23 Ağustos 2011 Salı

Tıbb-ı Nebevî'de Temizlik

Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) yaşayışıyla, davranışlarıyla ve mübarek beyanlarıyla sağlığa büyük önem vermiştir. O (sallallâhü aleyhi ve sellem), kısa dünya hayatında, ebedî hayatı netice verecek bir semere almak için, sağlık ve afiyeti Allah'ın (celle celâlühü) en büyük nimetlerinden saymış; sağlıklı bir vücutla ibadet yapmayı tavsiye etmiştir. Dualarında Allah'tan sağlık ve afiyet istemiş, sağlığın korunmasında vücudun hakkının olduğunu ve bunun ihmale gelmeyeceğini önemle belirtmiştir. Sağlığın büyük ölçüde temizlikle irtibatlı olduğunu İlâhî ilmiyle keşfedip, bu konuda önemli tavsiyelerde bulunmuş; hattâ temizliği imandan saymıştır.

Her hareketiyle terbiye istikametinde rehberlik yapan Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), kendinden önceki tıbbî müdahalelerden ve tıp anlayışlarından farklı, vahiy kaynaklı tıbbî tavsiyelerde ve müdahalelerde bulunmuştur. Bu müdahalelerden biri de, koruyucu hekimlik adına tavsiye buyurduğu temizlik kaideleridir.

Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), temizlik kurallarının uygulanmasına, en iradeli varlık olan insanın uzuvlarından başlamış ve bunu yakın çevreden uzak çevreye doğru halkalar şeklinde genişleterek devam ettirmiştir. Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), uygulama ve tavsiyelerinde, koruyucu ve tedavi edici hekimlik adına kıyamete kadar geçerli olacak ve her zaman sağlık ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde hiç noksan bırakmamıştır.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) temiz ve yeterli suya ulaşma hakkını, temel insan hakkı kabul etmiş ve bunu "Bütün insanların, sosyal ve ekonomik durumu ne olursa olsun, temel ihtiyaçlarını karşılayacak temiz ve yeterli miktarda içme suyu elde etmeye hakkı vardır." (Birleşmiş Milletler Konferansı, 1977) şeklinde ilân etmiştir. Oysaki Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), temizlik kurallarının önemini insanlara anlatırken, temizlikte kullanılan suya da ayrı bir ehemmiyet vermiştir. Su, temizlik için en hayatî maddedir. Temizlik için yeterli, kullanılabilir suyun temini gerekmektedir. Canlı olarak yaratılan her varlığın temel maddesi sudur. Bu harika madde, canlılar yaratılmadan önce ve sonra temel ihtiyaç maddesi olarak canlıların kullanabileceği özelliklerle yeryüzünde hazırlanmıştır.

Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), suyun teminine, tazeliğine ve çeşidine ait hadîsler buyurmuştur. Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), temiz içme suyu temin edilmesini teşvik etmiştir. Medine'ye hicret ettiğinde, Rume kuyusundan başka kuyu yoktu, bu kuyu da bir Yahudi'nin elindeydi. Kuyunun sahibi suyu yüksek fiyata satıyordu. Efendimiz: "Rume kuyusunu kim satın alıp, bütün Müslümanların faydalanmasını sağlayacaktır? Onun için Cennet'te bundan daha iyisi vardır." buyurdu. Bunun üzerine Hz. Osman kuyuyu satın almış ve Müslümanların faydalanması için vakfetmiştir. (Buhari, Tirmizi, Müsned)

Efendimiz'in (sallallâhü aleyhi ve sellem), bir defasında dinlenmiş kuyu suyu, bir defasında da dağdan kaynak suyu istemesinden, insanlar için suyun kalitesine, çıkarıldığı yere ve tadına önem verdiğini anlıyoruz.

Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), koruyucu hekimlik içerisinde önemli bir yeri olan temizliği, şahsî temizlik ve çevre temizliği şeklinde ikiye ayırmış ve bunları uygulamalı olarak göstermiştir.

Şahsî temizlik: Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), şahsî temizlik konusunda, insan anatomisini peygamberlik ferasetiyle bilerek hareket etmiş ve vücudu bir bütün olarak görmüştür.

Vücudun giriş yerlerinin temizliği
Vücudumuzun giriş yollarından olan ağızdan yiyecek, içecek, hava; burundan hava; gözden gözyaşı salgısı ve görüntü; kulaklardan ise ses girer. Vücudun giriş yerlerinden biri olan ağız temizliğine Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) çok önem vermiştir. Çünkü ağız, elle temas ettiğimiz yiyecek ve içecekler içinde bulunan mikroorganizmalarla ve gözle görülmeyen parçacıklarla kirlenmeye en müsait yerdir. Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), mikropların ve gözle görülmeyen parçacıkların hastalık yapacak sayıda çoğalmamaları için ağız temizliğine önem vermiştir. Ağız temizliğinde, mekanik temizlikle birlikte misvakın ihtiva ettiği kimyevî maddelerin özelliğini, İlâhî kaynaklı bilgisine dayanarak bizlere neredeyse farz olacak derecede tavsiye etmiştir. Ağız temizliğinde ağız temizleme sayısını, temizlenecek ağız bölgelerini, misvakın kullanma şeklini, ağzın alternatif temizlik yollarını da eksiksiz olarak tavsiye buyurmuştur.

Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), vücudun bir başka giriş yolu olan burun temizliğine de çok ehemmiyet vermiştir. Hava yoluyla çeşitli küçük parçacıklar ve mikroorganizmalar nefes alış verişte burna girdiği için, burası çabuk kirlenir. O (sallallâhü aleyhi ve sellem), burna fazla miktarda su çekilmesini tavsiye buyurmuş, böylelikle en güzel mekanik temizlik yolunu göstermiştir. Abdest alırken, suyun genze kadar çekilmesini, gece mikroorganizmalar daha fazla ürediği için sabah kalkınca burun temizliğinin yapılmasını tavsiye etmiştir. Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) dışında, burun temizliğinin önemine dikkat çeken, onun temizlenme şeklini, ne ile temizleneceğini, temizleyicinin miktarını tarif eden ve uygulayan bir sağlıkçı veya sağlık teşkilâtı yoktur.

Giriş yollarından üçüncüsü olan gözlerin korunmasına Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), çok önem vermiştir. Bilhassa abdest alırken abdest suyunu 'gözlere içiriniz' tavsiyesi ile göz çukurlarının mekanik temizliğine işaret etmiştir. Trahom hastalığı, günümüz dünyasında yıllık dokuz milyon hasta sayısıyla önemli hastalıkların başında gelir. Dünya Sağlık Örgütü "günde en az bir defa insanlara yüzlerini yıkamayı öğretsek" dokuz milyon trahom hastası olmayacak diye rapor etmiştir.

Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), gözün korunmasında suyun yanında, sürmeyi de tavsiye etmiştir. Sürmeyle gözün görme duyusunun kuvvetleneceğini, görme keskinliğinin artacağını ve sürmenin kirpikleri bitireceğini belirtmiştir. Ayrıca sürmenin akşamları yatarken, miskle karıştırılarak, tek sayıda çekilmesi gerektiğini, en iyi sürmenin, İsfahan sürmesi olduğunu ifade etmiştir.

Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), dış kulakların sesi ileten havanın giriş yerleri olduğu için temizlenmelerine önem vermiştir. Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), abdest alırken kulaklar için ayrı bir su almış, başparmağı ile kulakların iç ve dış kısmındaki deri kıvrımlarını, kir ve mikroorganizmaların konakladığı yerler olduğu için masaj yapar şekilde mekanik olarak temizlemiştir. Ayrıca zararlı artıklar, kulak kepçesi ile kafatası birleşim yerinin kıvrımlarına yerleştiği için Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), abdest alırken kulak kepçesi arka kıvrımlarının temizliğini yapmıştır.

Vücudun çıkış yollarının temizliği
Vücudun çıkış yolları, her türlü atık maddenin atıldığı yerlerdir. Bu yollardan atılan maddeler, idrar, meni, koruyucu salgılar, adet kanı ve dışkıdır. Bunların hepsi de çeşitli mikroorganizmaların barınması ve çoğalması için uygun ortamlardır. Bundan dolayı Efendimiz, tenasül uzuvlarının ve makat bölgesinin temizliğine önem vermiştir.

Böbrek ve idrar yollarının korunmasında soğuğa karşı tedbir alınıp, sıcak tutulmasının yanında, atım ürünü olan idrarın bu bölgeden uzaklaştırılmasını tavsiye buyurmuştur. Bazı mikroplar üreyi parçalayıp amonyak açığa çıkarırken (Proteus sp. gibi), bazıları azot ve karbonu kullanarak idrarda üreyip çoğalır. E. coli gibi mikroplar idrarda çok çabuk üreyerek dışarıya balık kokusu gibi koku verir. Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), idrarını boşaltan erkeğin uzvunda idrar kalmaması ve idrarın elbiseye bulaşmaması için alınacak tedbirler konusunda tavsiyelerde bulunmuştur.

Erkek tenasül uzvunun, bu yolla bulaşacak hastalıklardan korunması için, sünnet edilmesini tavsiye etmiştir. Sünnet olanların idrar yolu iltihabı, frengi, bel soğukluğu, HIV ve diğer viral hastalıklardan, rahim boynu ve penis kanserlerinden korunduğunu tıbbî araştırmalar göstermektedir. Ayrıca Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), kasık bölgesi hem erkekte hem de kadında kirli bölge olduğu için, bu bölgelerin temiz tutulması, kadın tenasül uzuvlarının korunmasında kasık bölgesi temizliğinin yapılması, adet hâlindeki kadına yaklaşılmaması gerektiğini belirtmiştir. Ayrıca erkeğin eşine yaklaşmadan önce ve sonra boy abdesti almasını, kadın olsun erkek olsun, zinadan kaçınılması gerektiğini emir buyurmuştur.

Efendimiz anal (makat) bölgenin temizliğinde su kullanılmasını tavsiye buyurmuştur. Mekanik temizlikten sonra su ile temizliğin, bu bölgeyi basur ve fissür (çatlak) gibi diğer anal bölge hastalıklarından koruyacağını beyan etmiştir.

Vücudun dış yüzeylerinin temizliği
İnsan vücudunun dış yüzeyleri denince, vücudun dış bölgesini kaplayan deri ve üzerinde bulunanlar (saç, sakal, kaş, koltuk altı, avret mahalleri, vücudun diğer yerlerindeki kıllar, tırnak) akla gelir.

Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), el temizliğine çok önem vermiştir. Bugün tıbbî literatür ve Dünya Sağlık Teşkilâtı el yıkamanın önemine dikkat çekmektedir. İnsanlar mikropları ve gözle görülmeyen zararlı parçacıkları çevrelerinden elleri vasıtasıyla alırlar. Alınan zararlı maddeleri ağızlarına, burunlarına, gözlerine, vücudun dış yüzeylerine ve çevreye bulaştırırlar. Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), ellerin yıkama şeklini (parmak aralarını iyice ovarak), yıkama zamanını, (yemekten önce ve sonra, uykudan uyanınca), temizlendikten sonra kurulama şeklini (yıkadıktan sonra çırpmamak kaydıyla yaş bırakmak) anlatmış; kirli işlerde sol el, temiz işlerde sağ elin kullanılmasını tavsiye buyurmuştur.

