6 Eylül 2011 Salı

Yirmi iki kalem Trabzon'u yazdı

Heyamola Yayınları, kentlerin kimliğini edebiyatçılar aracılığıyla ortaya çıkarmak için başlattığı seriye İstanbul ve İzmir'in ardından Trabzon'u ekledi. Trabzon'da doğup büyüyen ya da bir şekilde yolu buradan geçmiş 22 şair ve yazar; tanıdıkları, sevdikleri, küstükleri ya da kaçtıkları Trabzon'u anlatıyor kitaplarında.Deli fişek bir şehir nasıl olur da bunca zarif ve nazik sözcükle ifade edilebilir? Üniversite yılları Trabzon'da geçen Ercan Yılmaz, "Cemal Süreya yaşasaydı da görseydi aşkların bakımının nasıl yapıldığını Ganita'da" diye yazmış mesela. Ganita, Trabzon deyince ilk akla gelen, şehrin uç taraflarında, sırtı Trabzon Kalesi'ne yaslı bir yer. Güneşin batışını izlemek için herkesin gittiği bir mekân. Güzel hisar, kale kapısı anlamına geliyor. Bütün lise öğrencileri dünya klasiklerini bu mekânda okurmuş. Trabzon'un yetiştirdiği ne kadar şair, ressam, karikatürist varsa hepsinin yolu buradan geçmiş... Eğer Ganita'da bir şiir akşamı yapılacaksa okunması gereken şiirleri de listelemiş yazar: İlhan Berk'ten Akşama Doğru, Ahmet Haşim'den Bir Günün Sonunda, Hilmi Yavuz'dan Akşam ve Yazmak, Necip Fazıl'dan Akşam ve Behçet Necatigil'den Akşam şiiri. Ne menem bir yerse burası! Ercan Yılmaz'ın yazdığı, "Ganita, Akşama Doğruyum Ben" kitabını okuyunca kalkıp gidesiniz geliyor.

Heyamola Yayınları, kentlerin kimliğini edebiyatçılar aracılığıyla ortaya çıkarmak için 2010 yılında bir kitap projesi başlatmıştı. Önce 80 yazar, kültür başkenti İstanbul'un 80 semtini yazdı. Sonra 41 kalem sahibi "İzmirim" dedi. Kısa bir süre önce ise "Trabzon'dur Yolumuz" üst başlığı ile Trabzon'a dair 22 kitap çıktı. Bu şehirde doğup büyüyen ya da bir şekilde yolu buradan geçmiş yazarlar; tanıdıkları, sevdikleri, küstükleri ya da kaçtıkları Trabzon'u anlatmış kitaplarında.

Trabzon'da bir mahalleden bahsedeceksek eğer, telkarici Celal Efendi, dokumacı Emine, fanilacı Ayşe, hastalık hastası Sacit Amca ve mahallenin Adile Naşit'i Vesile Teyze'nin geçip gittiği Hacıkasım en doğru adres. Çiğdem Sezer, "Taş Beşiğim Hacıkasım" kitabında, doğup büyüdüğü mahalleye yıllar sonra tekrar gitmiş ve aklında kalanlarla yeni gördüklerini harmanlamış. Mahallesiyle ilgili hiçbir yazılı belge bulamadığı için eski insanların belleklerini yoklayıp her şeyi kayıt altına almış. İlk önce Aldıkaçtı Yokuşu sokağının adının nereden geldiğinin peşine düşmüş. Sakinlerden Perukan teyze ayaküstü bir çırpıda anlatıveriyor: Kayınpederi Ali Efendi, Osmanlı'da askermiş de, baskın düzenlermiş düşman karargâhına da, alıp kaçırırmış askerlerimizi düşmanların elinden de... Bir gün paşası demiş ki, "Senin namın Aldıkaçtı olsun..."

