1 Eylül 2011 Perşembe
Ödevleri veli değil öğrenci yapmalı
Milli Eğitim Bakanlığı, ilköğretim öğrencilerine verilen proje ve performans ödevlerinin veliler tarafından yapılmasından rahatsız.Talim ve Terbiye Kurulu Başkanı Merdan Tufan, öğretmenlerin, projelerin öğrencinin kendi eserleri olmasını telkin etmeleri gerektiğini söyledi. Bu konuda okullara birkaç kez genelge gönderdiklerini ve ödevlerin nasıl hazırlanması gerektiğini ayrıntılı olarak anlattıklarını ifade eden Tufan, öğretmenlere şunu tavsiye etti: "Öğretmenin öğrenciye 'kimseden yardım almadan yap' demesi lazım. Ortaya konulan ödev, ne kadar kötü olursa olsun, öğrencinin kendi emeği olmalı. Öğretmen öğrenciye şunu diyebilmeli: 'Bu ödevi sen yapsaydın bazı hatalar olurdu. Hatalarına rağmen ben sana tam not verirdim. Ben senin anneni babanı değil, seni yetiştirmek istiyorum." ANKARA AA
Tok kalmanın sırrı, çavdar yemekte
Çavdar kaynaklı yüksek-lifli bir kahvaltı yapmak, doygunluk hissini artırıyor.İsveç'te yapılan bir araştırmaya göre, çavdar ağırlıklı kahvaltı, buğday ağırlıklı bir kahvaltıdan daha uzun süreli olarak açlığı bastırıyor. Okan Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hikmet Boyacıoğlu, Avrupa'da erkeklerde yüzde 27'den, kadınlarda yüzde 38'den yüksek oranlarda görülen obeziteye karşı mücadelede doygunluğun ana hedef olarak görüldüğünü belirtti. Boyacıoğlu, İsveçli bilim adamlarının, uzun süren araştırmalarıyla buldukları çavdarın doygunluk hissini artırmasının, obezitenin önlenmesi açısından büyük önem taşıdığını kaydetti. BURSA AA
Kuraklığa çözüm: Lazerle yağmur yağdırmak
Bilim adamlarının birkaç yıldır üzerinde çalıştıkları 'lazer ışınıyla yağmuryağdırma' tekniği kurak bölgeleri yağmura kavuşturacak.İsviçre'deki Cenevre Üniversitesi'nden fizikçi Jerome Kasparian'ın önderliğindeki araştırma ekibi, lazerle nemi kontrol edebilen bir teknik geliştirdi. Cenevre'deki Rhone Nehri bölgesinde kızılötesi lazerlerle deneyler yapan ekip, değişik sıcaklıklarda, farklı nem oranlarında ve çeşitli atmosferik durumlarda, ışınların mikron (milimetrenin binde biri) boyutunda su damlacıkları oluşturduğunu keşfetti. Lazer, yüzde 70 oranında nem oluşturabilirken, gerçek bir yağmur yağması için gerekli yüzde 100 oranına henüz ulaşabilmiş değil. Halen gerçek bir yağmur yağdırmayı başaramayan bilim adamları, önümüzdeki birkaç yıl içerisinde tekniğin zayıf yönlerini geliştirip lazerle gerçek bir yağmur elde edeceklerini belirtiyor. GÖKHAN ÖZTÜRK, İSTANBUL
Yetersiz uyku, yüksek tansiyon habercisi
Hypertension isimli dergide yayımlanan araştırma sonuçlarına göre, az uyuyanların yüksek kan basıncına sahip olma ihtimali normal miktarda uyuyanlara göre yüzde 83 daha yüksek.65 yaş üzerindeki 784 erkek üzerinde yapılan araştırmada uykularının yüzde 4'ünü derin uykuda geçiren denekler, uykularının yüzde 17'sini derin uykuda geçirenlere oranla 1,83 oranında daha yüksek tansiyona sahip oldular.
