2 Mart 2012 Cuma

Dilin söylemediğini vücudumuz anlatıyor

Vücudumuz, psikolojik problemlerin aynasıdır. Kendisini ifade edemeyen, sevincini, üzüntüsünü, sıkıntısını içine atanlar, zamanla depresyon, takıntı, kaygı bozukluğu gibi beden kimyasının bozulma durumuyla karşı karşıya kalabiliyor. Bu durum kendini yüzde çıkan sivilce ve yaralarla da gösterebiliyor. Sivilce ve yaraları yolma, psikoloji kaynaklı bir deri hastalığıdır.



Gerçek duygularını, isteklerini dil ile ifade edemeyen veya ifade ettiklerinden daha fazlasını içlerinde veya farkında olmadan bilinçaltlarında saklayan kişilerin kızgınlıkları ve sıkıntıları bedene yansımaktadır. Bir başka deyişle dilin söyleyemediğini beden söylemektedir. Psikolojik problemlerin insanlara ve hayatlarına etkisi farklı şekillerde olmaktadır. Kimisi kişinin iç dünyasını büyük ölçüde etkilerken kimisi ise diğer insanlarla ilişkilerinde, iş veya ders başarısında etkili olmaktadır. Bazı psikolojik problemler ise kişinin bedeninde bazı etkilerini göstermektedir.

Kişi problemden rahatsızlık duydukça kısır, döngü içine girmekte ve problem gittikçe artmaktadır. Ciltte çıkan yaraları yolma, tırnak yeme ve saç yolma problemleri bu süreçte ortaya çıkabilmektedir. Bununla beraber yara yolma yüzde olduğu takdirde çevrenin etkisiyle birlikte sorun daha da artmaktadır.

Hastalığın ortaya çıkmasında ve devamında çevresel şartlar ve kişilik özellikleri birlikte etkilidir. Kişinin kendine güven duygusunun eksikliği, mükemmeliyetçi olması, insanlarla ilişkilerde aşırı duyarlılık, streslerle başa çıkma becerilerinin eksikliği ya da aşırı yük altında olma, bunlar arasında sayılabilir. Depresyon, takıntılar, kaygı bozukluğu beden kimyasının bozulmasına sebebiyet vererek bu tür problemlere yol açmaktadır.

Sıklıkla karşılaştığımız sorunlardan biri ,kişinin yüzünde sivilcelerin çıkmasıdır. Bu sivilcelerin yolunması ya da kaşınması yaralara, mikrop kapması halinde ise yayılmasına neden olur. Cilt bu sebeple giderek bozulur. Kişinin bu davranışını kontrol edememesi ve görünüşünün gittikçe değişmesi, insanların kendisine acıyan gözlerle bakması, o ferdi daha da sıkıntıya sokar. Bu kişiler bazı ilaçlar kullansa da çözüm geçici olabilir. Yüzde çıkan sivilce ve yaraları yolma ve yaralar oluşturma, psikolojik kaynaklı deri hastalığıdır. Tedavinin şekli, sorunun kaynağına göre değişmektedir. Hastanın profesyonel destek almayı kabul etmemesi ya da fayda sağlayacağına inanmaması, kendi kendine çözmeye çalışması, sıklıkla tedaviyi zorlaştırmaktadır. Bunda kişisel nedenler olduğu gibi maddi nedenler de etkili olmaktadır. Tedavinin gecikmesi, kişinin dış dünyadan uzaklaşmasına, kendine güvenini kaybederek öğrenim hayatını ya da iş hayatını yarıda bırakmasına yol açmakta, bu da problemin daha da şiddetlenmesine sebep olmaktadır.



Nasıl bir tedavi yolu izlenmeli?

Kişinin çevresindekiler tarafından anlaşılması, sorumluluklarının paylaşılması bu tür rahatsızlıkların ortaya çıkmasını ya önlemekte ya da iyileşmesini kolaylaştırmaktadır. Birkaç günlük tatil, yakın akraba ya da arkadaş ziyaretleri, spor, sağlıklı beslenme, kişinin gevşeyip rahatlaması problemin hafiflemesini sağlar. Kişinin sevdiği meşguliyetlerle uğraşması, iç enerjisini uygun şekilde kanalize etmesi de yararlı olmaktadır. Zorlama ve kınama, problemin daha çok artmasına sebep olmaktadır. Bu süreçte cilt hastalıkları uzmanının tedavisine de devam edilmelidir.