Uzak ve yakın tarihte hiçbir kimse veya bir sağlık kuruluşu, insanın temas ettiği şeylerin kirli veya temiz oluşuna göre ellere iş taksimi yapmamıştır. Ellere görev taksimi yaparak koruyucu hekimliğe prensip koyan Efendimiz'dir (sallallâhü aleyhi ve sellem). Bugün Dünya Sağlık Teşkilâtı'nın her insana el yıkamayı öğretmek için çalışmalar yapması güzel bir başlangıçtır.

Saç bakımını ve temizliğini Efendimiz ısrarla tavsiye etmiştir. Vücudumuzda bulunan kıllara mikroorganizmalar yerleşir ve buralarda depolanır. Saç ve sakalın şeklinin düzeltilmesini, yıkanıp temiz tutulmasını, saçın temizlenip zeytinyağı ile yağlanmasını, hatme çiçeği, sedir ağacı ve çöven otu gibi temizleyici materyallerin kullanılmasını tavsiye etmiştir ve bunları bizzat kendisi kullanmıştır.

Efendimiz, vücudun dış yüzeyinin temiz tutulması için, cünüplük dışında en az yedi günde bir boy abdesti alınması gerektiğini, bunun Allah'ın hakkı olduğunu belirtmiştir. Cuma ve bayram günleri insanlar namazda bir araya gelirler. İnsanlar, temizlenmeden toplum içine girerlerse, yaydıkları kötü kokularla, yan yana ibadet ettikleri, konuştukları kişilerde sarsıntıya sebep olurlar. Şahısların temiz hava soluma hakkını engellerler. Bundan dolayı kişi, toplum içine çıkmadan bedenini temizlemeli ve Efendimiz'in (sallallâhü aleyhi ve sellem) yaptığı gibi güzel koku sürünmelidir.

Ayak temizliği de, el temizliği gibi önemli sayılmıştır. Parmak aralarındaki deri kıvrımlarına mikroorganizmalar yerleşir. Bunların kirli ortamda sayıları ve hastalık yapma eğilimleri artar. Abdest alırken farz olduğu için ayak parmak araları iyice yıkanmalıdır. Efendimiz el ve ayak parmakları arasını yıkarken ovuşturmayı tavsiye buyurmuş, tırnakların kesilmesine de dikkat çekmiştir. El ve ayak kısımlarından olan tırnaklar, altlarında kir ve hastalık yapan mikroorganizmaları bulundurduğundan, hastalık âmilleri için buralar birer barınaktır. El ve ayak tırnak altı mikroorganizmaları hem kaynak, hem de taşıyıcı olduğu için, tırnakları keserek kir ve mikropları vücuttan bertaraf ederiz.

Kıllar, özellikle kasık kılları, koltuk altı kılları, bıyık kılları mikroorganizmaları depolayan barındıran, temasla konakçı mikroplar bulunduran yerler olduğu için, Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), bu bölgelerin tıraş edilmesini, koltuk altı kıllarının yolunmasını, bıyıkların uzun kısımlarının kesilmesini tavsiye buyurmuştur. Vücudun saç, kasık, bıyık, tırnak, koltuk altı, parmak arası kısımlarının temizliklerinin yapılmasını kendinden önceki peygamberlerden sonra ilk defa Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) buyurmuştur. Bugün dahi Dünya Sağlık Örgütü estetik sebeplerden dolayı bu konuya ciddi derecede önem vermemektedir.

Çevre temizliği
Efendimiz'in (sallallâhü aleyhi ve sellem) çevre temizliğine ait hadîslerini şu başlıklar altında toplayabiliriz.
- Elbise temizliği
- Yiyecek ve içeceklerin temizliği
- Kapların temizliği
- Ev temizliği (barınılan mekân)
- Uzak çevre temizliği (Sokak, cadde, mahalle, şehir)

Elbise temizliği
Ortaçağ Avrupa'sında insanlar, kir göstermeyen elbiseler giyiyorlardı. Elbiseler uzun süre yıkanmadıkları için kokuyordu. Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), koyu, kir göstermeyen elbiseler yerine, kiri gösteren beyaz elbise tavsiye etmiştir. Çünkü beyaz ve açık renkler temizliğin aynasıdır. Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), elbise temizliğinin yanında, elbiselere çeki düzen verilmesini de tavsiye etmiştir. Müslümanların günde beş defa elbiselerinin temizliğini kontrol etmesi gereklidir. Çünkü elbise temizliği namazın şartlarındandır.

Yiyecek ve içecek temizliği
Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), içtiğimiz suya, yediğimiz yiyeceklere mikroorganizmalar ve zararlı parçacıklar bulaştığı için yiyeceklerin temizliğine önem vermiştir. Bir gün sonrasına kalmış yemeği yememiştir. Efendimiz su kırbasının ağzını bağlattırmış, kendisine açık kapla süt getirene "Üzerini kapatsaydın olmaz mıydı?" demiştir. Yiyecekler mikroorganizmaların üreyeceği ortamlar olduğu için, hastalık âmilinin hava yoluyla bulaşmaması için kapların üzerinin kapatılmasını tavsiye buyurmuştur. Hastalık amillerinin hava yoluyla kaplara ve gıda maddelerine bulaşabileceğini ilk söyleyen Efendimiz'dir (sallallâhü aleyhi ve sellem).

Ayrıca hastalık taşıyan hayvanların yiyeceklere ve kaplara mikrop bulaştırmaması için, açık kapların kapağı yoksa ve içi boş ise, ters çevrilmesini tavsiye etmiş, kapağı olanların ise, yiyecek olsun veya olmasın ağızlarını kapattırmıştır. Herhangi bir sebeple havada 2–3 saat kalan mikroorganizmalar, rüzgârın ve hava akımlarının tesiriyle ağzı açık kaplara bulaşır. Efendimiz'in (sallallâhü aleyhi ve sellem) su içerken kapların içine solumamayı, bunun için de suyu bir dikişte içmek yerine kabı ağızdan ayırarak, nefesi verdikten sonra içmeyi tavsiye etmiştir. Hasta olanlar tarafından havaya mikroorganizmaların atılmaması ve dışarıdan da mikroorganizmaların ve zararlı parçacıkların alınmaması için, esnerken ağzın kapatılmasını tavsiye buyurmuştur. Hattâ su kırbası gibi kapların ağızları dar olduğu için, onlara ağzı dayayarak ve içlerine soluyarak içmeyi yasaklamıştır. Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), ağzı kapalı olmayan kaplara dışarıdan hastalık âmilleri bulaşacağı için "Açık kaplardan su içmeyin." tavsiyesinde bulunmuştur.

Kapların temizliği
Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), kapların temizlenmesi için onların yıkanması gerektiğini belirtmiştir. Hayvanların derilerinde, kıllarında, ifraz maddelerinde farklı mikroplar vardır. Kuşlarda kuş gribi mikrobu; kenede, pirede tifüs; farelerde veba mikrobu; sivrisinekte de sıtma mikrobu bulunur. O, herhangi bir sebeple hayvan tarafından temas edilen bölgelerin farklı sayıda ve biçimde yıkanmasını tavsiye etmiştir. Konakların taşıdığı hastalıkları dikkate alarak, bulaştırdığı kaplara temizlik açısından farklı temizleme muamelesi uygulayan Efendimiz'dir (sallallâhü aleyhi ve selem).

Evlerin temizliği
Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), evlerin temiz tutulmasını, hastalık kaynağı olan artık ve süprüntülerin evden uzaklaştırılmasını, yemek artıklarının, üzeri açık yiyeceklerin evde uzun süre bekletilmemesini tavsiye buyurmuştur. Çünkü çöpler mikroorganizmaların ve hayvanların hastalık bulaştırması için en uygun yerlerdir. Bazı mikroplar, üreyerek dört saatte hastalık yapıcı seviyeye ulaşır; bazı mikropların ise üreme süresi yaklaşık 45 gündür. En erken üreyen mikrop hesaba katılırsa, hiçbir zaman yemek artığını açıkta bırakmamamız gerekir.

Uzak çevre temizliği
Uzak çevre dendiği zaman, evimizin dışında kalan alanlar aklımıza gelir. Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), çevremizin temiz tutulması gerektiğini, insanların gelip geçtiği, konakladığı alanların, mikropların üreme ortamı olan kan, balgam, tırnak, idrar, gaita, kıl, diş gibi atıklarla kirletilmemesini tavsiye buyurmuştur. Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), çevrenin ıslahına da çok önem vermiştir. Hastalık kaynağı olan alanları ıslah ettirmiştir. Medine'ye geldiği zaman sıtma ve hastalık kaynağı olan Buthan vadisinin kurutulması ve ıslah edilmesi için yol göstermiştir. Medine'nin diğer bölgelerinde ıslah çalışmalarını başlatmış, şehrin etrafını koruluk ilân etmiş, bazı bölgeleri tabiî koruma alanı veya ilk millî park gibi kabul edip, ağaçlarını kesilmez, otlarını yolunmaz ilân etmiştir. Bazı bölgelerin otlarının sadece hayvanlara yedirilmesine müsaade etmiştir. Sivrisineği uzaklaştıran idris otunun yolunmasını yasaklamıştır. Bölgenin konumu; ehemmiyeti, ihtiyacı, çevre sağlığı ve dengesi açısından neyi gerektiriyorsa, isabetli bir biçimde gerekeni bazen emir, bazen de tavsiye şeklinde ifade buyurmuştur.

Bir Müslüman, Sünnet'e uyarak insanların faydasına çevreyi imar ediyorsa, ondan canlıların faydalandığı müddetçe amel defterine sevap yazılır. Müminlerin yaşadığı bir belde ihyâ edilmemişse, bunun sebebi orada yaşayanların Sünnet'e uymamasıdır. Kıyametin kopmasına bir gün kalsa bile, ağaç dikmenin gerekliliğini buyuran Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), çevrenin önemini bu beyanlarıyla ne kadar güzel anlatmıştır. Çevrenin güzelleştirilmesine, canlılara faydalı hâle getirilmesine önem veren Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), diğer taraftan çevrede insanlara zarar veren mânilerin giderilmesini imanın şubelerinden sayarak tavsiyede bulunmuştur.

Peygamber Efendimiz'in (sallallâhü aleyhi ve sellem), tıp konusundaki hadîsleri incelendiği zaman O'nun, koruyucu hekimlik, tedavi hekimliği, genetik, psikoloji, davranış bozuklukları, tercih edilen gıda ve bitki konularında asırlara hükmeden ve kıyamete kadar geçerliliği olan muhteşem beyanlarda bulunduğu görülecektir.

İçimde Bir Hasret Kaldı Be Ana

Rüyamda arkadaşlarımla Cennet'in kapısına doğru koşuyorduk. Kapıya çok yaklaşmıştık. İki vazifeli, ellerindeki listeden gelenleri karşılıyor ve içeri alıyordu. Sıra bana gelmişti. Kapıdaki hizmetliler, ellerindeki listeden ismime baktılar:
- Senin ismin yok!
- Nasıl olur! Biz bu arkadaşlarla beraberiz. Ben onlardan ayrılamam!
- Olmaz! Geçemezsin! Senin ismin yok.
...

