl olarak anılmakta ve dualarla yâd edilmektedir. (18:03)-Dünyada her adımını doğrulukla ve doğruluğa doğru atan müminlerin ötede ona göre bir mukabele göreceği de Kur’an-ı Kerim’de ifade edilmektedir:
وَبَشِّرِ الَّذِينَ آمَنُوا أَنَّ لَهُمْ قَدَمَ صِدْقٍ عِنْدَ رَبِّهِمْ
“İman edenleri Rabbileri nezdinde kadem-i sıdk (ve hüsn-ü istikbâl) ile müjdele!” (Yûnus Sûresi, 10/2) (19:51)-Hayatını doğruluğa bağlamış müminlerin ahiretteki makamları da sıdk sıfatıyla yâd edilmektedir:
إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَنَهَرٍ فِي مَقْعَدِ صِدْقٍ عِنْدَ مَلِيكٍ مُقْتَدِرٍ
“Şüphesiz müttakîler, cennet bahçelerinde ve ırmaklar başında, O gücü her şeye yeten Sultanlar Sultanı’nın nezdinde sıdk oturağı (ve otağında)dırlar..” (Kamer Sûresi, 54/54-55)-Sıdkın tamamen bir vicdan mârifeti hâline getirilmesi ve insan tabiatının, her hâl ve her tavrında sadâkate düğümlenmesi doğruluk güzergâhının zirvesidir. Bu zirve en büyük mertebe sayılan rızâ makamının remzi şu mübarek sözle ifade edilir:
رَضِينَا بِاللهِ رَبًّا وَبِاْلإِسْلاَمِ دِينـــــاً وَبِمُحَمَّدٍ رَسُـــولاً
“Rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, peygamber olarak da Hazreti Muhammed’den (aleyhissalâtü vesselâm) razı olduk.” Evet, en büyük sadâkat, Rabbin rubûbiyetine rızâda, İslâm’ın ilâhî sistem olarak kabullenilmesinde ve Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın rehberliğine teslimiyettedir. Gerçek insan olmanın yolu da bu çok ağır, çok zor sorumluluğu yüklenmekten geçer. (20:44)-Sıdk konusundaki hassasiyetiyle hüsn-ü misal olan Abdullah b. Mes’ud Hazretleri hadis rivayet ederken tir tir titrermiş. Peygamber Efendimiz’in mübarek beyanlarını naklederken o kadar titiz davranırmış ki, heyecandan adeta bütün vücudu ürperir ve alnından boncuk boncuk terler akarmış. Meselâ, herkes tarafından bilinen “Bir günahtan tevbe eden, onu hiç işlememiş gibidir” mealindeki hadis-i şerifi söylerken bile birkaç defa ileri gider, geri gelir, ellerini ovuşturur; “Lâ havle velâ kuvvete illâ billah..” der, o sözü eksiksiz ve ziyadesiz aktarabilmek için âdetâ göbeğini çatlatır ve sonunda da yine “Allahu a’lem” kaydını düşermiş. Talebelerinden biri der ki, “Bir sene boyunca İbn-i Mesud Hazretlerinin yanında kaldığım halde, onun bir kere bile “Rasûlullah buyurdu ki” dediğini duymadım.” İşte böyle bir hassasiyete de isterseniz “dil iffeti” diyebilirsiniz. Adına ne derseniz deyin, söylediğiniz sözlerin vâkıa mütabık olması ve Allah ilmindeki hakikate, yani, o meselenin mahiyet-i nefsi’l-emriyesine denk düşmesi de iffetin diğer bir parçasıdır. İnsan, iffet ve hayâ perdesini yırtmamak için doğrulukta temrin yapa yapa hilaf-ı vâkî beyanlara da bütün bütün kapanmalı ve yalanın gölgesine bile yaklaşmamalıdır. (22:34)
Not: Bu sohbeti yayına hazırladıktan bir iki gün sonra muhterem Hocamız bir Bamteli sohbeti daha yaptılar. "Nağme" olarak neşrettiğimiz o hasbihali henüz görmemişseniz bu haftanın ikinci Bamteli olarak seyredebilirsiniz:
217. Nağme: Takıyye, Mut’a Tuzağı ve Nifak Nezlesi http://www.herkul.org/index.php/bamteli/bamteli
3 Şubat 2013 Pazar
RENKLERİN iNSAN ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ
Kırmızı
Bu renk kendinizi daha enerjik ve harekete hazır hissetmenizi sağlar. Canlandırıcı etkisi vardır. Motivasyonu, enerji, coşku ve yaşama sevincini, sıcaklık ve aşk duygularını, kan basıncını ve vücut ısısını harekete geçirir. Ayrıca iştah çar. Heyecanı ve hareketi sevenler genelde kırmızı rengini seçerler.
Turuncu
Kırmızı kadar olmasa da enerji ve heyecan veren bir renktir. Turuncu rengi seven insanlar genelde cesur ve maceracı bir kişiliğe sahip olmalarının yanı sıra gülmeyi ve güldürmeyi severler. Aynı zamanda turuncu diyalog ve mizah yeteneğini arttırır.