TRABZON'UN TANINMIŞ SİMALARI

Böyle bir projede ister istemez Trabzonlu edebiyatçı Nazan Bekiroğlu'nun olmaması dikkat çekiyor. Yayınevinin sahibi Ömer Asan, "Nazan Hanım, yoğunluğundan dolayı katkıda bulunamayacağını söyledi." diyor. Ama yazarın çocukluğunun geçtiği Sotka Mahallesi'nde babasıyla çekildiği bir fotoğrafa Ayşe Sevim'in yazdığı "Trabzon'un Denizden Koparılan Kalbi Sotka" adlı kitapta ilk kez yer veriliyor. Sotka, Trabzon'un en eğlenceli kıyı mahalleleri arasında. Şimdi o sahilden eser yok, yol geçiyor. Bekiroğlu'nun büyüdüğü, bugün yıkılıp yerine apartman yapılan evleri Kuloğlu Sokak ile Hallaçoğlu Sokağı'nın köşesinde bulunuyormuş. Babası Sabri Bey gibi amcası, eski belediye başkanlarından Ahmet Rasim Karanis de ölene değin Sotka'da yaşamış. Trabzonspor Teknik Direktörü Şenol Güneş de bu mahalleden. Ayşe Sevim, kitabı yazma aşamasında Şenol Güneş ve arkadaşı eski Trabzon Belediye Başkanı Volkan Canikoğlu ile görüşerek anılarını kitabına eklemiş.

"Trabzondur Yolumuz" dizisinin tek sorunu, kitapların arka kapak yazılarının hepsinin aynı olması. Önsözden alıntılanan yazının Hacıkasımlı Devlet Bakanı Faruk Nafiz Özak'ın yazmasının etkisi büyük elbette ama bu en çok Ganita kitabına haksızlık. Bir kitapseverin yorumu dikkate değer: "Arka kapak okumayı sevenlere büyük ayıp."


'Trabzon'dur Yolumuz'

Trabzon'un 22 semt veya mahallesini, yolu bir şekilde bu şehirden geçmiş isimler kaleme aldı. İşte o isimler ve kitapları: Adnan Taç: Bir Kalekapı'm Vardı, Ahmet Özer: Trabzon'un Kalbi Meydan, Ayşe Sevim: Trabzon'un Denizden Koparılan Kalbi Sotka, Bekir Gerçek: Başkentin Baş Mahallesi Ortahisar, Çiğdem Sezer: Taş Beşiğim Hacıkasım, Ercan Yılmaz: Ganita "Akşama Doğruyum Ben", Ertuğrul Aydın: Trabzon'un B Kapısı Kalkınma, Esma Âlâ: Kavakmeydan "Gözü, Gözümdü", Hasan Kantarcı: Babamın Veresiye Defteri Moloz, Hayrettin Orhanoğlu: Sessizliğin Karanlığında Kemeraltı, İlkay Somel: Çömlekçi'ye Kar Yağıyordu, Kadri Özcan: Arafilboyu Çağlayan Merdivenler, Kudret Emiroğlu: Okludere, Mehmet Ongan: Bela Vista Soğuksu, Murat Başman: Kendi Odağında Bir Uzunsokak, Murat Ergin: İçimdeki Mavi Beyaz Faroz, Mustafa Reşat Sümerkan: Trabzon'un Yaşlı Bakkalı Mumhaneönü, Öner Ciravoğlu: Aziz Eugenios'un Rüyası Yenicuma, Serkan Türk: Güneşli Bayir Erdoğdu, Şengül Öymen Gür: Gazipaşa'nın Yerlisi Olmak, Tayfun Pirselimoğlu: Mithra ve Bıldırcınlar Boztepe, Yaşar Bedri Özdemir: Ayasofya Mahrem, Kemik Falı ve Lacivert
"Edebiyatçıların bakışı çok yönlüdür gönül gözüyle bakarlar şehirlere"