O günü her hatırladığımda kafamla ayaklarım arasındaki bütün mesafeler kaybolur; zaman o ânı yaşatmakta ısrar eder. Bu da benim için dayanılmaz olur.
Üniversiteyi yeni bitirmiştim. Orta Asya'da öğretmen olma hayalleri kuruyordum. Başka şey düşünemez olmuştum. Ama bunu açmam gereken birileri vardı:

Ailem!
Nasıl anlatacaktım bunu? Onları razı edebilecek miydim?
Ağız ucuyla açtığımda, "Hele bir gel bakalım..." demeleri beni ümitlendirmeye yetmişti.
Her şeyim hazırdı. Ailemin rızasını alma dışında, bütün hazırlıklarımı yapmıştım. Hayallerim gerçek olacaktı. Çok az kalmıştı.
Cuma sabahı Bursa'ya gelmiştim. Endişe ve sevinç arası bir duyguyla annemin hazırladığı yatağa kendimi attım. Yorgundum; ama ne kadar zorlasam da bir türlü uyuyamıyordum. Nasıl konuşacaktım? Nasıl anlatacaktım? İzin alabilecek miydim? Bu sorular kafama taş olup düşüyordu sanki.
Zor da olsa daldım. Rüyamda annem çantamı saklıyordu. Ve ben ne kadar yalvarsam da vermiyordu.
O heyecanla yataktan fırladım. Siyah evrak çantamı aradım. Evet, rüya gerçekti:
Çanta yoktu!
Diplomam, pasaportum ve diğer önemli evraklarım onun içindeydi. Onlar olmadan yurtdışına çıkamazdım.
Hemen annemin yanına koştum. Bulaşıkları yıkıyordu. Yıkadığı tabakları bir daha, bir daha yıkıyordu. Farkında değildi. Gergin tavırlı hâlleri, çantamı sakladığını hissettiriyordu.
Yalvardım...
Ayaklarına kapandım. "Etme ana! Ben oraya gidemezsem yaşayamam. Bütün arkadaşlarım gitti. Ne olur izin ver gideyim." dedim. Olmadı. İkna edemedim.
O hırsla evin altını üstüne getirdim. Yoktu... Yoktu... Çanta yoktu!
Ne yaparsınız? Nereye gidersiniz? Derdinizi kime anlatırsınız?
İçimdeki öğretmenlik sevdası Orta Asya'da açacaktı; ama hayallerime erken kırağı düşmüştü. İkinci pasaport alma denemem de başarısızlıkla neticelenince ümidim iyice kırılmıştı.
Gidemedim. İçimdeki ateşin beni yakmasını ve kavurmasını çok istedim; ama o da olmadı. Kendimi derin bir çamurun içine çekiliyormuşum gibi hissediyor; arkadaşlarımın hikâyeleriyle avunmaya çalışıyordum. Tek tesellim onlar kalmıştı.
Onların hikâyeleri...
...

Naci Öğretmen
Onunla aramızda o Cennet kapısının önüyle arkası kadar mesafe vardı.
Babasını küçük yaşta kaybetmiş ve geride gözü yaşlı anası kalmıştı.
Bir ana, hayattaki tek tutunacağı daldan; oğlundan ne bekler? O da onları bekliyordu. Kendi eliyle evlendirecekti onu. Torunları olacaktı sonra. Çok torun istiyordu. Bu hayaller öyle tatlı esiyordu ki yüzüne.
Nereden bilebilirdi "bitti" derken uzun ayrılığın daha yeni başlayacağını. Kavuşmadan sayfayı başa alacağını.
Zil çaldı. Evet, gelen oğluydu. Hasretle sarıldı. Öptü... Öptü... Doyasıya öptü. "Bir daha öpemem." korkusuyla belki bir daha... Bir daha.
Naci Öğretmen belli etmemeye çalışsa da, endişeli bakışları annesinin gözünden kaçmamıştı. O da Orta Asya hayalleri kurmuştu. Ama bunu annesine nasıl anlatacaktı?
En sevdiği yemekleri hazırladı oğluna. Ama Naci Öğretmen orada yoktu sanki. Tarhana çorbası bile önünde soğumuştu. Kelimeler mânâlı bir cümle olmaya yetmiyordu.
Nihayet çay faslında geçildi. Soğuyan çaylar birbiri ardına değişiyordu.
"Ana! Ben yurt dışındaki Türk okullarında öğretmen..." Gerisine fırsat verdirmedi anası.
"Sus! Sus! Ne olur sus!" dedi.
Rızası yoktu. İstemiyordu.
Rabb'inin rızasının da annesinin gönlünü almaktan geçtiğinin farkındaydı. Ne yapıp edip onun gönlünü almalıydı. Ayaklarına kapanmalıydı.
Başlar yana düştü. Bakışlar odayı buz gibi yapmaya yetmişti. Annesi yılların ayrılığını gurbet acısına bırakmak istemiyordu. O gece Naci Öğretmen için çok uzun geçti. Bitmek bilmiyordu âdeta. Aklından o kadar çok şey geçiyordu; ama anası aklına gelince ağzı dudağı kuruyordu. Onu razı etmekten başka yolu da yoktu.
Oğul ağlasın da ana duymasın, yüreği sızlamasın olur muydu?
"O gece ne oldu da bana izin verdin ana?"
Bu soruyu anasına defalarca sordu; ama söylemedi. Anlatmak istemiyordu. "Ancak benim başıma basıp gidebilirsin." diyen anası ne olmuştu da sabah oğlunun valizlerini kendi elleriyle hazırlamıştı. Burası hep meçhul kalmıştı.
Oğlunu yanına çağırdı. Başını iki eli arasına aldı ve:
- Git evlâdım. Belli ki seni orada çok bekleyen var!
Naci Öğretmen o hislerle ayağa kalktı ve annesinin ellerinden doyasıya öptü. Hasretle sarıldılar.
Valizlerini alarak evden sevinç ve hüzün arası bir hisle ayrıldı. Rüya gibiydi sanki. Gidiyordu.
Havaalanına vardığında kalkış için son ikazlar yapılıyordu. Uçağın merdivenlerinden çıkarken şöyle bir geriye baktı. Arkasında iki şey bırakıyordu: Birisi çok sevdiği memleketi. İkincisi de gözü yaşlı anası. O zamana kadar tuttuğu gözyaşlarının dayanmaya tahammülü de kalmamıştı.
Anasının ağlamaları aklına geldi. Ayrılırken dudaklarından dökülen sözler eşlik ediyordu gözyaşlarına:
- Ağla ana, ağla. Eğer senden önceki analar ağlasaydı sen ağlamazdın. Sen ağla ki, senden sonraki analar ağlamasın!
...

Aşırı sıcak bir ülkeden, aşırı soğuk bir ülkeye gittiğinden eşi rahatsızlanmıştı
Çocukları olmuyordu. O yaz memleketlerine izne gelmişlerdi. Akrabalarından birinin sorduğu, "Çocuğunuz belki de soğuktan olmuyordur. Yine gidecek misiniz?" sorusuna "Değil çocuğumun olmaması, neslimin kuruyacağını bilsem bir ân dahi tereddüt etmem. Yine giderim!" demesini anlatmak için kaç kelimeyi yan yana getirebilirsiniz?
İşte bu hikâyeleri her dost meclisinde anlatıp içimdeki ateşi dindirmeye çalışıyordum.
Ama nafile. Olmuyordu. Hasretimi daha da alevlendirmekten başka bir işe yaramıyordu.
O yaz Türkçe Olimpiyatı için ülkemize gelen talebe ve öğretmenlerin bir kısmının şehrimize gelecek olması beni heyecanlandırmıştı. "Belki bir şifa olur!" düşüncesiyle beklemeye başlamıştım.

Haziran başlarıydı ve biz dostlarımızla havaalanındaydık. Onları ilk defa yakından görecektik. Çok heyecanlıydık. Kapıdan göründüklerinde kalbimiz duracak gibiydi.
Gelen yabancı çocukları Anadolu'muzun aileleri büyük bir coşkuyla karşıladılar. Onları evlerinde misafir etmek için yarışan aileler de görülmeye değerdi.

Türkçe konuşuyorduk. Ve Türkçe konuşuyorlardı. Kucaklaştık. Günler süren yarışma maratonundan arta kalan yorgunlukları gözlerinden okunuyordu.

Dinlenmeliydiler. Çünkü ertesi gün onları bekleyen yoğun sevgi programları vardı.
Bu satırları yazanın gözü talebelerden daha çok öğretmenlerin üzerindeydi. Onların hâlini, tavrını çözmeye çalışıyordu.

Bütün renkleri tek renge sığdırmış bu genç öğretmenlerin öğrencilerine duydukları sevgiyi anlamaya çalıştım. Savunmasızlıklarından korkup geri çekildim. Çok masumdular.
Geceyle gündüzün arasında sessiz bir koşturmaca gibi yaşadığım bu oyunun galibi yine o öğretmenler oluyordu. Beni aralarına almıyorlardı sanki.
Papua Yeni Gine, Gana, Orta Afrika, Nijerya, Gürcistan, Tayland'dan gelen öğretmenleri gezdirirken delicesine gıpta ediyordum onlara. Türk öğretmenlerin, öğrencilerinin yanında o insanı deli eden sahiplenmeyle dolaşırken aralarından geçmek ve görünmez olmak istiyordum. Ama nafile, gündüzün kızıllığı geceye beş çekiyordu ve benim hesabıma yine bir şey düşmüyordu.

Onlarla geçirdiğimiz her gün benim için dayanılması zor işkence oluyordu sanki. Her programın arifesinde çektiklerimi belli etmemek için yüzümü yırtarcasına yıkıyor ve öyle çıkıyordum onların karşısına. Bitiminde de "Bir sonrakinde ne yapacağım?" diyerek birbirine yapışan ellerimi çözmeye çalışıyordum. Hem onların yanından ayrılmıyor hem de acı çekiyordum.

Anlayacağınız hayat, bütün hâllerini onlardan yana kullanıyordu. Yalnızlaşıyordum.
Garip değil mi?
Evet, imreniyordum onlara.
Dünyanın en güzel işini yapmanın huzuru vardı üzerlerinde
Yanan yüreğime şifa olmayacağını bile bile iki günlük birlikteliğimizde onların bütün hâlleriyle yüzleşmek istiyordum.
Sahipsiz bir yalnızlığın tek müşterisi bendim sanki. Hem onların yüzüne bakmaktan korkuyor hem de gözlerimi ayıramıyordum onlardan.
Ya o talebeler? Karadeniz yöresinde "otarmak" dediğimiz göz hapsiyle önümüzde tutmaya çalışıyorduk onları. Emanetin emanetiydi ve başlarına en ufak bir olumsuzluğun gelmesine dayanamazdık. Okulun yemekhanesinden çıktıktan sonra bir ân öğrenciler gözümüzden kayboldu. Hafif telâşla etrafımıza bakarken o manzarayı görmüştük:
Nijeryalı erkek öğrenciler bizim okulun öğrencileriyle çift kale maça başlamış; Papua Yeni Gineli kız öğrencilerin koluna giren Samsunlu kız öğrenciler dondurmalarını çoktan ısmarlamıştı.
Taylandlı Kusum Nangle'nin koluna âdeta, "Bu benim ve bırakmam." samimiyetiyle giren ilköğretim yedinci sınıf öğrencisi Hatice'ye:
- Kızım bunaltma misafiri. Niye kolunu çekiştiriyorsun? Belki rahatsız olur, demem karşısında Hatice mahcup olmuştu. Taylandlı Kusum'un cevabı bu sefer bizi mahcup etmişti:
- Ben onu çok sevdim. Lütfen üzmeyin Hatice'yi!
...