Sarı
Entelektüel kişiliğe sahip insanların rengi olan sarı rengi yönetmeye ve hükmetmeye olan ilgiyi gösterir. Akıl ve zeka rengidir. Ayrıca güneşin rengi olduğu için insanlara positif duygular aşılar. Dikkat çekicidir.
Yeşil
Bu renk dinlendiren ve huzur veren özelliğe sahiptir. Denge ve uyumun rengi olmasının yanı sıra güvenin rengidir. Giysilerde yeşil kullanımı örf ve adetlere bağlılığı gösterir. Yeşile ilgisi olanların kalbi ve duygu yüzeyleri yüksek olur. Doğanın rengidir.
Turkuaz
Dikkatlerin size yönelmesini sağlar. Genellikle insanlara açık bir iç dünyanız vardır. Bu renkten hoşlananların duygu ve düşüncelerinin saf ve açık olduğu görülür. Giysilerinizde turkuazı kullanırsanız genç ve dinamik kalırsınız.
Lacivert
Düzenin, uyumun, ruhsallığın ve başarının rengidir. Bu rengin insanları sadelikten hoşlanırlar. Sakin ve dingin olma duygularını pekiştirir. Ciddiyet verir. Giysilerinizde laciverde ağırlık verirseniz, sadık, dürüst, araştırıcı ve başarılı birisiniz demektir.
Mor
Ruhsal dünyanın rengi olan mor; asilliği, dengeyi, kendine güveni ve dinlendirici duyguları harekete geçirir. Yaratıcı ve ruhsal özellikler taşıdığından ilahidir ve sanatın rengidir.
Siyah
Güç ve bireyselliğin rengi olan siyah; tutku, hırs, inat ve muhalefet duygularında etkindir. Konsantrasyonu ve özgüveni arttırmakta yardımcı olur. Siyah renk canlılığın ve diğer renklerin reddini ifade eder. Kişiliğin karanlık yönlerini ifade eder.
Beyaz
Temizliğin, saflığın ve masumiyetin ifadesidir. Güven hissi verir. Tarafsızlığın rengidir.
Kahverengi
Kahverengi insanlarda düzen duygusunu ve serbest duyguları harekete geçirir. Toplum içinde rahatlık ve güven verir. Kırmızı ve siyah renklerinden elde edildiği için her iki rengin özelliklerini taşır. İnsanlar bu rengin pozitif etkisiyle gerçekçi bir kişilik geliştirebilirler.
Gri
Uzlaştırıcıdır. Yoğun kullanılırsa bunaltıcı olabilir.
Bu renk kendinizi daha enerjik ve harekete hazır hissetmenizi sağlar. Canlandırıcı etkisi vardır. Motivasyonu, enerji, coşku ve yaşama sevincini, sıcaklık ve aşk duygularını, kan basıncını ve vücut ısısını harekete geçirir. Ayrıca iştah çar. Heyecanı ve hareketi sevenler genelde kırmızı rengini seçerler.
Turuncu
Kırmızı kadar olmasa da enerji ve heyecan veren bir renktir. Turuncu rengi seven insanlar genelde cesur ve maceracı bir kişiliğe sahip olmalarının yanı sıra gülmeyi ve güldürmeyi severler. Aynı zamanda turuncu diyalog ve mizah yeteneğini arttırır.
Sarı
Entelektüel kişiliğe sahip insanların rengi olan sarı rengi yönetmeye ve hükmetmeye olan ilgiyi gösterir. Akıl ve zeka rengidir. Ayrıca güneşin rengi olduğu için insanlara positif duygular aşılar. Dikkat çekicidir.
Yeşil
Bu renk dinlendiren ve huzur veren özelliğe sahiptir. Denge ve uyumun rengi olmasının yanı sıra güvenin rengidir. Giysilerde yeşil kullanımı örf ve adetlere bağlılığı gösterir. Yeşile ilgisi olanların kalbi ve duygu yüzeyleri yüksek olur. Doğanın rengidir.
Turkuaz
Dikkatlerin size yönelmesini sağlar. Genellikle insanlara açık bir iç dünyanız vardır. Bu renkten hoşlananların duygu ve düşüncelerinin saf ve açık olduğu görülür. Giysilerinizde turkuazı kullanırsanız genç ve dinamik kalırsınız.
Lacivert
Düzenin, uyumun, ruhsallığın ve başarının rengidir. Bu rengin insanları sadelikten hoşlanırlar. Sakin ve dingin olma duygularını pekiştirir. Ciddiyet verir. Giysilerinizde laciverde ağırlık verirseniz, sadık, dürüst, araştırıcı ve başarılı birisiniz demektir.
Mor
Ruhsal dünyanın rengi olan mor; asilliği, dengeyi, kendine güveni ve dinlendirici duyguları harekete geçirir. Yaratıcı ve ruhsal özellikler taşıdığından ilahidir ve sanatın rengidir.
Siyah
Güç ve bireyselliğin rengi olan siyah; tutku, hırs, inat ve muhalefet duygularında etkindir. Konsantrasyonu ve özgüveni arttırmakta yardımcı olur. Siyah renk canlılığın ve diğer renklerin reddini ifade eder. Kişiliğin karanlık yönlerini ifade eder.