Huzursuz bacak sendromu en çok uykuda rahatsız ediyor

Huzursuz bacak sendromu, "uyku veya istirahat sırasında genellikle bacaklarda ortaya çıkan huzursuzluk ve bunu takip eden hareket etme ihtiyacı ile kendini gösteren bir hastalık" olarak tanımlanıyor.



Bayındır Hastanesi İçerenköy Ortopedi ve Travmatoloji Bölümü'nden Doç. Dr. Cihangir Yurdoğlu, rahatsızlığın en çok bacaklarda görülmekle birlikte kollarda ve vücudun başka bölümlerinde de görülebileceğini söyledi.

Huzursuz bacak sendromlu hastalarda şikâyetler genellikle yirmili yaşlarda başlar. Arada sessiz geçen aylar hatta yıllar olabilir; ancak zaman içinde rahatsızlık ilerler. İkinci grupta rahatsızlıklar ise 40 yaşından sonra ortaya çıkar ve altta yatan bir başka hastalık bulunur. Bu durumda hekimler daha ayrıntılı tetkikler ister. En sık görülen neden ise demir eksikliğine bağlı kansızlıktır. Ailesinde bu sendrom bulunan kişilerde, hastalığın daha sık görülüyor olması, hastalık sebebinin genetik olabileceğini de düşündürür. Ayrıca diyabeti, böbrek yetmezliği, guatrı olan kişilerde, bazı nörolojik hastalıklarda, bacaklarında varis bulunanlarda da da gözlenir. Cihangir Yurdoğlu, yapılan çalışmaların hastalığın kadınlarda erkeklere göre iki misli daha fazla görüldüğünü aktarıyor. Yurdoğlu, hamileliğin özellikle son üç ayında bu sendromun ortaya çıkabildiğini belirtiyor. Kişiler çoğunlukla şikâyetlerini tarif etmekte zorlanır ve bu durumu "yanma, uyuşma, gerilme, karıncalanma, kaşınma, iğne batması" gibi terimlerle ifade etmeye çalışır.

AİLE-SAĞLIK

12-14 yaş öğrencisi olan öğretmenlere 9 tavsiye

13 yaşındaki Ayşe, annesine, "Sen bana karışamazsın, istediğim diziyi izlerim, istediğim şeyi giyerim, istediğim yere giderim, Face'de de istediğim yorumu yaparım, çocuk değilim artık!" diyor.



Ayşe, ön ergenlik dönemini yaşıyor. Bu dönem Ayşe'nin kendini mutsuz hissedebildiği, 'ben kimim?' diye kendini sorguladığı, 'ben de varım üstelik sizden farklı bir bireyim' düşüncesini ispatlamaya çalıştığı yaşlardır. Bağımsızlığın yanında aslında anne ve babasına bağlılığı ve desteklenmeyi de istediği, kararsız ve kaygılı bir dönemdir bu.

12-14 yaş, ön ergenlik dönemi olarak tanımlanır. Somut düşünceden soyut düşünceye geçildiği, çocuğun anne-babasının değerlerini sorguladığı fırtınalı bir süreçtir. Bu dönemde çocuğun ebeveynlerine karşı gelmeleri, çekişmeleri artar. "Ben bireyim, sizden farklı düşüncelere sahip olabilirim" dediği ve bunu anne-babasına yansıttığı, onlarla çatışma yaşadığı, hem bedensel hem de psikolojik açıdan birçok temel değişikliğin oluştuğu bir dönemdir. Daha çok yalnızlık duygusuna kapılırlar, endişelerini ve isteklerini eskisi kadar ebeveynleriyle paylaşmak istemezler.

Çocuk evde gösterdiği bu huzursuz, kararsız durumu okul ortamında da devam ettirir. Bu zorlanmayı okulda öğretmenler de yaşar. Ergen itiraz edebilir, eleştirebilir, sorgulayabilir, hareketli, kararsız, kaygılı davranabilir. Tüm bu süreç, çocuğun verdiği tepkiler aslında onun gelişiminde önemli bir role sahiptir. Birçok anne-babanın çocuklarına ulaşamadıklarını düşündükleri bu dönemde aslında öğretmenler doğru yaklaşımlarla bu ön ergenlerin dünyalarında ebeveynden daha da etkili olabilirler. Çocuklar, öğretmenlerinin arkadaş gibi yaklaşımlarını ve onları anlama gayret ve çabalarını önemser ve yakınlık gösterirler.