Akşam saatlerinin yaklaşması hepimizi inanılmaz bir heyecana sürüklüyordu. 20.55'te 30 öğrenci sahne alacak ve Samsun halkıyla buluşacaktı.

Okulun bahçesi tıklım tıklımdı. Herkes bu özel karede yer almak istiyor ve öğrencilerle fotoğraf çektirmek için âdeta yarışıyordu. Bu sahneyi perdenin arkasından seyreden Türk öğretmenler ise kalbleriyle söyleşiyor gibiydi.

Öğrenciler hünerlerini göstermek için sahneye çıkarken benim gözüm yine Türk öğretmenlerin üzerlerindeydi. Onların kalb atışlarını duyabiliyordum sanki. Dayanamasam da bir ân yüreğimi onların yüreğine yaklaştırdım. Öğrencilerini programa hazırlarkenki telâşları, gözlerinden kaybolanları aramalarını görüyor ve bu, için için acıtıyordu beni.

O gün saklanan pasaport ve evraklarımın acısını bu öğretmenlerden çıkarmayı çok istemiştim. Çok isterdim yüzlerine avazım çıktığım kadar onların yerinde olmak istediğimi haykırmayı. Ülkelerine dönerken arkalarından koşmayı ve "Ben kaldım! Nereye gidiyorsunuz !" demeyi.

Ama bunu ifade etmeye ne cesaretim vardı ne de buna kalbim dayanabilirdi. Belki de sadece teselli olma mahcubiyetinde bu satırları yazmaktı yiğitliğim.
Sabrın ayrıntıları ateş olup döküyordu közlerini. Onların o penceresinden içeri girip biraz olsun dünyalarında kalma cesareti olmayan ben, yanlarında daha fazla duramayacağımı anladım ve uzak durmak istedim. Ona da dayanamadım.
"Beni seven arkasında hiçbir şey bırakmasın." diyen o şeker-şerbet sözün büyüsünü fark ettim üzerlerinde.

Ne isterdim biliyor musunuz?
Daha yaşadığı şehri haritada gösteremeyenlere inat; dünyanın en ücra yerinde kaybolmayı ve bir daha bulunmamayı...
"İğne-kuyu hesabı bir dünya kurulurken
Bu uğura adanmış bir damla terim olsa
İkinciler ilklerle Cennet'e kurulurken,
Allah'ım, onların saflarında benim de yerim olsa."
...

"Elma" bir meyve. Doğru.
"Kırmızı" bir renk. Tamam.
Elmadan daha tatlı; kırmızıdan daha güzel, daha renkli, daha sevecen renkler de varmış. Bunları hep o öğretmenlerden öğrendim.
Evet, itiraf ediyorum:
O çocuklar şarkı söylerken dinlediğim musiki, bir sanatçının hünerlerini göstermesinden daha çok, sevginin o inanılmaz büyüsüydü.
İtiraf ediyorum:
Hiçbir millete düşmanlık duymuyorum artık.
Hiçbir ırka, renge...
Yani...
Ümidin ışıkları bir yanıp bir sönse de içimde, ayrılığın penceresi hep açık kalsa da, ben yine o öğretmenlere imreniyordum.
Anlayacağınız, "Ben katılamasam da, insanlığın huzur adacıklarını tesis için çalınan beste en güzel nağmelerle devam ediyordu."

Hastalıkların Tedavisinde Dua

Duanın maddî ve mânevî tesirleri vardır. Duanın maddî tesirleri, insanın genellikle sağlık ve vücudunda kendini gösterir. Modern tıp, ilâç ve tedavinin yanında, hastanın mâneviyatını/moralini kuvvetlendirmeye de önem verir.1 Bununla birlikte ilmî çevrelerde, modern tıpta duanın bir tedavi vasıtası olarak kullanılıp kullanılamayacağı tartışılmaktadır. Hastalıklara karşı dua etmek suretiyle Allah'tan şifa dileme, ilk peygamberlerden bu yana süregelen bir inanç ve uygulamadır. Örneklerini Hz. Peygamber'de (sallallahü aleyhi ve sellem) de gördüğümüz şifa niyetiyle dua etme, sağlam bir geleneğe sahiptir.2 Öte yandan Batı dünyasında da dua ve telkin yoluyla tedavi yapan kişiler ile mukaddeslik atfedilen yerler vardır.3

Hastalarda mânevî ihtiyaç
Her insan, dînî uygulamaları yerine getirsin getirmesin, mânevî bir boyuta sahiptir.4 Henderson5 hasta bakımında maksadın, hastayı temel ihtiyaçlarını karşılama hususunda bağımsız hâle getirmek olduğunu belirtmiş ve hastanın "inançları doğrultusunda ibadet etme"sini de temel ihtiyaçlar arasında saymıştır. Buna göre hastanın rûhî ihtiyaçlarının belirlenmesi ve giderilmesi, hasta bakımı/hemşirelik sürecinin önemli bir bölümünü oluşturur.6,7

Hemşireler, hastalara mânevî destek sağlamak istiyorlarsa, huzurlu bir çevrenin yanısıra, onların dua etmelerine, dinî kitap okumalarına da imkân sağlamalıdırlar. Ancak yapılan araştırmalar, hemşirelerin mânevî ihtiyaçları karşılamada yetersiz olduklarını göstermektedir.6,8,9 Dahası, mânevî bakım birçok hemşireyi korkutmaktadır.10 Benzer şekilde Narayanasamy11 hemşirelerin, hastalarının mânevî ihtiyaçlarının yeterince farkında olmadığını belirlerken, Oldnall12 hemşirelerin eğitim sürecinde, hastaların mânevî ihtiyaçlarıyla ilgili yeterince bilgilendirilmediklerini, hemşirelik bakım plânını oluşturmada mânevî bakımla ilgili donanımın yetersiz olduğunu vurgulamıştır. Fish ve Shelly8 de hemşirelerin, hastalarının Allah'la olan münasebetlerini özel bir konu olarak gördüklerinden, mânevî ihtiyaçlarını karşılamalarına yardım etmede kararsız kaldıklarını iddia etmiştir. Bu sebeple hemşirelerin, mânevî ihtiyaçları tanımaları ve değerlendirebilmeleri için kendilerinin eğitime ihtiyacı vardır.

Hakverdioğlu ve arkadaşlarının13 yaptığı bir araştırmada, onkoloji hemşirelerinin % 67'sinin mânevî sağlığın fizikî sağlığa da tesir ettiğine inandıkları ortaya çıkmıştır. Fakat bu hemşirelerin içinde, hastaların dinî vecibelerini yerine getirebilmesi için yardımcı olunması gerektiğini ifade edenlerin oranı ise sadece % 42'dir.

Dua, tedavide tesirli mi?
Duanın iyileşme sürecindeki tesiri, bilim dünyasının en çok tartışılan konularından biridir. Birçok bilim adamı duanın ilmî olarak araştırılamayacağını ileri sürerken, birçok dinî otorite ise, Allah'ın gücünün sorgulanamayacağını söylemektedir. Ancak tartışmalara rağmen bu konudaki araştırmalar devam etmektedir. Yalnızca ABD'de federal hükümet, dua araştırmalarına milyon dolarlık fon ayırmıştır.14 Amerika'da yapılan bir araştırmada, deneklerin % 73'ü, ferdî dua etmenin başkalarının hastalıklarının iyileşmesine yardımcı olduğuna inandıklarını söylemiştir.15
Byrd ve Targ'ın16,17 ayrı ayrı yaptığı çalışmalar, duanın bedenî rahatsızlıklara müspet tesirleri olduğunu göstermiştir. Yine araştırmalar, inanç ve dinî faaliyetlerin, hastalıkların önlenmesi ve tedavi edilmesinde, ağrı, kaygı, endişe ve depresyonun azaltılmasında, hayat kalitesinin geliştirilmesinde ve hayatta karşılaştığımız problemlerle başa çıkmada yararlı olduğunu göstermiştir.18-20

Dinî vecibelerden biri olan duanın kalb, mide ve bağırsakla ilgili hastalıklarda iyileşmeye vesile olabileceği ortaya konmuştur. Dua, zihnî sükûnetin sağlanmasında ve hastalık acılarının azaltılmasında tesirli olabilmektedir. Özellikle İslâmî muhtevaya sahip duaların modern fizikçiler tarafından tavsiye edilmesi dikkat çekicidir.21

ABD'de yayımlanan ünlü haber dergisi Newsweek bir sayısında, "Allah ve sağlık: Din iyi bir ilâç mı? Bilim neden inanmaya başlıyor?" başlığı altında dinin hastalıkları iyileştirici tesirini kapak konusu yapmıştır. Allah inancının insanın moralini yükseltip hastalıktan daha kolay kurtulmasını sağladığına temas edilen makalede, bilimin de inançlı insanların hastalıklarını daha kolay ve çabuk atlattığına inanmaya başladığı belirtilmiştir. Newsweek'in anketine göre, insanların % 72'si dua ederek hastalıktan daha çabuk kurtulduklarına, duanın iyileşmeyi kolaylaştırdığına inanmaktadır.22

Tedavide başkasının duası
Kişinin kendisine yaptığı dua fayda verebileceği gibi, başkasına yapacağı dua da faydalı olabilir. Şefaat duası adı verilen ve başkası tarafından yapılan duanın San Francisco General Hospital'da Koroner Kalb Bakım Ünitesi'ndeki 393 kalb hastasına nasıl bir tesirde bulunduğu Dr. Byrd23 tarafından araştırılmıştır. Hastanenin dışında bulunan duacılar, hasta taburcu oluncaya kadar duaya devam etmişlerdir. Dua edilen grubun diğer gruba göre daha az kalb tıkanıklığı gösterdiği, daha az antibiyotik tedavisine ve idrar söktürücüye ihtiyaç duyduğu, daha az zatürreye yakalandığı ve daha az oksijene ihtiyaç duyduğu ortaya konmuştur.