Beyaz
Temizliğin, saflığın ve masumiyetin ifadesidir. Güven hissi verir. Tarafsızlığın rengidir.
Kahverengi
Kahverengi insanlarda düzen duygusunu ve serbest duyguları harekete geçirir. Toplum içinde rahatlık ve güven verir. Kırmızı ve siyah renklerinden elde edildiği için her iki rengin özelliklerini taşır. İnsanlar bu rengin pozitif etkisiyle gerçekçi bir kişilik geliştirebilirler.
Gri
Uzlaştırıcıdır. Yoğun kullanılırsa bunaltıcı olabilir.
11 Aralık 2012 Salı
ÇARPIK SARMAL GÖKADALAR
| Çarpık Sarmal Gökada ESO 510-13 Katkı Sağlayanlar : Hubble Miras Ekibi (Uzay Teleskobu Bilim Enstitüsü / Gökbilim Araştırmaları İçin Üniversiteler Birliği – STScI / AURA), C. Conselice (Wisconsin Üniversitesi / STScI) ve diğerleri, ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) |
| Açıklama : Sarmal gökada ESO 510-13 nasıl olmuş da biçimini kaybetmiş acaba? Sarmalların pek çoğunda gökada diski ince ve düzdür ama hiçbir zaman tek parça halinde değildir. Sarmal diskler, hepsi kütleçekimsel olarak bir gökada merkezi etrafında dolanan milyarlarca yıldız ve dağınık durumdaki gazdan meydana gelmiş gevşek kümelenmelerdir. Düz disklerin gökada oluşumunun ilk evrelerinde meydana gelen zorlu çarpışmalar sonucu ortaya çıktığı düşünülmektedir. Bununla birlikte, çarpık disklerin varlığı ender rastlanan bir durum değildir. Hatta Samanyolu Gökadamızda da küçük bir çarpıklık olduğu sanılmaktadır. Sarmal çarpıklıkların sebepleri halen araştırılıyor olsa da, bu çarpıklıklardan bazılarının gökadalar arasında meydana gelen etkileşim ve hatta çarpışmalar sonucu ortaya çıktıklarına inanılıyor. ESO 510-13 bizden yaklaşık 150 milyon ışıkyılı uzaklıkta yer almakta olup, yaklaşık 100 bin ışıkyıllık bir genişliğe sahiptir. Yukarıdaki görüntü sayısal olarak netleştirilmiştir. |
30 Kasım 2012 Cuma
BÜYÜKLÜĞÜN ÖLÇÜSÜ VE İLAHİ TAKTİRE RIZA
Çay Faslından Hakikat Damlaları: İyiliklerimiz Küçük, İlâhî İhsanlar Çok Büyük
-Hizmet varsa, yaşamaya değer. Dinim ve mübarek mefkûrem için hâlâ bir şeyler yapma imkanı/ihtimali varsa, dünyada kalmaya değer; yoksa, beyhude!.. (00:50)
-Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhissalâtü vesselam) Efendimiz, tasavvufî ifadesiyle “taayün-i evvel”in kahramanıdır; “Sen olmasaydın, şu âlemleri yaratmazdım” kudsî hadisinin mazharıdır. Bu hadis, hadis kriterleri açısından sahih olmasa bile mânâ itibarıyla doğrudur; çünkü o “Muarrif” olmasaydı, bu âlemlerden de, bu kitaptan da hiç kimse bir şey anlamayacaktı. O halde bu hadisin mânâsı şudur: “Ey Rasûlüm! Bu kitapların okunması da, mânâlarının şerhi de senin sayende oldu. Öyleyse sen elindeki Kur’ân’la her şeyin kavl-i şârihi, tefsir-i vâzıhısın.” (02:50)
-Bir mum diğer bir mumu tutuşturmakla ışığından hiçbir şey kaybetmez! (04:50)
-İnsan, yaptığı bütün iyiliklere bir mum tutuşturma şeklinde bakmalıdır. İnsanın sa’yine terettüp eden şeyler hem küçük hem de büyüktür. İnsan kendi nefsine bakan yönüyle onları çok küçük görmeli; Cenâb-ı Hakk’ın yaratması ve ihsanı olmaları açısından ise çok büyük kabul etmeli ve şükürle mukabelede bulunmalıdır. Şirkten şükre geçmenin yolu, büyük küçük her şeyi Cenâb-ı Hakk’tan bilmek; bizim sa’y ve gayretimize terettüp eden şeyleri bize bakan yanlarıyla küçük, Allah Teâlâ’nın ilâhî lütfu olmaları itibarıyla da -O’na saygının gereği olarak- büyük görmektir. (05:35)
-Hazreti Sıddîk’ın sıddîka kerimesi Âişe validemiz îsar ufkunda cömertlik ortaya koyan bir insandı. Adını her anışımda “Anam!..” deyip “Öz anama bu kadar tatlı ‘anam’ demedim, o da darılmasın!” düşüncesiyle yad ettiğim mualla validemiz, ibadet ü tâatinde o kadar engindi. Bir gün yanaklarından süzülen yaşları görünce “Âişe, neyin var, niçin ağlıyorsun?” diye soran Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’e “Cehennem ateşini hatırladım; ötede ailenizi tanır, beni de hatırlar mısınız ya Rasûlallah?” şeklinde cevap veren gözü yaşlı anamızın kalbi de o kadar ince idi; asla yaptığı iyiliklere güvenmiyor ve âhirete ait derin endişeler taşıyordu. (13:00)