12-14 çocuklarıyla ilgilenen öğretmenlerimize yönelik iletişim önerilerimiz şunlar olabilir;

1. BİLİN: Bu dönemin özelliklerini çok iyi bilin.

2. KABUL EDİN: Öğrencilerinizi olduğu gibi kabul edin. Kabul etmek, onların duygularını anlama ve saygı gösterme çabasıdır. Öğrencilerinizin duygu düşüncelerine saygı gösterin. Öğrenciler saygıyla dinlenilmek ve anlaşılmak isterler. Onlarla göz kontağı kurarak konuşun.

3. İZİN VERİN: Kendilerini ifade etmelerine izin verin. Kabul etmek zor olsa da sizden çok farklı düşüncelere ve duygulara sahip olabileceğini unutmayın. Esnek ve anlayışlı olun. Baskıcı olmayın.

4. DİKKAT EDİN: İletişim becerilerinize dikkat edin. Öğrencilerin saygısızlığından yakınan öğretmenler, çoğunlukla olumsuz değerlendirmelerde bulunan öğretmenlerdir. Yargılamayın, eleştirmeyin, ad takmayın, suçlamayın. Öğüt vermeyin, kendinizi anlatmayın, başka öğrencilerle kıyaslama yapmayın.

5. SORUN: Bir sorun yaşadıysanız, sorunu aramaya kendinizden başlayın. 'Ben nasıl bir öğretmenim, iyi bir dinleyici miyim, öğrencilerimi anlayabiliyor muyum?' diye sorun kendinize.

6. SAMİMİ OLUN: Öğrencilerinizle ilişkinizde samimi olun. Soğukkanlı, esprili, yeniliklere açık, öğrenmeyi seven biri olmaya çalışın ve onların ilgi alanlarını öğrenin. Takip ettikleri güncel film ve oyunlardan haberdar olun.

7. DİNLEYİN: İyi bir dinleyici olun. Onları her defasında öğütlere boğmayın. Gençler de tıpkı yetişkinler gibi bazen güvendikleri birisinin onları sadece dinlemesini isterler.

8. KONUŞUN: Öğrencilerinizle net ve tutarlı konuşun. Sabırlı açıklamalarda bulunun. Mantıklı cevaplar verin. Öğretmen olarak duygularınızı, beklentilerinizi, kabul sınırlarınızı dile getirin ve uzlaşma zemini içinde hareket etmeyi amaç edinin. Onların tavsiyelerinize, samimiyetinize ve desteğinize ihtiyaçları var.

9. SEVGİNİZİ GÖSTERİN: Öğrencilerinizi sevin ve onlara sevgiyle bakın. 'Bu çocuk baş belası, bununla uğraşamam' demeyin. Bu şekildeki bir bakışla çocukta ilerleme sağlayamazsınız. 'Bu çocuğa ne verebilirim, nasıl verebilirim, nasıl yaklaşmam gerekir?' diye dertlenin. Öğrencilerinize sevginizi gösterin. Övülmesi gereken durumlarda onları övün. Alternatif yollar denemeye açık olun ve moralinizi yüksek tutun. Ergen çocuklar, kendilerini olduğu gibi kabul eden, seven bakışlar bulamazlarsa öğretmen ve ailelerinden uzaklaşır.

12-14 yaş öğrencisi olan öğretmenlere 9 tavsiye

13 yaşındaki Ayşe, annesine, "Sen bana karışamazsın, istediğim diziyi izlerim, istediğim şeyi giyerim, istediğim yere giderim, Face'de de istediğim yorumu yaparım, çocuk değilim artık!" diyor.



Ayşe, ön ergenlik dönemini yaşıyor. Bu dönem Ayşe'nin kendini mutsuz hissedebildiği, 'ben kimim?' diye kendini sorguladığı, 'ben de varım üstelik sizden farklı bir bireyim' düşüncesini ispatlamaya çalıştığı yaşlardır. Bağımsızlığın yanında aslında anne ve babasına bağlılığı ve desteklenmeyi de istediği, kararsız ve kaygılı bir dönemdir bu.