Seul'de (Kore) bir hastanede aşı ile dölleme tedavisi gören 199 kadın üzerinde bir çalışma yapılmıştır. Kadınların yarısına Kanada ve Avustralya'da bulunan Hristiyan dua grupları tarafından dua edilmesi sağlanmıştır. Bu araştırmadan ne kadınların ne de onlara tıbbî destek veren personelin haberi olmadığı gibi hastalara kendileri için dua edildiği de haber verilmemiştir. Neticede dua edilen grupta daha yüksek oranda gebelik gelişmiştir.24

Duke Üniversitesi'nde yapılan bir araştırmaya anjiyo operasyonu geçiren kalb hastaları katılmış, bunların bir kısmı için gıyaplarında dua edilmiştir. Komplikasyon oranları, dışarıdan dua edilmiş hastalarda, kendilerine dua edilmemiş hastalara göre daha az; hastaneden çıktıktan sonraki altı ay içinde ölüm nispeti de daha düşük çıkmıştır.25 AIDS hastalarında da kendilerine uzaktan gıyabi dua edilen grupta, ölüm daha az görülmüştür.26

Akıl hastalıklarının tedavisinde dua
Dinî ve mânevî çöküntülerin önüne geçilmesinin, ruhî rahatsızlıkların tedavi sürecini hızlandıracağı ve olumlu tesirde bulunacağı yönünde araştırmalar vardır. Bunlardan biri, David ve Susan Larson'un27 Los Angeles'de 400 hasta üzerinde yaptığı araştırmadır. Buna göre, % 60'ı dua olmak üzere dinî hayatın güçlendirilmesiyle, obsesif-kompulsif (takıntı-saplantı), aşırı hassasiyet, fobik anksiyete (korkuya dayalı endişe), paranoyak düşünceler, psikotik durumlar ve genel hastalık belirtilerinin azaldığı tespit edilmiştir.

Carson ve Huss'un28 dua ve şizofreni arasındaki münasebeti belirlemek için yaptıkları çalışma, duanın tesirlerini görmek bakımından mânâlıdır. Onlar, 20 kronik şizofren hastaya birer yardımcı vererek iki gruba ayırdı. Grubun biri bakıcılarıyla beraber dua etmeye ve mukaddes kitaplardan okumalar yapmaya gönüllü olurken, diğer grup duasız bir tedavi aldı. On hafta sonrasında dua eden ve edilen grupta duygularını belli etme kabiliyetinde artma, hayatlarındaki değişimler hakkında daha pozitif bir bakış açısı ve bedenî şikâyetlerinde azalmalar gözlendi. Benzer bir çalışmada şizofrenik halüsinasyonlarla başa çıkma ile dinî faaliyetler arasındaki münasebet incelenmiş; dua eden, dinî kitaplardan bölümler okuyan ve dinleyen Suudi hastaların, diğer başa çıkma metodu kullanan İngiliz hastalardan daha mantıklı bir tutum içinde oldukları tespit edilmiştir.29

Duanın ruh sağlığına olumlu katkıda bulunması, duanın samimiyet derecesine de bağlıdır. Duanın, kabul edilme şartlarından birisi olan samimiyetle ve Allah'a yakın olmakla alâkalı olduğunu gösteren önemli bir çalışmada, Allah'a bağlılığı zayıf olan kişilerin sık dua etmesi psikopatolojik belirtileri azaltmazken Allah'a sevgiyle bağlı olan kişilerde sık dua etmenin psikopatolojik belirtileri azalttığı tespit edilmiştir. Bu araştırmalar, Allah'a içtenlikle bağlanan, samimi olarak dua ve ibadet yapan insanların, bedenen ve ruhen daha sağlıklı olduğunu göstermektedir.31 Daha sık dua edenlerin akıl ve ruh sağlığının daha iyi olduğu başka araştırmalarda da ortaya konmuştur.32,33

Mânevîyatın, ağır ruhî bozukluklarla muzdarip birçok insanın hayatında önemli yeri olduğu, fakat buna rağmen birçok klinisyenin hastalarının dinî durumlarını ihmal ettikleri tespit edilmiştir. İsviçre ve Quebec'te 221 poliklinik ve 57 klinisyenle din ve mânevîyat üzerine bir değerlendirme yapılmış; hastaların çoğunluğu, dinin, hayatlarında önemli bir yer tuttuğunu belirtmiştir. Klinisyenlerin çoğunun ise, hastalarının dinî yönünden haberdar olmadığı, hattâ hastalar mânevî konularla rahatladıklarını ifade etseler bile ilgilenmedikleri ortaya çıkmıştır.34

Kronik ve cerrahî hastalıkların tedavisinde dua
Yüksek tansiyon: Geleneksel veya mânevî inanç ve faaliyetlerin hipertansiyonla münasebeti, klinik deneylerle tespit edilmeye çalışılmıştır. Duanın kan basıncının normalleşmesini sağladığına ve ağrıyı azalttığına dâir çalışmaların olduğu ifade edilmektedir.35 Meselâ, Brown'ın[36] araştırması, duanın hipertansiyon tedavisindeki olumlu katkısına dikkat çekmektedir. Benzer şekilde dua ile kas geriliminin de azaldığı tespit edilmiştir.37

Kanser hastaları: Kanser hastalarının iyileşmesinde önemli bir unsur olarak görülen moral ve motivasyon, hastanın inancı ve dindar çevresi tarafından sağlanabilir. Buna göre, iyimser duygulara sahip olan hasta, depresyondan ve stresten uzak duracak, böylece hastalığın iyileşme hızı da artacaktır. Son dönemde, 162 AIDS ve kanser hastası ile yapılan bir araştırmada19 mânevî ihtiyaçlarının farkında olan ve dinî vecibelerini düzenli olarak yerine getirenlerde, daha az depresyon belirtisi görülmüştür. Bir başka araştırmada38 da dua edenlerde kanserin tesirlerinin azalabileceği gözlenmiştir.

Ameliyat sonu iyileşme: Dindarların cerrahî müdahalelerden sonra iyileşme nispeti, dindar olmayanlara göre daha fazladır. Kalbinden cerrahî operasyon geçiren yaşlı erkek hastalar üzerinde yapılan bir çalışmada, dinî vazifelerini düzenli yerine getirenlerde, getirmeyenlere göre ameliyat sonrası hastanede kalma süresinin % 20 daha az olduğu, başka bir çalışmada da, kalça kırığı operasyonu sonrası, ibadethaneye düzenli devam eden kadınların, etmeyenlere nispetle daha kısa sürede ayağa kalktıkları ve daha az depresyon yaşadıkları bulunmuştur.20,30 Ülkemizde Kılıç'ın39 araştırmasında, hastaların endişelerinin giderilmesi için hemşireden yardım istedikleri, buna göre hemşirelerin bakım verirken mânevî yönü dikkate almaları gerektiği vurgulanmıştır.

Kalb hastaları: Anjiyoplasti operasyonu boyunca kendileri için dua edilen hastaların daha az komplikasyon geçirdikleri, altı ay içinde ölüm nispetinin daha düşük olduğu tespit edilmiştir.40 Kansas St. Luke's Hastanesi'nde beş din adamınca, hastanede tedavi gören 990 kalb hastasının 466'sına dua edilmiş, kendileri için dua edilen hastaların dua edilmeyenlere nazaran % 11 nispetinde daha çabuk iyileştiği ve rahatsızlık belirtilerinin azaldığı gözlemlenmiştir. Hastalar kendilerine dua edildiğini bilmiyordu ve dua edenler de hastaları tanımıyordu ve hiç karşılaşmadılar. Bu netice, gıyabi duanın standart tıbbî bakım için tesirli bir yardımcı unsur olabileceğini düşündürmektedir.41 Yıl boyunca koroner bakım ünitesine başvuran 393 Yahudi-Hristiyan hastanın 192'sine gıyaben dua edildi, 201'ine ise edilmedi. Hastanede iken dua edilen grupta hastalığın seyri çok daha hafifti. Dua edilmeyen grupta ise, dua edilenlere göre daha sık solunum desteği, daha çok antibiyotik ve diüretik (idrar söktürücü) ilâç gerekli oldu. Bu veriler de, koroner bakım ünitesine başvuran hastalarda duanın iyileştirici rolünü ortaya koymaktadır.16

Engelli hastalar: Johnstone ve arkadaşlarının22 bir araştırmasında engeli/sakatlığı olanlar için de, problemleriyle baş etmede dinî duygu ve mânevîyatın çok önemli bir faktör olduğu ortaya konmuştur. Neticede, rehabilitasyon profesyonelliği ile ilgili olarak dinî başa çıkma stratejilerinin geliştirilmesi, dinî konularla ilgili rehabilitasyon uzmanı yetiştirilmesi gibi pratik teklifler sıralanmıştır.

Migren: Mânevî telkin yapılan migren hastalarında diğerlerine göre iki aylık müdahale ve takip boyunca hem migren baş ağrısı, anksiyete ve depresyon sıklığının daha fazla azaldığı, hem de ağrıya toleransın daha fazla arttığı gösterilmiştir.42

Netice
Tıp dünyasında yapılan objektif araştırmalar, duanın insan psikolojisi ve fizyolojisi üzerinde birtakım pozitif değişiklikler meydana getirdiğini göstermektedir. Ayrıca duanın hiçbir olumsuz yan tesiri de yoktur. Araştırmaların hiçbirinde dua edilen grup, edilmeyenlerden daha kötü netice göstermemiştir. Burada dikkat çekmek istediğimiz husus, hastalık, sağlık gibi insanların tamamen söz sahibi olamadığı ve çoğumuzun alın yazısı olarak tabir ettiği durumlarda dua edilmesinin, Yüce Allah'ın izniyle bazı müspet değişmelere vesile olabilmesidir. İmanın ve duanın hastaların üzerindeki olumlu tesiri ve tedavi sürecini hızlandırması doktorların da dikkatlerini çeken ve tavsiye ettikleri bir konudur.

Geçmiş ve Gelecek

Hiç şüphesiz bir topluma yapılacak kötülüklerin başında, o toplumu, bugünkü ve yarınki varlığının en hayatî kökleri sayılan mazideki değer ve dinamiklerinden koparmak gelir. Yıllar var ki milletimiz, hep böyle sinsi bir plânla karşı karşıya kaldı; hattâ ona o zenginlerden zengin tarihi unutturularak âdeta bu koskoca millet millî hafızadan mahrum bırakıldı. Aslında biz millet olarak, bu bölgede var olduğumuz günden itibaren eskilerden tevârüs ettiğimiz her şeye kendi boyamızı çalarak, onları yepyeni kıymetlere ulaştırdık ve tamamen kendimize mal ettik.

Üzerinde bulunduğumuz bu topraklar, çevremizde çağlayıp giden ırmaklar, dört bir yanımızda salınan ağaçlar, gönüllerimize ürpertiler salan mehîb zirveler, sımsıcak ve yumuşak ovalar-obalar ve her uğrayışımızda âdeta bir ahiret koyuna uğramış gibi bizi uhrevîleştiren mezarlar ve o mezarlar içinde ibretli bir sessizlikle yüzlerce seneden beri yatan ölüler o kadar bizimdir ve o kadar duygularımızla içli dışlıdır ki, onlarsız edemeyiz..aksine ne zaman onlardan uzak kalsak, ruhlarımızın ciddî bir "dâüssıla" ile sarsıldığını hisseder ve hemen onlara koşmak isteriz.

Evet biz, işte bu ölçüde gönüllerimize sinmiş bu topraklar üzerinde onun havası ile, suyu ile beslenerek yirmi birinci asrın sahillerine ulaştık. Biz, bu toprakların çocukları, mübarek tarihin mirasçıları ve torunları olmakla övündüğümüz ölülerimizin de dalları, sürgünleriyiz.