-Allah Rasûlü’ne yakınlığı, İslam’a hizmetleri, âdilâne hilafeti, zamanının iki güçlü devletini yerle bir edişi ve üstün ahlakı ile alâkalı misalleri anlatmaya, büyüklüğünü vasfetmeye sözün yetmeyeceği Hazreti Ömer, çok zaman, başını secdeye koyar, gizli-açık, sesli-sessiz münacat ve tazarruda bulunurdu. Dua ederken hıçkırıklarla inler, kalbi hızlı hızlı çarpar ve tir tir titrerdi. Ahirete irtihalinden az evvel, bir kuraklık esnasında yine duaya durmuş, şöyle ağlıyordu: “Allahım! Ümmet-i Muhammed’i benim günahlarımdan dolayı mahvetme. İhtimal yağmursuzluk benim mâsiyetim sebebiyledir; ne olur Rabbim, Ashâb-ı Rasûlullah’ı benim yüzümden cezalandırma!” Evet, Hazreti Ömer’in kendisine bakışı böyleydi; onda iddia yoktu, yüksek mertebelere dilbeste olma yoktu, kendisine makamlar tayin etme yoktu. O âlî himmetlilik ile mahviyetin birleşme noktasına taht kurmuştu. Acaba içimizde kaç insan, yağmur yağmadığı, zelzele olduğu, toplumun değişik kesimleri yaka paça birbirine girdiği, kan gövdeyi götürdüğü zaman “Allahım benim yüzümden ümmet-i Muhammedi mahvetme!” demiştir?!. (16:24)
Soru: Hazreti Sâdık u Masdûk (aleyhissalatü vesselam) Efendimiz meâlen “İnsanın en ehemmiyetli saadet kaynaklarından biri, Allah’ın kazasına rıza göstermesi; onun en ciddî talihsizliği de ilahî takdiri öfkeyle karşılamasıdır!” buyuruyor. Allah’ın takdirine rızanın bir çerçevesi var mıdır? Kıskançlık, haset ve hazımsızlık gibi hastalıkların takdire rıza göstermemeyle ne ölçüde alâkaları söz konusudur? (18:00)
-Bir insan için kadere ve Hakk’ın takdirlerine rızâ, en önemli bir saadet vesilesidir. Konuyla alâkalı Hazreti Sâdık u Masdûk’un
مِنْ سَعَادَةِ ابْنِ آدَمَ رِضَاهُ بِمَا قَضَى اللهُ، وَمِنْ شِقْوَةِ ابْنِ آدَم سَخَطُهُ بِمَا قَضَى اللهُ
“Âdemoğlunun en ehemmiyetli saadet kaynaklarından biri, hiç şüphesiz Allah’ın kazasına razı olması.. ve onun en önemli talihsizliği de Allah’ın takdirlerini öfkeyle karşılamasıdır.” şeklindeki mübarek sözleri de bu hususu tenvir etmektedir. (18:40)
-Zât-ı Ulûhiyet’in takdirini memnuniyetle karşılamanın yanında, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) nübüvvetine ve İslam dinine kanaat etme de çok önemlidir. Fiilî ve kavlî duadan sonra -netice ne olursa olsun- kader ve kazayı gönül hoşnutluğuyla karşılama bu kanaatin de gereğidir. Bundan dolayıdır ki, sabah akşam okunması sünnet olan dualar arasında şu ikrar da mevcuttur:
رَضِينَا بِاللهِ رَبًّا وَبِاْلإِسْلاَمِ دِينـــــاً وَبِمُحَمَّدٍ رَسُـــولاً
“Rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, peygamber olarak da Hazreti Muhammed’den (aleyhissalâtü vesselâm) razı olduk.” (18:54)
-Günümüzde çok yaygınca telaffuz edilen “Ne ettim ki, bunlar benim başıma geldi? Neden bu belalar hep gelip beni buluyor? Niye bu sıkıntılar?” gibi kaderi ve ilâhî kazayı tenkit manasına gelen ifadeler, kâfirce sözlerdir. Belki bunları söyleyenler kâfir olmaz; fakat bu sözler ancak kâfirlerin söyleyebileceği sözlerdir. (22:10)
-Haset, kıskançlık ve hazımsızlık gibi hastalıkların “takdir-i ilâhîye rıza göstermeme” ile çok yakın irtibatı vardır. Nitekim Mekke müşrikleri, Allah Rasûlü’nün faziletlerini çok iyi biliyorlar ama peygamberliğin kendilerine verilmiş olmamasını kabullenemiyorlardı. Bazıları, “Taif’te, Mesud b. Urve; Mekke’de Velid b. Muğîre gibi insanlar varken ve bunlar peygamberliğe daha lâyık iken, nasıl oluyor da Ebû Talib’in Yetimi gibi fakir ve kimsesiz bir insan peygamber olabiliyor?” diyorlardı. Ebu Cehil, “Aslında biliyorum ki, O peygamberdir. Fakat Hâşimîlerle eskiden beri aramızda bir rekabet var. Onlar, rifâde, sikâye (hacca gelenleri yedirip içirme vazifesi ve şerefi) bizde diye övünüp duruyorlar. Bir de peygamber de bizden, derlerse işte ben buna dayanamam.” diyordu. (23:20)
-Hazreti Ali’yi hazmedemeyenlerin yaptıklarından Selçukluları, Osmanlıları çekemeyenlerin fitnelerine kadar İslam dünyasına büyük bedeller ödeten pek çok hadisenin arkasında Allah’ın takdirine razı olmama, dolayısıyla hasetle kıvranıp durma vardır. (24:37)