12-14 yaş, ön ergenlik dönemi olarak tanımlanır. Somut düşünceden soyut düşünceye geçildiği, çocuğun anne-babasının değerlerini sorguladığı fırtınalı bir süreçtir. Bu dönemde çocuğun ebeveynlerine karşı gelmeleri, çekişmeleri artar. "Ben bireyim, sizden farklı düşüncelere sahip olabilirim" dediği ve bunu anne-babasına yansıttığı, onlarla çatışma yaşadığı, hem bedensel hem de psikolojik açıdan birçok temel değişikliğin oluştuğu bir dönemdir. Daha çok yalnızlık duygusuna kapılırlar, endişelerini ve isteklerini eskisi kadar ebeveynleriyle paylaşmak istemezler.

Çocuk evde gösterdiği bu huzursuz, kararsız durumu okul ortamında da devam ettirir. Bu zorlanmayı okulda öğretmenler de yaşar. Ergen itiraz edebilir, eleştirebilir, sorgulayabilir, hareketli, kararsız, kaygılı davranabilir. Tüm bu süreç, çocuğun verdiği tepkiler aslında onun gelişiminde önemli bir role sahiptir. Birçok anne-babanın çocuklarına ulaşamadıklarını düşündükleri bu dönemde aslında öğretmenler doğru yaklaşımlarla bu ön ergenlerin dünyalarında ebeveynden daha da etkili olabilirler. Çocuklar, öğretmenlerinin arkadaş gibi yaklaşımlarını ve onları anlama gayret ve çabalarını önemser ve yakınlık gösterirler.

12-14 çocuklarıyla ilgilenen öğretmenlerimize yönelik iletişim önerilerimiz şunlar olabilir;

1. BİLİN: Bu dönemin özelliklerini çok iyi bilin.

2. KABUL EDİN: Öğrencilerinizi olduğu gibi kabul edin. Kabul etmek, onların duygularını anlama ve saygı gösterme çabasıdır. Öğrencilerinizin duygu düşüncelerine saygı gösterin. Öğrenciler saygıyla dinlenilmek ve anlaşılmak isterler. Onlarla göz kontağı kurarak konuşun.

3. İZİN VERİN: Kendilerini ifade etmelerine izin verin. Kabul etmek zor olsa da sizden çok farklı düşüncelere ve duygulara sahip olabileceğini unutmayın. Esnek ve anlayışlı olun. Baskıcı olmayın.

4. DİKKAT EDİN: İletişim becerilerinize dikkat edin. Öğrencilerin saygısızlığından yakınan öğretmenler, çoğunlukla olumsuz değerlendirmelerde bulunan öğretmenlerdir. Yargılamayın, eleştirmeyin, ad takmayın, suçlamayın. Öğüt vermeyin, kendinizi anlatmayın, başka öğrencilerle kıyaslama yapmayın.

5. SORUN: Bir sorun yaşadıysanız, sorunu aramaya kendinizden başlayın. 'Ben nasıl bir öğretmenim, iyi bir dinleyici miyim, öğrencilerimi anlayabiliyor muyum?' diye sorun kendinize.

6. SAMİMİ OLUN: Öğrencilerinizle ilişkinizde samimi olun. Soğukkanlı, esprili, yeniliklere açık, öğrenmeyi seven biri olmaya çalışın ve onların ilgi alanlarını öğrenin. Takip ettikleri güncel film ve oyunlardan haberdar olun.

7. DİNLEYİN: İyi bir dinleyici olun. Onları her defasında öğütlere boğmayın. Gençler de tıpkı yetişkinler gibi bazen güvendikleri birisinin onları sadece dinlemesini isterler.

8. KONUŞUN: Öğrencilerinizle net ve tutarlı konuşun. Sabırlı açıklamalarda bulunun. Mantıklı cevaplar verin. Öğretmen olarak duygularınızı, beklentilerinizi, kabul sınırlarınızı dile getirin ve uzlaşma zemini içinde hareket etmeyi amaç edinin. Onların tavsiyelerinize, samimiyetinize ve desteğinize ihtiyaçları var.