Bu itibarla da, o kendine has rengi, deseni, şivesiyle geçmişimize hayranlık duymamız ve onunla alâkalı yitirdiğimiz değerlerin hasretini çekmemiz gayet normaldir. Eğer gayri tabiî bir durum varsa, o da bu konudaki vurdumduymazlıktır. Mazi; şekil, keyfiyet ve öz bakımından bizim duygu ve düşüncelerimizin kaynağı, şimdiki mevcudiyetimizin kökü, yarınki bekamızın da esasıdır. Bu açıdan da o bizden ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın, her zaman bize bizden daha yakın olacak ve gönüllerimizin en mûtena yerinde hep bir sevgili gibi kendisini hissettirecektir. Eğer bugün millet olarak varlığımız söz konusu ise, bunu büyük ölçüde o şanlı geçmişe borçluyuz. Biz, onun o engin çağlayanları içinde aka aka durulmuş ve gökten inen yağmur damlalarına denk bir safvete ermiş; onun vadilerinde rötuşlana rötuşlana şekillenip kendimiz olmuş ve millet ruhunun en son basamağına ulaşmışızdır. Bu itibarla da, gelişip içinde kıvama erdiğimiz böyle bir zaman dilimine karşı lâkayt kalmamız, topraktan sökülüp atılan ve hava ile, su ile irtibatı kesilen bir filiz gibi kuruyup gitmemiz, hattâ yok olmamız demektir.

Ömürlerimiz vefa ettiği sürece biz böyle mübarek bir zaman dilimine karşı lâkayt kalmayacak, evet kuruyup gitmelere karşı hep maziye ve onun değerlerine sığınarak yaşama azmimizi bileyip geleceğe yürüyeceğiz. Bu bitmeyen yolculukta, geceler her zaman o füsunlu hâlleriyle; gündüzler mor, menekşe renkleriyle; çevremizdeki canlı-cansız nesneler kendi orijinleriyle; köylerimiz, kasabalarımız, şehirlerimiz, bizim duygu ve düşüncelerimizden fışkırıp çıkmış bize ait hususiyetleri ve hislerimize benzeyen çehreleriyle gönüllerimize sürekli geçmişi fısıldayacak ve ruhlarımıza bütün zamanları birden yaşama tılsımlarını üfleyeceklerdir..üfleyeceklerdir zîrâ geçmiş, bizim çocukluğumuzun beşiği, gençliğimizin altın çayırları, olgunluk dönemimizin silinmez izleri, ölülerimizin mezar şeklindeki otağları ve ümitlerimizin, emellerimizin masmavi ibrişimleri ile örülmüş, örülüp Cennet bahçelerine dönmüş bir sonsuz ülke ve bir sihirli diyardır. Evet, maziye her yönelişimizde onu, ruhlarımızı değişik ilhamlarla coşturan bir ilham meleği, gözlerimizin içine gülen Firdevs bahçeleri ve gönüllerimizi şahlandıran çok sesli bir mûsıkî gibi duyar; onun hem bugüne hem de yarınlara galebe çaldığını bir iç müşâhede ile hisseder ve hâlihazırdaki varlığımızın da, yarınki bekamızın da anilmerkez (merkezkaç) bir hareketin uzantıları olarak gidip ona dayandığını görür; ondan fışkıran hâlin ve ondan kaynaklanacak olan istikbalin o bereketli çağlayanları karşısında döner döner ona selâm durur ve yine de bir şey yapamamış olmanın ezikliği ile onu kalbin kadirşinaslığına emanet ederiz.

Bilhassa, üst üste inkisarların yaşandığı, yolların gidip bütün bütün sarpa sardığı, havanın kararıp ufukların sarardığı, ümitlerin sarsılıp iradelerin çatırdadığı, hizmetlerin, dikenli tarlalar ve çakıllı yollarda yürüme ölçüsünde zorlaştığı dönemlerde mazi o kadar sıcak, o kadar yumuşak, o kadar aydınlık, o kadar masum, o kadar diri ve o kadar kucaklayıcıdır ki; ona sığınınca birdenbire aşılmaz gibi görünen tepeler dümdüz, düzlükler de pürüzsüz hâle gelir; gelir de âdeta zindandan Firdevsî yamaçlara açılıyor gibi kendimizi rahat ve huzur içinde hissederiz. Dahası, onun içimize saldığı ümit kıvılcımlarıyla geleceği de öyle düşlemeye başlar, içinde bulunduğumuz durumu iki Cennet arasındaki bir berzahta yürüyor gibi görür ve geçilmesi gerekli olan bir köprüden daha fazla önem de atfetmeyiz. Böylece, realitede yitirdiğimiz şeyleri bir ölçüde imanlarımızda, ümitlerimizde, duygularımızda, düşüncelerimizde dipdiri olarak bulur ve Cehennem gibi durumlarda dahi sürekli "berd ü selâm" yaşarız.

Bir iki asır var ki, bazıları kendilerini, temelleri olmayan muhayyel bir geleceğin visal duygularına salarak, nice mânâ köklerimizi harap ettiler. Uğrunda onca günaha girdikleri o hayalî âtî, onların vehmettikleri şartlar içinde hiçbir zaman gerçekleşmedi; daha sonra nasıl gerçekleşeceği, hangi kriterlere göre gerçekleştirileceği ve hangi sabitelerle doğrulanacağı da belli değildi.

Oysaki, yaşanmış bir mazi, maddî, mânevî bütün dinamikleriyle esas alınarak geleceğin ona göre imar edilip şekillendirilmesinde bu belirsizliklerin hiçbirisi söz konusu değildir; değildir, zîrâ her şeyden evvel böyle bir kabulde bir ruh ve mânâ kökü, bir kültür ve medeniyet temâdîsi bahis mevzuudur. Dün, millî varlığımıza esas teşkil eden dinamikler, yarınki varlığımız konusunda da bize ışık tutacak, ümitlerimize fer verecek, iradelerimizi güçlendirecek ve her zaman bizi şahlandıracaktır. Aksine, şanlı geçmişimize ve ona hayat bahşeden kaynaklara gözlerimizi kapadığımız takdirde zamanın yüksek debili seylâpları ve hâdiselerin amansız dalgaları karşısında her zaman zaafa düşüp sarsılmamız ve önü alınmayan bozgunlar yaşamamız kaçınılmazdır.

Hâlbuki mazi, bizim hatıralarımızda hep taze, hep pırıl pırıl ve hep güzeldir. Elbette ki bunda, onun içinde olmayışımızın, o günkü insanlarla aynı şeyleri paylaşmayışımızın tesiri büyüktür. Ama bir küll hâlinde mazi, bu kabil psikolojik mülâhazaların çok üstünde hep bir nezahetin, bir safvetin remzi ve unvanı olagelmiştir. Bundan sonra da ne o günkü muvakkat ve dar zeminli mesâvî, ne de bazı miyop bakışlı insanların yorumları onun renklerini solduramayacak, o derin ve duru kaynağı bulandıramayacak ve hiçbir güç onu yerinden oynatamayacaktır.

Şimdi eğer bizim şu içinde bulunduğumuz dönemdeki düşünce tarzımız, bu sağlam zemin üzerine oturtulamamış ve ona böyle sağlam bir zeminde geleceğe açılma imkânı sağlanamamışsa, her şey, gece ve gündüzlerin değişmesi, yaz ve kışların dönüp durmasıyla sürekli sarsılacak; doğanların yaşlanması, yaşlıların ölmesi, yeşilliklerin sararıp solması, baharların hazanın pençesinde inlemesi ve lezzetlerin acılaşıp elemlerin azgınlaşması misillü, toplumun ruh safveti de bozulacak, millet ruhu kozmopolitizme esir düşecek, renkler birbirine karışacak ve bütün değerler altüst olacaktır. Böyle bir durumda ise, bütün aşkların, muhabbetlerin sönmesi, insanî alâka ve irtibatların gevşemesi, içtimaî ızdırapların artması ve sarsıntıları sarsıntıların takip etmesi kaçınılmazdır.

Mâzi, tıpkı bir Kutup Yıldızı gibi hep yerinde duran güçlü bir referanstır. Evet, her şeyin değişip durmasına karşılık o hep yerinde durur, başkalarına yol gösterir ve izâfîliğin gerçeğe en yakın bir yanını temsil eder. Öyle ki o, her zaman merkezî bir nakış gibi yöresindeki bütün atkılara açık bulunur; uzak-yakın bütün tâlî nakışçıklar ise belli münasebetlerle onunla irtibatlanır ve onun ruh ve mânâsına göre şekillenirler. Bu açıdan mazi, temel esprisi itibarıyla zaman üstü bir muhtevaya sahip bir öz ve bir aslî cevher gibidir. Bu öze ve bu cevhere sahip çıkabilen milletler, onu yerinde kullanabilen kimyager uzmanlara ve cevherfürûşân sarraflara benzerler ki; asırlar ve asırlar boyu, din, ahlâk, kültür, sanat ve millî seciye gibi hayatî unsurlar hazinesinden, bugünleri ve yarınları adına akla hayale gelmedik en nadide eserler meydana getirir ve başkalarına göre yok sayılan bir zeminde hep varlık cilvesi gösterirler.. gösterir, itibarî ve izafî nesneleri hakikî kıymetlere ulaştırır, azı çoğaltır, darı genişletir, tabiî görüneni fevkalâdeliklere yükseltir ve sınırlı şeyleri sınırsız hâle getirirler. Hattâ bunca tahribata rağmen biz bile, ne zaman ağzımızı açıp da "mazi" desek, sihirli bir kelime söylemiş gibi, tasavvur ufkumuza dünya kadar kapı aralanır ve âdeta bir büyü bizi çok sıkıldığımız bir zeminden, tahayyülleri aşkın ferahfeza bir iklime çıkarır ve geleceğin o dolgun, taşkın esintileriyle, düşünce ufkumuza yeni yeni renkler katarak, iç dünyamızda bize ne "ba'sü ba'delmevt"ler yaşatırlar; yaşatır da, bu kelimenin çağrıştırdığı şeylerle kendimizi her yerde rahatlıkla uçan bir balonla, bir zirveden diğer bir zirveye uçarak geçiyor sanırız. Bu mülâhaza ile de, geçmişi, içinde neş'et ettiğimiz bir dünya, geleceği de yeni bir dirilişle başlayacak olan ukba gibi düşünür ve her zaman gönüllerimizde Cennetlerin füsununu duyarız.