-Her dönemde hazımsızlık olmuştur, günümüzde de olacaktır. Bu, Mefisto ile Faust’ün mücadelesinin neticesidir ve kıyamete kadar sürüp gidecektir. Aslında Şeytan’ın Hazreti Adem’i çekemeyişi ve ona düşmanlığı macerasında bir yönüyle bütün insanlığın sergüzeşti vardır. Bugün de bir kısım insanlar hizmet camiasına ve hizmet erlerine karşı haset, kıskançlık, hazımsızlık sergileyebilir; takiyyelerle onları bitirmeye kalkışabilirler. (26:18)
-Kim ne yaparsa yapsın bizim için ölçü bellidir: “Kötülükleri iyilikle sav; görgüsüzce muamelelere aldırış etme! Herkes, davranışlarıyla karakterini aksettirir. Sen müsamaha yolunu seç ve töre-bilmezlere karşı âlîcenap ol!..” (29:17)
-Zulmedildiğiniz zaman bile zulmetmeye kalkarsanız, Allah onu size sorar. Bir çarkı, bir düzeni bozdukları zaman kalkar siz de başkalarının çarkını düzenini bozarsanız, Allah onu size sorar: “Niye bunu yaptınız? Niye insanca davranmadınız? Niye Hazreti Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) gibi davranmadınız?” Bu açıdan, kıskanca karşı kıskançlık duygusuna girmemek; belki hazımsızlıklar karşısında hazım sistemini bir kat daha artırmaya çalışmak lazım. (30:33)
-Hareketi, hamleyi, gayreti durdurmadan, Allah’ın izni ve inâyetiyle alternatif yollar, yöntemler oluşturarak yola devam etmeli.. Onlarla uğraşmaya kalkarsanız, bir yerde takılır kalırsınız.. zamanı israf etmiş olursunuz. Hiç uğraşmadan, alternatif yollar ve yöntemler oluşturarak yolunuza devam edeceksiniz. Evinizi kapattıkları zaman yurt açacaksınız. Yurtlarınızı kapattıkları zaman ev yapacaksınız. Okulunuzu kapattıkları zaman üniversite yapacaksınız. Üniversitenizi kapattıkları zaman on tane okul açacaksınız. Hiç durmadan yürüyeceksiniz. Hafizanallah, durup başkalarıyla meşgul olmaya kalktığınız zaman, zamanı beyhude kullanmış, israf etmiş olursunuz. Zamanı israf etmenin hesabını da Allah sorar. (31:44)
-Allah onlara da soracak; beni alâkadâr etmez o. Elimden gelirse, onların da zamanı israf etmemeleri istikâmetinde, kavl-i leyyin ile ifade ederim. Fakat yine de sözüm, düşüncem, tavrım tepkiye sebebiyet veriyorsa, yutkunur dururum. (32:44)
-Kötülüğe karşı asla kötülükle mukabele etmemelisiniz. Fakat mesela, Persler, Hazreti Ebu Bekir’e, Hazreti Ömer’e, Hazreti Âişe validemize ve daha pek çok ashab-ı kirama sebb ediyorlar (küfrediyor, sövüp sayıyorlar.) Siz onların sebbe müstahak olmadıklarını anlatmak suretiyle onları müdafaa edebilirsiniz. Perslerin büyüklerinden bir tanesi Mısırlı âlim Muhammed Imârâ’ya gitmiş, “Niye bize saldırıyorsunuz?” demiş. Hazret ona, “Yok biz saldırmıyoruz; siz Hazreti Ebu Bekir’e ta’nda bulunuyorsunuz, Hazreti Ömer’e olmayacak şeyler söylüyor sövüyorsunuz, Âişe validemize küfrediyorsunuz; biz sadece müdafaa ediyor ve “Bunlara sövülmez!” diyoruz.” demiş. Ben de diyorum: Onlara sövenin dilleri kurusun!.. (34:36)
-Rızâ, insanı, Rabbiyle iç cedelleşmekten kurtarır. Cenab-ı Hakk’ın takdiri, demek bir günahımız vardı ki, Allah camiaya bazı güveleri musallat etti; bir kısım haset ve kıskançlık duyguları depreşti. Bu bizim kabahatimizden; demek ki bir hatamız, günahımız vardı. Onlar asıl günahımızı bilemediklerinden dolayı bizim sevabımıza iliştiler. Bize “Siz bu işin ehli değilsiniz; bırakın da onu liyakatli insanlar götürsün!” deselerdi, hakları vardı. Fakat, hizmetin ruhuna dokunmaları.. bir yönüyle bilemeyerek onu yaptılar. Hazreti Pir’in dediği gibi, bizim hiç yapmadığımız yapamayacağımız, düşünmediğimiz düşünemeyeceğimiz şeylerden dolayı bize hücum ediyorlar. Demek ki bizim hatalarımız yüzünden böyle yapıyorlar. İşte böyle düşünüp Cenâb-ı Hakk’ın takdirine razı olmak ve o problemi içte çözmek lazım. Rıza iksirini içteki o alıp vermelerin, o hafakanların üzerine dökmek suretiyle onları eritebilirsiniz. (HERKUL)
ALLAH BİZE YETER
Soru: Bütün peygamberler başlarına gelen musibetler karşısında Allah’ın havl ve kuvvetine sığınmış ve muvaffakiyetin yalnız Allah'tan olduğunu ifade buyurmuşlardır. Pek çok sıkıntıyla ve yer yer başarısızlıklarla karşılaşan hizmet yolcularının hayatında “hasbiyelerin” yeri ne olmalıdır?