Ömer Asan (Heyamola Yayınları Yayın Yönetmeni): "Türkiye, kentsel dönüşüm projelerine sahne olmaktadır. Bu dönüşüm projeleri kentleri neredeyse yüzlerce yıllık kent tarihinden koparmakta, halkın sosyal ve kültürel bağlarını yok etmektedir. Buradan yola çıkarak, tarihi derinliği olan kentleri ve semtlerini yazılı kayıt altına alma fikri oluştu. Trabzon'da yaşayan edebiyatçıların, bulundukları semtleri; kendi yaşam deneyimlerinden yola çıkarak yazmalarını istedik. Bir kentin tarihini, coğrafyasını, toplumsal hayatını, geçirdiği değişimleri, insan tiplerini, yollarını, aşklarını, gecesini gündüzünü, folklorunu herkes kendince görür. Bir tarihçi, coğrafyacı, toplumbilimci, turizmci kendi bilgi alanıyla sınırlı bir bakışla yaklaşır bütün bunlara. Edebiyatçının bakışı ise çok yönlüdür. Edebiyatçı, çevresine gönül gözüyle de bakar."

Sözün Özü

Salât u selâm, Allah Resûlü (sas) hakkında Cenâb-ı Hakk'a yapılan bir duadır.İnsanlığın İftihar Tablosu da; 'Yanında adım anıldığı hâlde bana salât u selâmda bulunmayanın burnu yerde sürtülsün.' ifadeleriyle bu konuda bizzat kendisi tahşidatta bulunmuştur. Salât u selâm getirirken, bir taraftan nâm-ı celîl-i Muhammedîyi yâd etmek, beri taraftan da, bir İmam-ı Rabbânî, bir Üstad Bediüzzaman edasıyla, her zaman değişik tazimat ve tekrimâtla hislerimizi ifade etmek ve böylece O Zât'ı içimizde daima taze tutmak ise, O'na karşı ayrı bir vefa borcudur

Haftanın Duası

Ulu dergâhına teveccüh eden gönülleri asla mahzun bırakmayan, semalara doğru açılan elleri hiçbir zaman boş çevirmeyen âlemlerin Rabbi Allah'a sonsuz hamd ü sena; O'nun mustafa, mücteba ve murtaza kulu Hazreti Muhammed'e, âline ve ashabına salât ü selam ediyor, bir kez daha rahmeti sonsuz Mevla'mıza yöneliyoruz: Allahım!Bahtına düştük, ne olur, Doğu ile Batı'yı birbirinden uzak tuttuğun gibi, inadı, lüzumsuz yere ısrarı ve arzularına uymak suretiyle İblis ve avenesine benzemeyi de bizden fersah fersah uzak kıl. Amin...

Azap

Bağ bozuk, bağban yaslı, güllere hazan azap;
Yaz günü yaprakları solduran hicran azap.
Düşmanlar düşman tamam, ona bir şey diyemem;

Can azap, cânan azap, her günkü yâran azap.

Yıllar var yollardayız, mesafeler amansız,

Yol âsi, hedef uzak, bel veren zaman azap.

Yakmak için tek bir mum çekilenler besbelli,

Söndürüyor rüzgârlar, savrulan harman azap.

Muzdarip bütün toplum, ilacı bunun iman,

İmana aç rûhlara başka bir derman azap.

Sarsılmış başta akıl, bakış bulanık hepten,

Bir acı imtihan bu, bize imtihan azap.

Himmete muhtaç herkes, kupkuru dağ ve bayır,

Çöllere dönmüş arza boşalan bârân azap.

İnsanlara el açmak, hep gîran geldi bize,

Mihrabı Hak olana bu türden gîran azap.

Tatmadık hiç kimseden minnet kokan bir ihsan,

Vicdanı hür olana minnetli ihsan azap.

M. Fethullah Gülen

İfratlar-tefritler arasında kadının yeri

İslam'a göre kadının dünyadaki rolü sadece evinin işleriyle meşgul olmak ve çocuk büyütüp yetiştirmekle sınırlı değildir.Aslında o, fıtratına ters düşmemesi ve dini hassasiyetleri gözetmesi kaydıyla, toplumun hemen her alanında kendi üzerine yüklenen vazifeleri yapmakla ve içtimaî hayatta erkeğin elinin yetişmediği yerlere uzanıp oradaki eksiklikleri tamamlamakla mesuldür. Fakat maalesef, bu gerçek zamanla Müslümanlar arasında dahi göz ardı edilmiş ve kaba bir anlayış, hoyrat bir düşünce kadın ve erkeğin birbirine yardımcı olmalarına dayalı bu sistemi bozmuştur. Onun bozulmasıyla da hem aile düzeni hem de içtimaî nizam bozulmuştur.