* Bu yazı, Sızıntı dergisinin Aralık 1997 tarihli 227. sayısından alınmıştır

Sağlık-Bilim-Teknoloji

Yoğun Egzersizler, Beynin Korunmasına Vesile Olabilir
Ilımlı şiddette veya yoğun egzersizler inmeyle, bunamayla ve hareket problemleriyle irtibatlı beyin hasarının gelişme riskini % 40 azaltabilir. Neurology dergisinde yayımlanan yeni bir çalışma, yoğun egzersiz yapan kişilerin MR görüntülerinde sessiz beyin infarktı (ölü bölge) bulunma ihtimalinin daha az olduğunu ortaya koydu. Egzersizin yüksek kan basıncı veya yüksek kan kolesterolü (LDL) gibi inme (beyin hasarına yol açar) riski faktörlerini düşürdüğünü çeşitli çalışmalar zaten göstermişti. Bu gibi durumları tedavi etmek faydalıdır; ancak birçok infarkttan kaynaklanan beyin hasarı umumiyetle iyileşmez. 1.238 yaşlının katıldığı bu yeni çalışmada egzersizin beyin infarktlarının gelişimine karşı koruyucu olduğu gösterildi. Yalnız egzersizin en azından orta şiddette olması gerekmektedir; hafif egzersizlerin faydalı tesirine rastlanmadı. Araştırmacılar infarkt riski azalınca bunama ve inme riskinin de azalacağını ümit ediyor. (InteliHealth 09.06.2011)

Kilo Kaybetme, Uyku Apnesinin Azalmasına Vesile Olabilir
Tıkayıcı uyku apnesi, bazen bir gecede yüzlerce defa olmak üzere, kişinin kısa sürelerle solunumunun durmasına sebep olan ciddi bir uyku hastalığıdır. Bilindiği gibi, şişmanlık, tıkayıcı uyku apnesinin başlıca risk faktörüdür. İsveçli araştırmacılar ciddi bir diyetle (günde sadece 500 kilokalori) dokuz haftada ortalama 18 kg kaybeden fazla kilolu veya şişman erkeklerin uyku apne sendromu belirtilerinde ehemmiyetli azalmalar meydana geldiğini gösterdi.

Çalışmaya uyku apne sendromu bulunan fazla kilolu veya şişman altmış erkek katıldı. Neticede bu hastaların uyku apne sendromu belirtilerinde ortalama % 58 azalma meydana geldi. Uyku apne sendromu en ağır olanlarda iyileşme en fazlaydı. Erkekler ağırlıklarını ortalama 6,5 kg geri aldıktan sonra bile uyku apne sendromu belirtilerindeki azalma % 47 idi. Araştırma BMJ Online First'te yayımlandı. Kalori kısıtlamasının daha az olduğu (günde 1200–1500 kilokalori) bir diğer çalışmada da uyku apne sendromu belirtilerinde azalma bulunduğundan araştırmacılar enerji alımının ilk bahsettiğimiz çalışmadaki kadar çok kısıtlanmasının gerekmediğini düşünmektedir. (WebMD Health News 01.06.2011)

Hasarlı Beyinde Tamirat
journal of Neural Engineering isimli ilmî derginin son sayısında yayımlanan bir makaleye göre, hafızayı destekleyecek şekilde kullanılan bir elektronik sistem, beyin fonksiyonlarını destekliyor. Deneyde farelere ilâç verilerek, onların uzun dönemde öğrendikleri bazı davranışları unutmaları sağlandı. Daha sonra sistem desteği uygulanan farenin, unuttuğu davranışları tekrar hatırladığı görüldü. İşin daha enteresan tarafı ise, sistem desteği çekilince farenin aynı davranışı tekrar unuttuğuydu. Wake Forest Üniversitesi Biyomedikal Mühendislik Bölümü'ndeki araştırma grubu, bu çalışma ile beynin hipokampüs adı verilen kısmının öğrenmedeki rolüne dâir ciddi bir mesafe kaydedileceğini tahmin ediyor.

Deneyde araştırmacılar, fareyi bir kola basarak öğrenmeyi; ikinci bir kola basarak da mükâfatlandırmayı sağlayan özel geliştirilmiş bir kutu içine koyuyorlar. Bu işlemler sırasında, farenin beyninin öğrenme aktivitesi ile ilgili hipokampüs bölgesindeki CA3 ve CA1 adlı iki altbölge arasında -uygun şekilde takılmış uçlar ile- veri kaydı yapılıyor. Öğrenme sürecinde hipokampüs vasıtasıyla, kısa vadeli öğrenmenin uzun vadeli öğrenmeye dönüştürüldüğü gözlemlenmiştir. Elde edilen ilk neticelerde, beyinde hipokampüs yok ise, kısa vadeli öğrenme devam ettiği hâlde, uzun vadeli öğrenmenin olmadığı görüldü.Deneyin bir başka çalışmasında ise, farmakolojik malzemeler kullanılarak normal sinir etkileşimleri engelleniyor. Önceden eğitilmiş fareler uzun vadeli öğrendiklerini bu durumda uygulayamıyor. Daha sonraki adımda, hafızanın kodlama sistemi kapasitesini ikiye katlayacak şekilde programlanmış bir elektronik cihaz fareye uygulandığında, sinirler arası etkileşim farmakolojik olarak engellenen farelerde uzun vadede öğrenme kabiliyeti tekrar kazanıldı. Araştırmacılar bir adım daha öteye giderek, fareye protez şeklinde geliştirilen sun'î hipokampüs sistemi yerleştirdi. Bunun neticesinde, CA3 ve CA1 altbölgeleri arasındaki etkileşmenin katlandığı gözlendi.

Araştırma grubunun başında bulunan T. Berger; hafızanın nasıl çalıştığı konusunda, sinirler arası kodlamada ilk defa bu kadar yeterli ve doyurucu bilgiye ulaşıldığını belirtiyor. Artık bir nöral (sinir hücresi ile ilgili) protez; hafızanın kodlama, manüplasyon ve tanımlama işlemlerini gerçek zamanlı yapabilecek. Çalışmanın bundan sonraki adımında maymunlar kullanılarak daha ileri bir safhaya geçme hedefleniyor.

Beynimizin Beyni

Türkiye'nin idarî merkezi Ankara'dır. Fakat Ankara'nın her yeri aynı derecede önem arz etmez. Ankara'nın da merkezi başbakanlıktır. Benzer şekilde birçok sistemde bir merkez, bir de merkezin merkezi vardır. Vücudumuzun işleyişinde en önemli merkez, bütün sinir sisteminin yoğun bir şekilde yerleştirildiği beyindir. Yukarıdaki örnekte olduğu gibi beynimizin de taban kısmına yerleştirilmiş olan hipotalamus, bir mânâda beynimizin beynidir.

Hipotalamus, beynin öteki bölgeleriyle ve bütün iç organlarla sinir bağları kuracak ve bütün bu bölgelerle sinir lifleri vasıtasıyla iletişimde olacak şekilde çok mühim bir konuma yerleştirilmiştir. Bu stratejik konumuyla hem beynimizin hem de vücudumuzun tıpkı bir orkestra gibi idare edilmesinde rol alan sebepler perdesinin başında gelir. Buradan salgılanan bazı hormonlar vasıtasıyla vücuttaki hemen hemen bütün iç salgı bezlerinin çalışmaları denetlenir. Bu hususiyeti ile hipotalamus, insan organizmasındaki haberleşme ve denetim sistemlerinin en mühim merkezidir.

Hipotalamus, iki taraflı çalışan bir sinyal dönüştürücü şeklinde yaratılmıştır. Kendisine gelen elektrik uyarılarını, kimyevî uyarılara çevirebileceği gibi, kimyevî sinyalleri de elektrik sinyallerine dönüştürebilen nadir beyin yapılarından biridir. Başka bir deyişle hipotalamusa, insan organizmasının sinir sistemiyle hormon sistemini birbirine bağlayan bir köprü vazifesi verilmiştir. Böylece yalnızca hormonal sistemin değil, sinir sisteminin de aynı ustalıkla idaresinde söz sahibi kılınmıştır. Tesadüfî mutasyonların ve akılsız atomların hücre seviyesinde bu kadar mükemmel bir organı kendi kendine geliştirmesi asla mümkün değildir.

Vücuda içten dıştan ulaştırılan her türlü sinyalin çok önemli bir kısmı değerlendirilmek üzere hipotalamusa gelir. Kendisine ulaşan bilgileri yorumlama, alınması gereken tedbirleri alma ve vücutta yapılması gereken değişiklikleri hesaplama, karar verme ve bu kararları ilgili vücut hücrelerine uygulattırma gibi çok kompleks süreçlere ait bilgileri bu küçük doku parçasının kendi ilmine ve kudretine verebilir miyiz? Bütün bu hikmetli ve aklımızın idrak etmekte zorlandığı vazifeleri hipotalamus saniyeler içerisinde aksatmadan yerine getirir.

Dört gram ağırlığında olan hipotalamus, 1.400 gramlık beynin binde üçünü, 70 kilogramlık vücut ağırlığının ise, sadece yüz binde altısını teşkil eder. Ancak minicik cirmine rağmen, göz sinirinin üzerine uzanan ön parçasıyla da kan basıncını, vücut sıcaklığını ve pek çok hormonun salgılanma hızını kontrol etmekle vazifelidir.

Hipotalamusa, beyindeki hipofiz bezini uyaran hormonların üretilmesi rolü verilmiştir; bunlar da ön hipofizde çeşitli hormonların yapımını ve kana salgılanmasını düzenlemede vazifelidir. Hipofizden salgılanan büyüme, cinsiyet, süt üretimi, metabolizma hızı vs. gibi her türlü hormonun sentezi, salınması veya durdurulması faaliyetlerinin sinyalleri hipotalamustan üretilir. Bütün bu faaliyetler, onun kısmen beyinden bağımsız bir organ olduğunu düşündürse de, aslında onlar karşılıklı bir diyalog ve münasebet içinde birbirlerine tesir ederler. Vazifelerinden bazıları şunlardır:

Vücut sıcaklığının ayarlanması: Ön hipotalamusta vücudu sıcaklık artışından, arka hipotalamusta ise sıcaklık düşmesinden koruyan birer merkez bulunmaktadır.

Beslenmenin düzenlenmesi: Yapısında bulunan açlık merkezi besin alma, tokluk merkezi ise besin alımını durdurma ile vazifelendirilmiştir.

Kalb-damar sisteminin düzenlenmesi: Arka ve yan hipotalamusun uyarılması kan basıncı ve kalb hızını artırırken, preoptik (görme merkezinin ön kısmı) alanın uyarılması sıklıkla zıt tesir yapmaktadır.

Su alımının düzenlenmesi: Bu fonksiyon iki yolla icra edilmektedir:

Susama hissini uyandırarak su içilmesine vesile olur İdrarla su atılımını denetler.

Rahim kasılmalarının ve süt boşalmasının düzenlenmesi: Salgıladığı oksitosin hormonu rahim kasının kasılabilirliğini artırdığı gibi, meme keseciklerini çevreleyen hücrelerin kasılmasını da sağlar. Bu hormon, rahmin kasılmasını temin edip doğum sancılarını kuvvetlendirerek bebeğin doğum kanalından çıkışını kolaylaştırmakla birlikte, doğumdan sonra sütün meme başından çıkışını sağlayan mekanizmayı da harekete geçirir.

Savunma-saldırı cevaplarının düzenlenmesi: Tehlike ânında vücutta refleks şeklinde gelişen savunma ve sonrasında tehlikenin üzerine saldırma gibi tepkilerin düzenlenmesi ile de vazifelidir.