Cevap: Âciz, fakir ve muhtaç durumda bulunan bir insan ancak Kadir-i Mutlak ve Ganîy-yi ale’l-Itlak olan Allah’a sığınmak suretiyle her türlü sıkıntının üstesinden gelebilir. Bu açıdan insanın maruz kaldığı belâ ve musibetler karşısında
حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ
“Allah bize yeter. O, ne güzel vekildir.” diyerek Allah’a sığınması çok önemlidir. Haddizatında
حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ
diyen bir insan şuna inanmaktadır: İşimizi O’na havale ettik. Vekilimiz yalnız O’dur. Kendisine teveccüh ettiğimizde O, asla bizi kendimizle baş başa bırakmayacak ve bizi yalnızlığa terk etmeyecektir.Sika Ufkunun Eşsiz Kahramanı
Cenâb-ı Hak, Tevbe Sûre-i Celilesi’nde insanların kendisinden yüz çevirmeleri karşısında Resûl-i Ekrem Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) hitaben şöyle buyurmuştur:
فَإِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِيَ اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ
“Eğer yüz çevirir, Seni dinlemezlerse ey Resûlüm de ki: Allah bana yeter. O’ndan başka ilâh yoktur. Ben yalnız O’na dayanıp O’na güvendim. Çünkü O, büyük Arş’ın, muazzam hükümranlığın sahibidir.” (Tevbe Sûresi, 9/129) Hz. Pîr de bu âyeti izah ederken şöyle der: “Eğer ehl-i dalâlet arka verip senin şeriat ve sünnetinden i'raz edip Kur'ân'ı dinlemeseler, merak etme. Ve de ki: Cenâb-ı Hak bana kâfidir. Ona tevekkül ediyorum. Sizin yerlerinize, ittibâ edecekleri yetiştirir. Taht-ı saltanatı her şeyi muhittir; ne asiler hududundan kaçabilirler ve ne de istimdat edenler medetsiz kalırlar.”Konuyla alakalı, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) sabah akşam yapılmasını tavsiye buyurduğu bir dua da şu şekildedir:
يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ بِرَحْمَتِكَ أَسْتَغِيثُ أَصْلِحْ لِي شَأْنِي كُلَّهُ وَلاَ تَكِلْنِي إِلَى نَفْسِي طَرْفَةَ عَيْنٍ
“Yâ Hayy u yâ Kayyûm! Rahmetin hürmetine Senden yardım diliyorum; her hâlimi ıslah et ve göz açıp kapayıncaya kadar olsun beni nefsimle baş başa bırakma!” (Hâkim, el-Müstedrek, 1/545) Bunu biraz daha açacak olursak şöyle de diyebiliriz: “Allah’ım! Ne olur, Senin yolunda bulunurken, meselenin ruhuna dokunacak, tadını tuzunu karıştıracak fısk u fücûr gibi şeyler işin içine hiçbir zaman girmesin! Göz açıp kapayıncaya kadar bile olsa beni nefsin ve şeytanın vekâletine bırakma! Zira vekâleti onlar alırlarsa, beni hangi gayyaya sürükleyecekleri belli olmaz. Nefs-i emmareye itimat edilmeyeceğinden, işe onun vaziyet ettiği bir yerde ben yenilmiş sayılırım. Vekilim Sen olursan, ancak o zaman doğru yolu bulur ve o yolda yürüyebilirim. Çünkü Senin havl ve kuvvetinin olduğu yerde, işin içine ne nefsin ne de şeytanın parmağı karışabilir.”