Fakat bu husustaki düşünce kaymalarının ve inhirafların müsebbibi -hâşâ- Din-i mübin değildir; hata, onu yanlış yorumlayıp yanlış uygulayanlara aittir. Tatbikattaki bu hataların da mutlaka düzeltilmesi lazımdır. Ne var ki, bu mevzudaki yanlışlıklar düzeltilirken mesele feministlerin arzu ettiği şekilde ele alınırsa, bu defa yine denge bozulacak ve ifratları tefritler takip edecektir. Mesela; kadını sadece çocuk yapan bir obje kabul etmek ve onu bir çocuk fabrikası gibi görmek ne kadar çirkinse ve ona karşı saygısızlıksa, kadının tenasüle baş kaldırması ve bir makine olmadığını göstermek için çocuk edinmekten kaçınması da o kadar fıtrata terstir ve yakışıksızdır. Evet, kadın, bulaşık bir kap olmadığı gibi, yeri de sadece bulaşık kapların bulunduğu mutfak değildir; fakat yemek, çamaşır, bulaşık, temizlik gibi ev işleriyle hiç alâkasının bulunmadığını iddia eden ve yuvayı bir aşhaneye, bir yatakhaneye çeviren kadın da çocuklarına iyi bir anne, iyi bir muallim ve iyi bir mürşide olmaktan çok uzaktır.

Diğer taraftan, kadını maden ocaklarındaki gibi çok ağır şartlar altında çalıştırmak da zulümdür. Sırf erkeğe eşit olduğu iddiasıyla, kadının, yaz günü sıcakta tırpan sallama, tırmık çekme, dövenlerin üzerinde iş görme, ya da sınırda terörist gözetleme, eşkıyayı takip için mağaralarda yatıp kalkma gibi ağır mesuliyetler altına itilmesi insan tabiatına terstir, zalimane bir işkencedir; kadınlığının hususiyetlerini görmezlikten gelme ve fıtratın kanunlarıyla çatışma demektir.

Bu itibarla, İslam'a göre, kadını eve hapseden ve onu içtimaî hayattan bütün bütün uzaklaştıran anlayış kat'iyen doğru değildir; kadın, fizyolojisi ve psikolojisi nazara alınmak kaydıyla, herhangi bir işte çalışabilir. Fakat hem kadın hem de erkek hayatın bir paylaşımdan ve iş bölümünden ibaret olduğunu bilmeli ve her biri kendi fıtratına uygun işleri yaparak diğerine yardımcı olmalıdır.

Kadın en muallâ mevkii İslam'la kazandı

Kadın hakları konusunda söz söyleyebilecek yegâne din İslam'dır. Çünkü gerek Kur'an-ı Kerim'e, gerek Peygamber Efendimizin tatbikatına, gerekse İslam tarihine baktığımızda, fertlerin hatalarından kaynaklanan birtakım suiistimaller dışında, kadının en muallâ mevkii Müslüman toplumlarda kazandığı görülür.Evet, İslam'da kadının diğer sistemlerde asla rastlanamayacak eşsiz bir konumu vardır. Günümüzün en modern sayılan toplumları bile, bu konuda onunla boy ölçüşemeyecek kadar geridir.