Bayramlar, dayanışma ve sevinç demektir
Peygamber Efendimiz (sas), "Arefe günü, kurban günü ve "teşrik" günleri biz Müslümanların bayramıdır. Bugünler, yeme içme günleridir." buyurur. Allah Resulü, bayram sabahı güzel elbiseler giyinip mescide giderdi. Bayram namazına kadınlar ve çocuklar da iştirak ederdi. Nebi (sas), bayramı sevinç günleri ilan etmişti.
Toplum ve fert düzeyinde meşrû ölçüler çerçevesinde eğlenmenin bir ihtiyaç olduğuna inanan Hz. Peygamber (sas), Medine'ye hicret ettikten sonra Medinelilerin yılda iki bayram kutladıklarını görüp "Yüce Allah, size o iki bayram günlerine bedel olarak daha hayırlı iki bayram günleri ihsan buyurmuştur." (Ebu Davud, "Salât", 245; Nesâî, "İdeyn", 1) diye müjdelemiş, o günlerin Ramazan Bayramı ile Kurban Bayramı günleri olduğunu haber vermiştir. Müslümanlar, bugünlerde birbirlerini ziyaret eder, bayramlaşır, yer, içer ve meşrû bir şekilde eğlenerek günlerini neşe ile geçirmeye çalışırlar. Hz. Peygamber, bir başka hadisinde ise şöyle buyurmuştur: "Arefe günü, kurban günü ve "teşrik" günleri biz Müslümanların bayramıdır. Bugünler, yeme içme günleridir." (Ebû Dâvud, "Savm", 50; Tirmizî, "Savm", 59)
Peygamberimiz, bayramları, Müslümanlar için yardımlaşma, dayanışma ve sevinç günleri ilan ederek, bugünlerde, insanların gülüp eğlenmelerine izin vermiştir. Hem dini hem de sosyal yönü olan bu bayramlar Müslümanların kaynaşmasına vesile olduğu gibi yoksulların ihtiyaçlarının giderilmesine de imkan sağlamaktadır. Hz. Peygamber, Müslümanların sevinç ve üzüntülerinin paylaşılmasını istemiş ve sadece bayramlarda değil, her zaman karşılıklı yardımlaşmayı emretmiştir. O'nun, konuyla ilgili emir ve tavsiyelerini hepimiz biliriz. Toplum dayanışmasını sağlamak üzere maddi durumu müsait olanların, Ramazan Bayramı'nda, her bir aile ferdi için fitre vermelerini; Kurban Bayramı'nda ise kurban kesilmesini emretmiştir. Ayrıca Kurban Bayramı'nda farz namazlardan sonra teşrik tekbirlerinin getirilmesi de O'nun sünnetlerindendir.
BAYRAMDAKİ TATLI GELENEĞİ NASIL BAŞLADI?
Asr-ı Saadet'te bayram kutlamaları musallâ (namazgâh) adı verilen geniş bir alanda kadınların ve genç kızların da katıldıkları bayram namazı ile başlardı. İlk defa bayram namazı musallâda hicretin ikinci yılında, Kurban Bayramı'nda Zilhicce ayının onuncu günü kılınmıştır. Peygamberimiz, bayram namazlarını, hava yağışlı değilse, Mescid'in biraz uzağında bulunan musallâda kıldırırdı. Kurbanını da burada keserdi. Bayram namazına gitmeden önce gusleder ve en güzel elbisesini giyerdi. Hz. Peygamber musallâya giderken ve evine dönerken farklı yollardan geçmeyi tercih ederdi. Ramazan Bayramı namazına çıkmadan önce birkaç tane hurma yerdi. Onun hurma yeme âdeti bir sünnet telakki edilmiş; bu anlayış, bayramlarda tatlı ikramı geleneğini doğurmuştur. Kurban Bayramı'nda ise hiçbir şey yemez, kesilen kurban etinden yerdi. Bayram namazı kılınan yere gelince önce iki rekat bayram namazı kıldırır, sonra da ayağa kalkıp cemaate dönerek hutbe okur, vaaz ve nasihatte bulunurdu. Daha sonra arka saflarda bulunan kadınların tarafına giderek onlara da öğüt verirdi.