Nur-u Tevhid İçinde Sırr-ı Ehadiyet
Kavminin kendisinden yüz çevirmesi karşısında Seyyidinâ Hz. İbrahim ve ona inananların da Allah’a dayandıklarını görüyoruz. Onlar öncelikle,
إِنَّا بُرَآَءُ مِنْكُمْ وَمِمَّا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ
“Sizden ve Allah’ı bırakıp tapageldiğiniz şeylerden biz fersah fersah uzağız.” (Mümtehine Sûresi, 60/4) diyerek, kâfirlere karşı dimdik bir duruş sergilemiş ve âdeta bütün tehditlere meydan okumuşlardır. Aynı zamanda onlar, bu ifadeleriyle, Allah’tan başka tapılan şeylerin bir kıymet-i harbiyelerinin olmadığını, kendilerine atfedilen değeri hak etmediklerini ve herhangi bir teveccühe de asla layık olmadıklarını ilan etmişlerdir. Daha sonra ise çaresiz bir insan hâliyle nur-u tevhid içinde sırr-ı ehadiyetin tecellisini seslendirmek suretiyle şöyle demişlerdir:
رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ رَبَّنَا لَا تَجْعَلْنَا فِتْنَةً لِلَّذِينَ كَفَرُوا وَاغْفِرْ لَنَا رَبَّنَا إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
“Ey Yüce Rabbimiz, biz yalnız Sana güvenip Sana dayandık. Bütün ruh-u cânımızla Sana yöneldik ve sonunda Senin huzuruna varacağız. Ey Ulu Rabbimiz, bizi kâfirlerin imtihanına (baskı, zulüm ve işkencelerine) mâruz bırakma, affet bizi; Şüphesiz Sen Azîz ve Hakîm’sin.” (Mümtehine Sûresi, 60/4-5)Burada istidradî olarak bir hususa dikkatlerinizi çekmek istiyorum. Efendimiz’in (aleyhissalâtü vesselâm) o müstesna konumunu anlama adına diğer peygamberlerle mukayeseli bir şekilde O’nun ahval ve beyanlarını okuduğunuzda, Cenâb-ı Hakk’ın Efendimiz’e tevcih buyurduğu tebcilât ve takdiratın diğer peygamberlerin dilinde bir istek konumunda olduğunu görürsünüz. Mesela Hz. Musa’nın
رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي
“Yâ Rabbi, genişlet göğsümü!” (Tâhâ Sûresi, 20/25) duasıyla Cenâb-ı Hak’tan isteme konumunda bulunduğu inşirah-ı sadr,
أَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ
“Biz, Senin sadrına inşirah vermedik mi?” (İnşirah Sûresi, 4/1) âyetinden anlaşılacağı üzere Efendimiz’e (aleyhissalâtü vesselâm) minnet makamında verilmiştir. İşte yukarıdaki âyetlerde de Efendimiz’e yapılan iltifatta Allah’ın kendisine kâfi olduğu ifade edilirken, Seyyidinâ Hz. İbrahim ve beraberindekiler o makamda Allah’tan isteme konumunda bulunmaktadır.Başka bir âyet-i kerimede ise sahabe-i kiram efendilerimizin düşman karşısında Allah’a dayanıp güvenmeleri şu ifadelerle anlatılmıştır:
الَّذِينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ إِيمَانًا وَقَالُوا حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ
“İnsanlar onlara: ‘Düşmanınız olan kimseler size karşı bir ordu topladılar, onlardan korkun!’ dediler. Bu onların imanını artırdı da: ‘Allah bize yeter. O, ne güzel vekildir!’ dediler.” (Âl-i İmrân Sûresi, 3/173) Evet, görüldüğü üzere, sahabe efendilerimiz, normal şartlarda bir insanın ürkeceği, korkacağı, telaşa kapılarak ne yapacağını şaşıracağı bir yerde bile
حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ
demiş; demiş ve düşmanla karşılaşmayı metafizik gerilim içinde beklemeye durmuşlardır.
Hasbiye Risalesi
Hz. Pîr de, ehl-i dünyanın kendisini her şeyden tecrit ettikleri bir vakit iç içe beş çeşit gurbete düştüğünü, ümit meşalesinin sönmeye yüz tuttuğu bir hâlde başını önüne eğmişken
حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ
âyetinin birden imdadına yetişerek, “Beni oku!” dediğini, müteakiben bu âyeti günde beş yüz defa okumaya başladığını ve neticede iç dünyasında çok farklı inkişaflar yaşadığını ifade etmiştir. Öyle ki, o, bu âyetten aldığı dersle elde ettiği kuvve-i mâneviyeyi, “Değil şimdiki düşmanlarıma, belki dünyaya meydan okuyabilir bir iktidar-ı imanî hissettim.” ifadeleriyle dile getirmiştir. Zaten kalbi böyle bir inşiraha kavuşan bir insana, ne gam ne keder tesir eder, ne zindanlar ne de tazyikler onu yolundan alıkoyar. Artık onun için zindanlar bir Medrese-i Yusufiye hâlini alır ve o da vazifesini orada yapmaya başlar. Hatta zindandan çıkması bahis mevzuu olduğunda, o, yaptığı bereketli işi yarıda bırakmama ve orada bulunan insanlara faydalı olma adına zindanda kalmayı bile tercih edebilir.İşte asıl inşirah, asıl enginlik ve genişlik de budur. Yoksa kalb ve ruh dünyasında bir darlığa maruz kalan kişi, öyle stresler, öyle hafakanlar yaşar ve öyle anguazdan anguaza sürüklenir ki, bütün dünya kendisinin olsa yine de derdine çare bulamaz. Evet, iç dünyası itibarıyla inkişafa eremeyen bir insan, her gün fabrikalarından bin tane yat, bin tane ferrari çıkarsa, dünyevî her türlü imkâna kavuşsa, yine de, yaşadığı sıkıntı ve kalb darlığından kurtulamaz. Asıl rahatlık ve mutluluk ise Allah’ın insan kalbine verdiği inşirahtır. Böyle bir inşiraha eren insanın başına dağlar cesametinde belâlar gelse, o, bunları kalbinde eriterek maytaplar haline getirir ve etrafındaki insanlara da maytap zevki yaşatır.