9. SEVGİNİZİ GÖSTERİN: Öğrencilerinizi sevin ve onlara sevgiyle bakın. 'Bu çocuk baş belası, bununla uğraşamam' demeyin. Bu şekildeki bir bakışla çocukta ilerleme sağlayamazsınız. 'Bu çocuğa ne verebilirim, nasıl verebilirim, nasıl yaklaşmam gerekir?' diye dertlenin. Öğrencilerinize sevginizi gösterin. Övülmesi gereken durumlarda onları övün. Alternatif yollar denemeye açık olun ve moralinizi yüksek tutun. Ergen çocuklar, kendilerini olduğu gibi kabul eden, seven bakışlar bulamazlarsa öğretmen ve ailelerinden uzaklaşır.

Dâüssıla

Dinliyorum ruhumu gurbetten usanmışım,Ben bu 'dâüssıla'ya dayanırım sanmıştım...



Her yeri vatan saymada meğer aldanmışım,

Herkesle hemdem olacağıma inanmıştım...

***

Yok yaşamanın bu diyarda ölümden farkı,

Sisli-dumanlı geçiyor inadına zaman;

Duyulmuyor hiç hayattan dinlediğim şarkı,

Tın tın nabızlarımda ruhumdaki hafakan...

İç murakabe deyip kendimi dinliyorum,

Gördüğüm çerçevede yapayalnız efkârım;

Bir mum macerası; yanıyor ve eriyorum,

Olsaydı aydınlatmak bari yanarken kârım!..

M. Fethullah Gülen

Bıçak sırtında bir mü'min

Bir insanın, ahiret hesabına korkması ve kendi akıbetinden endişe etmesi çok önemlidir.



Çünkü bu endişe, onu Allah'a yönelmeye ve günahlara karşı tavır almaya sevk eder; gelecekte tehlikeli hallere maruz kalmaması için, teyakkuza geçmesini ve uyanık olmasını sağlar. Akıbetinden endişe etmeyen gafillerin halini, Kur'an-ı Kerim şöyle anlatır: "Binasını, Allah'a karşı gelmekten sakınma ve O'nun rızasını kazanma temelleri üzerine kuran kimse mi hayırlıdır; yoksa yapısını, yıkılmak üzere olan bir uçurumun kenarına kurarak onunla beraber Cehennem'e yuvarlanan mı? Allah zalimler gürûhuna hidâyet etmez, onları umduklarına eriştirmez." (Tevbe, 9/109) Bu âyette geçen "cüruf" kelimesi, her an yıkılmaya hazır bir yar demektir. İşte ameline güvenen ve akıbetinden endişe etmeyen insanların imanı -şayet varsa- tıpkı sel sularının dere kenarında biriktirdiği toprak üzerine yapılan ev gibidir ve onun yıkılması an meselesidir.

Hak dostları "hayatta iken havf kapısını ardına kadar açık bırakmak ve ölüm zamanı da recâya yapışmak" gerektiğini söylerler. Mü'minler, Allah'tan, Kıyamet gününün dehşetinden, Cehennem azabından ömür boyu korkmalıdırlar. Fakat bu korku onları pasifliğe, hareketsizliğe, ümitsizlik ve karamsarlığa itmemelidir. Aksine onları, korkunun sebeplerini ortadan kaldıracak tutum ve davranışlara yöneltmelidir.

Aslında Kur'ân-ı Kerîm, gönüllerimize bütün bir hayat boyu âkıbet-endiş olma duygusunu aşılar ve ayaklarımızı her zaman yere sağlam basmamızı hatırlatır. Cenâb-ı Hak, bizim için çok defa havfı bir kamçı olarak kullanır. Nasıl, annesi tarafından azarlanan çocuk yine onun şefkatli kucağına koşuyorsa; korku ve endişeler de bizi İlâhî rahmetin enginliklerine yöneltir ve Allah'a sığınma duygularımızı tetikler. Ayrıca, sadece Cenâb-ı Hak'tan korkup yalnızca ahiretinden endişe eden bir vicdan, başkalarından korkma ve dünyevî endişelerle titreme belasından da kurtulmuş olur. "Eğer gerçek mü'minler iseniz, onlardan korkmayın, Benden korkun!" (Âl-i İmrân, 3/175) mealindeki ayet-i kerime de, insan mahiyetindeki korku hissinin sağa-sola dağıtılmamasını ve dağınıklığa düşülmemesini vurgular.