DOSTLARINI EVLERİNDE ZİYARET EDERDİ
Peygamberimiz, her zaman arkadaşlarıyla görüştüğü gibi bayramlarda da onları evlerinde ziyarete gider, ikramlarını kabul ederdi. Kendisi de misafirlerine ikramda bulunurdu. O, Müslümanlar arasında dargınlığı hoş görmemiş ve "Bir Müslüman'ın diğer Müslüman'a üç günden fazla dargın durması helâl olmaz." (Buhârî, Edeb, 57) buyurmuştur. Allah Resûlü, hastaları ziyarete önem verir; bunun, Müslümanlar için bir vazife olduğunu bildirirdi.
Bayram ziyaretleri, astım ataklarını artırabilir
Çocuk Sağlığı Hastalıkları ve Alerjisi Uzmanı Prof. Dr. Yonca Nuhoğlu, bayramda çok tatlı tüketiminin ve bayram ziyaretlerindeki mekân değişikliklerinin astım hastalarında alevlenmelere ve krizlere yol açabileceğini söyledi.Nuhoğlu, astım ataklarının bayramlarda arttığını, bayramın sonlarına doğru öksürük, hırıltı ve nefes darlığı şikâyetleri ile hastaların acil servislere başvurduğunu belirtti.
Nuhoğlu, özellikle çocuklar için bayramın şeker ve çikolata anlamına geldiğini, normalde daha az tüketilen kızartma, cips, kola gibi gıdaların bu dönem daha rahat tüketilmeye başlandığını ifade etti. Astımlı çocukların yüzde 80'inde görülen reflünün; yani astım ve reflü birlikteliğinin beslenme ile doğrudan ilişkisi olduğunu dile getiren Nuhoğlu, astımlıların çoğunun reflünün farkında bile olmadığına dikkat çekti. Tüketilen kakaolu gıdalar, kahve, kola gibi kafein içeren yiyeceklerin mide asit salgısının artmasına ve mide başını tutan kasların gevşemesine neden olduğunu söyleyen Nuhoğlu, yiyeceklerin yemek borusundan yukarı soluk borusuna kaçmasıyla akciğerlerde astımın tetiklendiğini aktardı. Prof. Nuhoğlu, bayramlarda çocukların beslenmesi üzerindeki kontrolün de kalkmasıyla reflünün tetiklendiğini ve astım ataklarının oluştuğunu aktardı.
Prof. Dr. Yonca Nuhoğlu, bayram ziyaretleri ile ortam değişikliği yaşayan astımlı kişilerin ataklarının tetiklendiğini belirtiyor. Astımlı hastaların çoğunun evinde halıların kaldırıldığına değinerek, ziyaret edilen mekânlarda bulunan halıların, oluşturduğu tozların etkisiyle astım alevlenmesinin oluştuğunu vurguluyor. AİLE-SAĞLIK
Fobiler hipnozla tedavi edilebilir mi?
İnsanın tabii duygularından biri de korku duygusudur. Bir afetten ya da vahşi bir hayvandan doğal olarak korkarız.Esasında kendimizi emniyete almamız gerektiğinin ilk sinyalidir bu duygu. Sorun korku duygusunun akli bir zemin dışında kendisini oluşturmasıdır ki bu duruma "fobi" adını veriyoruz. Fobi olaylar ya da bazı nesneler karşısında anlamsız ve istemsiz bir korkuyu, bazen de o olaylara ve nesnelere karşı tahammül edememe halini içerir. Eğer kişinin korkuları günlük işlevlerini aksatır derecede kişiyi etkileyip hayatını kısıtlar hale gelmişse, bu durum korkunun artık fobiye dönüşmüş olduğunun göstergesidir. Kişiler fobi nesnesi ya da durumuyla karşılaştıklarında birtakım fizyolojik sıkıntılar da çekerler. Solunum güçlüğü ile birlikte güçsüzlük, ağız kuruluğu, kalp çarpıntısı, kaslarda gerilme yaşarlar ki bu belirtiler fobi teşhisinde baz alınan fizyolojik kriterlerdir.