Günümüz toplumlarında kadın, belli bir özgürlüğe sahip ise de, bu, daha çok cismanî arzuları tatmin özgürlüğüdür ki, böyle bir özgürlük, gerçek insan fıtratının ve selim aklın kabul edebileceği ve herhangi bir semavî dinin makbul sayacağı bir özgürlük değildir. Son asırlarda, hassaten devletlerarası kanlı savaşların getirdiği geçim zorlukları ve ekonomik ihtiyaçların baskısı kadını iş dünyasına ve sokağa çıkmaya zorlamıştır. Bu çıkışın akabinde, kadın kendi iaşesini temin etmeye başlamış ve fert planında bir ölçüde iktisadî hürriyet elde etmiştir; fakat pek çok yerde, onun bilhassa fizikî cazibesinden faydalanmak isteyen birtakım sermaye çevreleri için istismar mevzuu bir alet haline düşmekten de kurtulamamıştır. Maalesef, kadın özellikle Batılı toplumlarda piyasaya, pazara, eşyanın malî değerine katkıda bulunduğu ve erkeklerin nefsanî arzularına hizmet ettiği nispette, dolayısıyla hayatının sadece bir anında surî ve sunî bir sevgi bulabilmiştir; ne var ki, içtimaî hayatta kerime, bacı, eş, anne ve nine olarak gördüğü ve yerini başka hiçbir şeyin dolduramayacağı muhabbet ve hürmeti büyük ölçüde kaybetmiştir. Zamanla o, bu defa da hürriyet kılıfı altında modern tekniklerle (!) sömürüldükçe sömürülmüş, çoğu insanî haklarından mahrum edilmiş ve karanlık çağlardakine denk bir istismarın kurbanı haline gelmiştir.

Aldatan Havva imajı ve ilk günahın vebalinin kadına yüklenmesi, Batılı toplumlarda, asırlar boyu kadın hakkında çok olumsuz yorumlara sebebiyet vermiştir. Bu çarpık anlayıştan dolayı, kadın güvenilmez, doğrudan muhatap kabul edilmez, ikinci sınıf bir varlık konumuna itilmiş; âdet hali, hamilelik ve çocuk doğurma, onun ebedî suçuna bir ceza olarak telâkki edilmiştir. Oysa İslam'ın kadına bakışı, erkeğe bakışından hiç farklı değildir. Kur'an'ın ifade ettiği yaratılış keyfiyeti, önce Hazreti Âdem'in, daha sonra da ondan, onun mayasından eşinin yaratılması şeklindedir. Kur'an'ın tasviri, kadın-erkek ayrımı yapılmadan her ikisinin de insan olduğunu hatırlatmaya ve bu iki varlığın birbirini tamamlayıcı önemli birer fenomen olduklarını nazara vermeye matuftur. İslam'a göre, kadın ve erkek arasında bir kısım farklılıklar bulunsa da, bunlar pek çok maslahat için planlanmış özel bir dizaynın neticesidir; fakat aralarında ontolojik bir farklılık kat'iyen söz konusu değildir.

İki Ceset Bir Ruh

Allah kadını başka değil, erkeğe eş olarak yaratmıştır; bu itibarla, o onsuz olamaz, o da onsuz olamaz. Alvar İmamı'nın ifadesiyle, Hazreti Âdem Cennet'te de bulunsa Havva'sız olduğu dönemlerde hicran içinde yaşamıştır; şayet başta Havva yaratılsaydı, bu defa da o, Adem'sizliğin hicranını yaşayacaktı. Çünkü, yaratılış itibarıyla, Âdem Havva'sız, Havva da Âdem'siz olamazdı. Onlar, iki ceset, bir ruh gibiydiler ve bir hakikatin ayrı ayrı iki yüzünü temsil ediyorlardı.

Evet, nasıl ki, pozitif negatife, elektron protona, gece gündüze, yaz kışa, yeryüzü gökyüzüne muhtaçtır; aynı şekilde erkek kadına, kadın da erkeğe muhtaç olarak halk edilmiştir. Nitekim Resûl-i Ekrem (sallallahu aleyhi vesellem) bu gerçeği şöyle dile getirmiştir: "Kadınlar erkeklerin yarısıdır." Bu itibarla, insan olma yönüyle kadın ve erkek eşit yarımlardır; fakat hiçbir zaman biri diğerinin aynı değildir. Bunların fıtratlarında, fizikî donanımlarında, ruh dünyalarında ve psikolojik yapılarında bir kısım farklılıklar mevcuttur; ama ne erkek kadının biyolojik olarak daha olgunlaşmış bir şeklidir, ne de kadın erkeğin az gelişmiş bir tipidir. İkisi de müstakil birer insandır ve bunlar birbirine muhtaçtır.