Dahası, korku ve ahiret endişesinin derecesi imanın derecesini de gösterir. Hakiki mü'minler hayır ve hasenât adına koşar durur, daima salih amellerde bulunurlar ama amellerinin kabul olup olmadığı hususunda da sürekli endişe yaşar; yapıp ettiklerine asla güvenmezler. Şu kadar var ki, bu endişe onları ye'se atmaz, bilakis, daha çok gayret göstermeye, hayır ardında daha fazla koşturmaya sevk eder.

İman hem nurdur hem kuvvettir

Biz, Cenâb-ı Hakk'ı tanımamız, O'nu tasdik etmemiz ve imanımız sayesinde, bu dünyayı bir zikirhâne, bir eğitim alanı ve bir imtihan meydanı gibi görürüz.



İrademizin yetersiz kaldığı noktada, Allah Teâlâ'nın sonsuz iradesine dayanır; üstesinden gelemeyeceğimiz konularda O'nun kudretine itimat ederiz. Dolayısıyla, kendi acizliğimize rağmen Hakk'ın kudretiyle güçlü olur; fakr u zaruret içinde bulunduğumuz anlarda bile O'nun servetiyle zenginleşiriz. Şu dünyadaki bütün doğumları askerlik vazifesine başlama, ölümleri de askerlikten terhis olma sayarız. Bundan dolayı da bizim nazarımızda kâinattaki herkes ve her şey birer vazifeli memurdur ve her ses birer zikir, tesbih ve şükür nağmesidir.

Eserlerinde sürekli bu hakikati ifade eden Hazreti Üstad, "İman hem nurdur, hem kuvvettir. Hakikî imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre, hâdisâtın tazyikâtından kurtulabilir." der. Evet, kâinata iman nuruyla baktığımız sürece, bizim nazarımızda dünya karanlık değildir. Varlık ve eşyanın ifade ettiği manalar açıktır. Mahlukatın çehresindeki her şeyi çok rahatlıkla okuyabilir; kendi varlığımızın ifade ettiği hakikatleri kolayca anlayabiliriz. Dünyanın ve insanlığın akıbeti mevzuunda da inanç ve kanaatlerimiz nettir; ebedî yokluk olmadığını; Cennet ya da Cehennem'le noktalanan bir yolculukta bulunduğumuzu; Cennet ve Cehennem'in de, belli ölçüde ve şart-ı âdi planında insanların iradelerine bağlandığını; iradesinin hakkını verenlerin –Allah'ın inayetiyle– Cennet'e, hevâ ve heveslerine yenilenlerin de –adl-i ilahîyle– Cehennem'e sevk edileceğini söyleyebiliriz. Sahabe efendilerimizden Hârise b. Mâlik el-Ensârî'nin "Şimdi Rabb'imin arşını ayan-beyan görür gibiyim. Sanki şu an Cennet ehlinin birbiriyle ziyaretleşmelerini görmekteyim. Âdetâ Cehennemliklerin çığlıklarını duyuyorum." dediği gibi diyemesek de; Cehennem'dekilerin gulgulelerini (bağrışıp çağrışma, velvele) ve Cennet ehlinin şevk ü târab içinde neşeli seslerini duyamasak da, bunların bir hakikat olduğuna biz de inanıyoruz. Belki bazen kendimizi az sıksak Cehennem'in velvelesini duyacak gibi oluyor; bir yarım adım daha atsak Cennet koridoruna gireceğimiz hissine kapılıyoruz; yani, Cennet ve Cehennem'i çok yakınımızda biliyor ve varlıklarına kat'i iman ediyoruz. Belli ölçüde bütün varlığın mâhiyetini okuyor ve her şeyin O'na delalet ettiğini görüyoruz. Bu da, içinde bulunduğumuz anı nurlandırdığı gibi gelecek adına da ufkumuzu aydınlatıyor; hiçbir şey bizim için müphem ve muğlâk kalmıyor.