Fobiler, genetik geçişliliği dışarıda tutarak belirtirsek, genellikle çocukluk ve ergenlik dönemlerinde oluşur. Bu dönemlerde kişiyi korku ve paniğe sevk eden bir olay, bir stres kaynağı kişide fobiye yol açabilir. Yine aileden ve çevreden öğrenme yoluyla fobi oluşmuş olabilir. Örneğin annede örümcek fobisi ya da karanlık fobisi varsa bu fobi zaman içinde çocuk tarafından koşullanma yoluyla öğrenilebilir. Ya da fobi genetik geçişlilikle ya da genetik yatkınlıkla da kendini gösterebilir.
Karanlık fobisi olan kişi, güvenli olduğunu bildiği odasındaki karanlıktan; kedi fobisi olan kişi zararsız olduğunu bildiği halde sokağının başında yatan kedilerden korkmaktan kendini alamaz. Çok daha spesifik fobiler de vardır. İnsanın dışarıdan anlam veremediği türden korkulardır bunlar. Işıktan, uyumaktan, kuş tüyünden, çikolatadan, kukladan korkmak gibi... Özgül fobi, ilgili nesneye karşı daha çok tahammül edememe şeklinde gelişir. Bu fobilerde, genellikle bilinçaltı mekanizma fobi nesnesiyle kötü bir olayı ilişkilendirmiştir. Bilinçaltı yapı bir çarpıtmada bulunarak bir anlamda kişiyi olayın gerilimine karşı savunma hattına çekmiştir. Örneğin kişi elinde çikolata yerken üzücü, kötü bir haber almışsa kişide çikolata yememe, ondan kaçınma, korkma hali gelişebilir. Bilinçaltı temsili bir yer değiştirmede bulunmuştur.
Kişiler fobilerini onlardan kaçınarak geçiştirebilirler fakat bu tutum fobinin kişide daha da yerleşmesine yol açabilir. Fobiler erkeklere oranla, daha duygusal olarak tanımlayabileceğimiz kadınlarda, iki kat daha fazla görülmektedir. Fobiler, hipnozla ele alınabilir mi? Hipnoz hayalin gücüyle oluşan içsel derin bir yoğunlaşma ve odaklanmadır. Kişi bu yoğunlukta ve odaklanmada (transta) kontrollü ve aşamalı bir şekilde korkusuyla yüzleştirilerek fobi nesnesine ya da durumuna karşı duyarsızlaştırılır. Bu noktada kişi duygusal olarak desteklenirken bir algı değişimine de gidilir. Artık fobi nesnesi bazı nedenlerden ötürü kişinin korkmaması gereken bir nesne ya da durumdur.
Esasında fobiler bilinçaltı yapımızın ne kadar hızlı ve etkili öğrenebildiğinin bir sonucu olarak da çıkar karşımıza. Bu nedenledir ki bir kişinin fobi sahibi olması an meselesidir. Örneğin bir gün (muhtemelen çocukken ya da ergen dönemde) gittiğiniz diş hekimi kliniği bilinçaltı seviyesinde öyle bir tehdit algısı oluşturmuştur ki, artık bilinçaltı diş hekiminden uzak durulması, kaçınılması yönünde çok hızlı ve etkili bir "öğrenim"e varmıştır. Fobi ediniminde bilinçaltı, öğrenme yeteneğini negatif yönde çalıştırmış ve kişinin dişçi fobisi oluşmuştur. Bunu aslında kişinin o anki acıdan kaçınma kazancını gözeterek yapmıştır. Ama bu "öğrenim" kişinin diş sağlığını tehlikeye atacak düzeyde dişçiden kaçınmasına yol açar. Hipnozda, hipnotik öğrenme mantığıyla bu öğrenme yeteneğini pozitif yönde çalıştırmak amaçlanır. Bilinçaltı yapı zaten çoğu zaman pozitif yönde çalışarak hayatımızı kolaylaştırır.
Hipnoz bilinçaltı yöntemidir. Dolayısıyla fobilere karşı kişideki değişim, hipnozla bilinçaltı düzeyde kendisini inşa eder ki bu açıdan kalıcı sonuçlar elde etmek mümkündür. Burada kişinin sorunundan kurtulmak üzere göstereceği irade ve kararlılık önemlidir. * Psikolojik Danışman & Hipnoterapist
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)