Bu müstakim anlayışa uygun olarak, Devr-i Risalet Penâhî'de, kadın hak ettiği yüksek mevkiye yükseltilmiş, ona tabiatına uygun işler tevdi edilmiş ve onun toplum içindeki hayatî konumu yeniden ortaya çıkartılmıştır. Hem de bu büyük inkılâp, dünyanın vahşet içinde yüzdüğü ve kadının insan olup olmadığının, ruhu bulunup bulunmadığının tartışıldığı karanlık bir dönemde yapılmıştır. Bununla beraber, kadınlar erkeklerin mesul sayıldığı bazı mükellefiyetlerden sorumlu tutulmamışlardır. Onların, bir kısım mükellefiyetlerden muaf olmaları da, kadınların eksik görülmesinden ve onlara bazı nakîseler isnad edilmesinden kaynaklanmamıştır. Aksine, taife-i nisanın erkeklerin sorumlu olduğu kimi mükellefiyetlerden mesul tutulmamaları rahmet-i ilahiyenin neticesi ve onlara merhametin ifadesidir. Bu rahmet tecellisi de şu temel espriye dayanmaktadır: Kadın, erkeğe kıyasla daha çok şefkatli ve pek merhametlidir. Ondaki engin şefkate bir iltifat olarak, yegâne merhamet sahibi Rahman ü Rahîm, ilahî rahmetinin bir tecellisine daha kadını mazhar kılmış ve onun bazı mükellefiyetlerini kaldırmıştır.

1- Gerek Kur'an-ı Kerim'e, gerek Peygamber Efendimiz'in tatbikatına, gerekse İslam tarihine baktığımızda, kadının en muallâ mevkii Müslüman toplumlarda kazandığı görülür.

2- Günümüz toplumlarında kadın, belli bir özgürlüğe sahip ise de, bu, daha çok cismanî arzuları tatmin özgürlüğüdür ki, makbul sayılacak bir özgürlük değildir.

3- Kadınların bir kısım mükellefiyetlerden muaf olmaları, onların eksik görülmesinden kaynaklanmamıştır. Aksine, bu durum onlara rahmet-i ilahiyenin bir neticesidir.

Hastalar artık kâğıt çizelge yerine tabletten takip ediliyor

Hızla gelişen teknolojiyi artık devlet kurumları da yakından takip ediyor. Adana Dr. Aşkım Tüfekçi Devlet Hastanesi, hastaların takibini kâğıt dosyalarla değil tablet bilgisayarlarla yapıyor.Günlük hasta vizitelerinde kucak kucak dosya taşıma devrini kapatan hastanede hastaların tedavi seyri, röntgen ve diğer filmler ile birlikte tahlil sonuçlarının tamamı tabletle takip ediliyor. Doktorlar bu sayede hastaların bütün bilgilerini görebiliyor. Tablet bilgisayar sayesinde hemşirelerin hata yapma ihtimalinin en aza indiğini aktaran Devlet Hastanesi Başhekimi Op. Dr. Musa İnal, röntgen ve tomografi filmlerinin solüsyonlarının içinde gümüş gibi ağır metaller bulunduğunu belirterek, "Hastanemizde görüntüleme ve arşivleme sistemi kurduk. Filmler, çekildiği an hekimin önüne düşüyor. Hastanın film taşımasına gerek yok. Hekim hastanın daha önceki filmlerine bakarak daha iyi değerlendirme yapabilme imkânına sahip olacak. Hedefimiz kâğıtsız ve filmsiz bir hastane olmak." diyor. Sistem sayesinde yıllık 500 bin lira tasarruf sağlanması hedefleniyor.