Ayrıca, O'nun gönderdiği rehberler sayesinde vazife ve sorumluluklarımız da artık bâriz ve beyyin; onlar da bir aydınlık içinde. Namaz kıldığımız zaman ne yaptığımızı biliyoruz. Onu mü'minin miracı, kalblerin nuru ve sefine-i dinin dümeni olarak görüyoruz. Onunla Allah'a yaklaştığımıza ve başımızı yere koyduğumuz an O'na en yakın hâle geldiğimize inanıyoruz. Oruç tuttuğumuz zaman, "Oruç Benim içindir; sevabını da bizzat Ben veririm" vaad-i sübhânîsiyle ümitleniyor; sevabını sadece Allah'tan bekliyor ve mükafâtını alacağımız hususunda da asla şüpheye düşmüyoruz. Hacca giderken, yeniden bir doğuş ve diriliş yaşama, günahların ağırlığını Arafat'ta döküp yüklerden kurtularak geri dönme duygularıyla dopdolu olarak yola koyuluyor ve Rahman'ın misafirlerinin mutlaka misafirperverlik göreceklerine itimad ediyoruz. İşte bütün bu inanç, ümit ve uhrevî beklentiler, hem sorumluluklarımız, hem mesuliyetlerimiz ve hem de umduğumuz mükafâtlar adına bize gayet açık, oldukça net ve çok güzel manalar fısıldıyor. Bunlar sayesinde, Bediüzzaman Hazretleri'nin ifade ettiği, "İman bir mânevî tûbâ-i Cennet çekirdeğini taşıyor. Küfür ise mânevî bir zakkum-u Cehennem tohumunu saklıyor." hakikatini vicdanlarımızda duyuyoruz. O tûbâ-i Cennet çekirdeği sayesindedir ki, gam ve keder sâikleriyle kuşatıldığımız zamanlarda bile hep huzur içindeyiz ve asla ne devamlı gam çekiyor ne de kederin süreklisini biliyoruz. Bazı anlarda gam ve keder tatsak bile, hemen Allah'ı zikrediyor, O'nun güç ve kuvvetine dayanıyor, İlahî merhamete sığınıyoruz. Böylece sıkıntıların arka yüzündeki uhrevî güzellikleri görerek elemleri lezzetlere çeviriyor ve korku, endişe, gam ve kederleri "hüzn-ü mukaddes" renkleriyle beziyoruz.

Mukaddes Hüzün

Tabiî ki, inanan bir insan da bazı korkular yaşayabilir, bazen bir kısım endişelerin ağına düşebilir. Fakat onun korku ve endişeleri dünyevîlikten çok uzaktır ve mukaddes bir hüzün çerçevesindedir. Çünkü o korku ve endişelerin arkasında, mücerred, kuru bir imana güvenmeme duygusu ve imanı daha sağlam bir teminat altına alma ihtiyacı vardır. İnsanın kendi ameline güvenmemesi, imanını koruma altına almak için emin yollar araması ve her an düşebileceği endişesiyle Cenâb-ı Hakk'ın rahmetine iltica etmesi de yine imandan kaynaklanan bir hâldir. Eğer iman etmişseniz, mutlaka Cennet'i ümit edecek ve Cemâlullah arzusuyla öteleri gözleyeceksiniz. Aynı zamanda, "Allah korusun, attığımız yanlış bir adımdan ötürü ya Cennet kapısından geriye dönersek ne olur bizim halimiz? Müslüman doğduk, Müslüman yaşadık; fakat, hafizanallah, ya devrilir gider ve hayatın sonunda bir çukura yuvarlanırsak ne yaparız?" şeklinde endişeler de duyacaksınız. İşte, ahiret hesabına böyle bir korku ve endişe içinde olma da imanın gereğidir. Bir insan, burada kendini rahat hissediyor, "Buldum, erdim, kurtuldum" diyorsa, onun akıbetinden endişe edilir. Fakat, ebedî hayat adına hâlinden endişe duyuyor, ahiret korkularını burada yaşıyorsa, ötede endişelerden âzâde hâle gelir.


1- Biz, Cenâb-ı Hakk'a imanımız sayesinde, irademizin yetersiz kaldığı noktalarda, Allah Teâlâ'nın sonsuz iradesine dayanır; O'nun yüce kudretine itimat ederiz.

2- Kâinata iman nuruyla baktığımız sürece, bizim nazarımızda dünya, karanlık ve vahşetle dolu bir yer değildir. Varlık ve eşyanın ifade ettiği manalar apaçıktır.

3- İnanan bir insan da bazı korkular yaşayabilir. Fakat onun korku ve endişeleri dünyevîlikten değil uhrevilikten doğar ve mukaddes bir hüzün çerçevesindedir.