Aslında yaşadığımız sıkıntıların sarsıntı emareleri hayal ufkumuza çarptığı, tasavvur ve taakkullerimizi hırpaladığı esnada, Hz. Pîr’in kalbine ilka buyrulan tecellîler bizim kalbimize de gelebilir. Bilhassa iman-ı kâmil ve ihlâs-ı etemm peşinde koşan ve her zaman Allah’la sağlam bir irtibat gayreti içinde bulunan bir insan, daha çok bu türlü tecellîlere mazhar olabilir. Fakat çoğumuz içimizin sesini dinlemediğimiz veya aklımıza gelen bu tür mevaridi her insanın aklına gelen sıradan şeyler gibi algılayarak önemsemediğimizden dolayı bu türlü tecelliyatı görmezden gelebiliyoruz. Büyük zatlar ise kendilerine gelen değişik tecellî dalga boyundaki mevaridin başıboş ve sıradan olmadığını görmüş, “Bunların mutlaka bir mânâsı ve bir hikmeti vardır” diyerek onları önemli birer ihtar ve ikaz kabul etmişlerdir. İşte Hazreti Pîr de kalbine ilka buyrulan o cevheri çok kıymetli bularak hemen o mevzua yoğunlaşmış ve günde beş yüz defa hasbiye çekmeye başlamıştır.
Hz. Pir, günde beş yüz defa bu âyeti okuduysa, demek ki o meseleyi derinden derine duyma adına tekrarın kendine göre bir kerameti vardır. O hâlde, biz de, düşmanların şerrinden muhafaza adına Allah’ın havl ve kuvvetine iltica ederek himmetimizi âli tutup günde beş yüz, belki bin defa
حَسْبِيَ اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ
demeliyiz. Bu hedefi gerçekleştirme adına şöyle bir usul de takip edebiliriz: Nasıl ki, Tefriciye Duası’nı, Âyete’l-Kürsî’yi, Nasr, Fetih ve İnşirah Sûresi gibi sureleri iştirak-ı a’mal-i uhreviye esprisini tahakkuk ettirme adına, aramızda bölüştürerek okuyoruz; aynı şekilde hasbiye duasını da aramızda paylaşarak okuyabiliriz. Mesela on arkadaş aramızda bölüşerek yüzer hasbiye okuduğumuzda, her birimizin amel defterine bin hasbiyallah akacaktır.
Muvaffakiyetler Karşısında da “Hasbiyallah”
Öte yandan sadece başa gelen belâ ve musibetler karşısında değil, inanan bir gönül başarı ve muvaffakiyet durumlarında da Allah’a sığınır/sığınması gerekir. Bu açıdan hasbiye meselesinin kemmiyet ve keyfiyet derinliği şahıstan şahısa değişebilir. Bazıları sadece musibetler veya halledilmesi müşkil problemler karşısında
حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ
der, Cenâb-ı Hakk’a teveccüh eder ve neticede, Allah’ın izni ve inayetiyle, problemlerinin ekstra lütuf ve inayetlerle halledildiğine şahit olur. Bu, darda kalmış ve başı sıkışmış olan insanların teveccühüdür. Bazıları ise hasbiyeleri sürekli vird-i zeban eder ve sabah akşam dualarında Allah’ın havl ve kuvvetine sığınırlar. Özellikle ufukları inkişaf etmiş, ruh ve sır ufkuna yükselebilmiş insanlar şahsî hayatlarına ait en küçük meselelerde bile Cenâb-ı Hakk’ın tasarrufunu duyar gibi olurlar. Evet, onlar bir iğneye ip takma veya bir lokmayı ağza götürme gibi zâhirde iradenin halledebileceği düşünülen en basit meselelerde bile
حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ
ufkunu yaşarlar. Hatta bazen onlar birer cebr-i mutevassıt insanı gibi hareket ederek yaptıklarını istitaat mea’l-fiil mülahazasına bağlar, yapıp ettiklerinin bir temayülden veya temayüldeki tasarruftan ibaret olduğunu düşünür ve her zaman “Yaratan O!” derler. İşte bu, halis tevhid ifadesidir. Esasen biz de, sünnet-i seniyyeye ittiba edip, sabah dualarında yedi defa
حَسْبِيَ اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ
dediğimizde gündüz karşımıza çıkacak problemleri halledecek vekiller vekilinin O olduğunu ilan etmiş; geceye girerken de bir kere daha aynı ifadeleri tekrar etmek suretiyle gecemizi de Rahmeti Sonsuz’a emanet etmiş oluruz. Rabbim, hayatımızın her anını, sünnet-i seniyyenin nurdan atkılarıyla örgülememizi nasip eylesin!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)