Hipofizle yardımlaşma
Hipotalamusun vücut üzerindeki hâkimiyetine katkıda bulunan çok mühim bir yardımcısı vardır. Aldığı kararları gerekli yerlere bu yardımcısı vasıtasıyla bildirir. Meselâ vücutta kan basıncı düştüğünde ilk olarak istihbarat birimleri harekete geçer ve bu basınç değişikliğini hipotalamusa bildirirler. Hipotalamus da basıncın yükselmesi için ne gibi bir tedbir alınması gerektiğine karar verilir. Bu karar yardımcısına bildirilir. Kendisinin yardımcısı olan ve hormonal sistem üzerinde çok büyük bir tesiri olan "hipofiz" bezi ile hipotalamus, iki küçük et parçası gibi görülmelerine rağmen, iki şuurlu insan gibi haberleşir. Hipotalamus, yaratılışı itibarıyla hipofiz bezi üzerinde tam bir kontrol sağlar. Hipofizin hayatî ehemmiyeti haiz birçok hormonu, hipotalamusun denetiminde salgılanır.

Vücudun sadece yüz binde altısı ağırlığındaki bir dokunun ve bu dokuyu oluşturan hücrelerin plân yapması, bu plâna uygun hareket etmesi, bir kısım emirler verip, diğerlerinin bu emirlere uyması, verilen emirleri anlayabilmesi ve eksiksizce uygulayabilmesi harikulâde hâdiselerdir. Üstelik bugüne kadar yaşamış olan ve hâlen yaşayan milyarlarca insanın her birinin beyninde bunların istisnasız gerçekleşmesi, aynı uyumun kusursuz bir şekilde her insanda işlemesi, durumu daha da harikulâdeleştirmektedir. Vücudumuzu oluşturan gözle görülmeyecek kadar küçük hücrelere ve bu hücrelerin ürettikleri hormonlara, enzimlere ve diğer yüz binlerce protein molekülüne, sonsuz bir ilim, akıl ve şuur gerektiren bütün bu hususiyetleri kazandıranın, akılsız tabiat kuvvetleri ve başıboş tesadüfler olamayacağı açıktır. İnsan bedeninde kusursuz şekilde çalışan bütün sistemleri teşkil eden organ, doku ve hücrelerin işleyişinin her safha ve parçasının, insanın kavrama sınırlarının ötesinde ve eşi benzeri olmayan sonsuz bir ilim ve kudretin gücü ile hareket ettikleri çok açıktır.

Kanuni Sultan Süleyman ve Kültürümüz

Kültürün, millet hayatında çok ehemmiyetli bir yeri vardır. Geçmişe ve ruh köklerine bağlı olmak, bir millete yükselme yollarını açar, o milletin yarınlarını aydınlatır. Kendi değerlerinden beslenen millî kültürlerini oluşturamamış veya bunları gelecek nesillere taşıyamamış milletler, yaşasalar bile istikballerinden endişe etmelidirler.

Kültürel değerlerin milletlerin hayatındaki yerini bilen Osmanlı sultanları, cihangir ordularıyla ülkeler fethedip devletin sınırlarını genişletirken, ilim, irfan ve sanat erbabının çalışmaları için gerekli zemini hazırlamayı da ihmal etmemişlerdir. Kazandıkları zaferlerden ziyade, ilim adamlarını ve sanatçıları muhafaza etmekle, onlarla dost olmakla iftihar eden Osmanlı sultanları, bu tavırlarıyla muhteşem bir medeniyetin oluşmasına öncülük etmişlerdir.

Sultanların ve ilim adamlarının gayretleriyle yükselmeye başlayan Osmanlı medeniyeti, 2. Murad ve Fatih Sultan Mehmed dönemlerinde gelişmiş; Sultan Süleyman devrine gelindiğinde ise, en muhteşem günlerine ulaşmıştı.

Aldığı eğitim sayesinde bir sanat âşığı olarak yetişen Sultan Süleyman, siyaseti ve askeri yönlendirmedeki ustalığını, sanat ve ilim erbabı üzerinde de göstermiştir. Bu sayede onun döneminde sanat faaliyetleri zirveye çıkmış, mükemmel eserler ortaya konmuştur. Bu dönemde yaşayan Şeyh Yahya Efendi ve Şeyhülislam Ebussuud Efendi gibi mânevîyât erlerinin yanında, Mimar Sinan, Baki, Matrakçı Nasuh, Nakkaş Osman, Fuzuli, Şah Kulu, Kara Memi, Ahmed Karahisârî gibi usta sanatçılar, Osmanlı medeniyetinin gelişmesine büyük katkı sağlamışlardır.

Şeyhülislâm Ebussuud Efendi
Sultan Süleyman'ın en büyük talihi, asrında Şeyhülislam Ebussuud Efendi gibi büyük bir âlimin yetişmiş olmasıydı. Ebussuud Efendi, engin fıkıh bilgisi ve adalet telakkisi ile sultanın baş danışmanıydı. Sultan Süleyman ile Ebussuud Efendi arasında devlet vazifesinin ötesinde bir gönül bağı vardı. Bu, âdeta hoca talebe münasebeti gibiydi. Sarayın bahçesindeki ağaçları saran karıncalardan kurtulmak isteyen sultanın:

"Dırahta ger ziyân etse karınca
Zararı var mıdır ânı kırınca."
mısralarıyla hocasından müsaade isteyen bir talebe edasıyla seslenmesi;
Ebussuud Efendi'nin ise bir mürşit edasıyla:
"Yarın Hakk'ın divanına varınca
Süleyman'dan hakkın alır karınca."
diyerek sultana yapacağı işin âhiret mesuliyetini hatırlatması, bu bağın güzel bir örneğidir.

Fıkıh ve tefsir alanında derin bir bilgiye sahip olan Ebussuud Efendi, Sultan Süleyman'ın nazarında, asrının Ebû Hanife'si idi. Ebusuud Efendi ilmî seviyesini gösteren muhteşem bir tefsir hazırlamıştı. Bu tefsir Osmanlı döneminde Zemahşerî ve Kadı Beyzâvî'nin tefsirinden sonra en çok müracaat edilen üçüncü eserdi. Ebussuud Efendi, tefsirinin birinci cildini bitirip oğluyla Sultan Süleyman'a gönderdiğinde, sultan onu sarayın kapısında hürmetle karşılamıştı. Eserin muhteşemliği karşısında hayrete düşen sultan, Ebusuud Efendi'nin maaşına iki yüz akçe zam yaparak, onu ödüllendirmiş ve eserden iki nüsha daha yazdırılarak Mekke ve Medine'ye gönderilmesini emretmişti.

Süt Kardeş, Ağabey "Yahya Efendi"
Sultan Süleyman'ın gönül dünyasında yer bulan diğer bir mânevîyât büyüğü ise, Şeyh Yahya Efendi'dir. Trabzon Müftüsü Ömer Efendi'nin oğlu olan Yahya Efendi, Şehzade Süleyman ile aynı günlerde doğmuştu. Yahya Efendi'nin, Sultan Süleyman'ın nezdinde ayrı bir yeri vardı. Çünkü Yahya Efendi, Sultan Süleyman ile "sütkardeşi" idi. Annesinin sütü yeterli olmadığından, Şehzadeyi Yahya Efendi'nin annesi emzirmişti. Böylece geleceğin "sultan"ı ile "veli"si sütkardeş olmuşlardı. Bu yakınlıktan olsa gerek, Sultan Süleyman, Yahya Efendi'ye "ağabey" diye hitap ederdi.
Halk arasında Zembilli Ali Efendi olarak tanınan Molla Cemâlî'den ders okuyup icazet alarak müderris olan Yahya Efendi, Beşiktaş sırtlarında insanlardan u­zak­ta medrese, mescit, hamam ve çeşmeden müteşekkil küçük bir külliye kurmuştu. Yahya Efendi, son akçesine kadar fakir ve muhtaçlara dağıtan, hattâ ziyaretine gelenlerin kayık kirasını dahi kendisi verecek kadar cömert bir veli idi.

Sultan Süleyman devlet işlerinden bunalıp, biraz nefes almak istediğinde, Yahya Efendi'nin bu mütevazı uzlet hanesine misafir olur, onunla hasbıhâl ederdi. Dünyevî ihtiraslardan arınmış bir ruha sahip olan Yahya Efendi, sultana hâl ve sözleriyle saltanatının fânîliğini hatırlatan, gerektiğinde eksik yanlarını, yanlışlarını söyleyebilen beklentisiz bir dosttu.

Mimar Sinan ve Süleymaniye Külliyesi
Sultan Süleyman devrinde yetişen büyük sanatçılardan biri de, Mimar Sinan'dır. Mimar Sinan, Yeniçeri Ocağı'nda yapı işlerinden mesul bir asker olarak devlet hizmetine girmiş ve gösterdiği yararlılıklar sayesinde sekban ocağına alınmıştır. Vezir Lütfi Paşa'nın tavsiyesiyle de askerî vazifeden alınıp, sivil mimar olarak sarayın hizmetine verilmiştir.
Sultan Süleyman devrinde inşa edilen eserlerin hemen hepsinde Mimar Sinan'ın mührü yer almaktadır. Mimar Sinan, başta İstanbul olmak üzere memleketin birçok yerinde cami, medrese, hastane, imarethane, su kemeri, köprü, dergâh gibi eserler inşa etmiştir.

Mimar Sinan'ın Sultan Süleyman döneminde inşa ettiği en büyük eser, şüphesiz Süleymaniye Külli­yesi'dir. 24 Mayıs 1550 Perşembe günü inşasına başlanan eserin ilk temel taşını koymak bahtiyarlığını, Sultan Süleyman, Mimar Sinan'a vermeyip, bu vazifeyi ilme ve insanlığa duyduğu saygının gereği olarak devrin fazilet ve bilgi âbidesi Ebussuud Efendi'ye vermişti. Yedi yıl sonra, gelenleri haşmet ve heybetle selâmlayan Osmanlı mimarlık sanatının en mühim eserlerinden biri vücuda getirilmişti.

Ahmet Karahisarî ve muhteşem Mushaf-ı Şerîf
16. yüzyılın büyük sanatkârlarından olan Ahmet Karahisarî'nin en önemli eseri hâlen Topkapı Müze­si'nde muhafaza edilen büyük ebattaki Mushaf-ı Şerif'tir. Sultan Süleyman'ın isteği üzerine yazılmaya başlanan Mushaf-ı Şerîf, 16. yüzyılın en büyük şaheserlerinden birisi olarak kabul edilmektedir. Orijinali 61,5 x 42,5 santimetre boyutunda olan eserin 220 yaprağı 1554–1555 yılları arasında Ahmet Karahisarî, 80 yaprağı ise 1584–1587 yılları arasında mânevî evlâdı Hattat Hasan Çelebi tarafından yazılmıştır. Tamamlanması 51 yıl süren Mushaf'ın sadece tezhibi ve cildi, 1584–596 arasında (12 yılda) bitmiştir.

Kanunî Sultan Süleyman ve şiir
Sultan Süleyman devrinde şiirin ve şairlerin itibarı artmış, söz ustaları her yana yayılmıştı. Şiir konusunda son derece hassas olan sultan, nerede iyi bir şair duysa, onu himaye eder, ondan iltifatını esirgemezdi. Devrinde Bâkî, Fuzulî, Hayâlî, Ahmet Paşa, Necati Bey ve Zâtî gibi değerli birçok şairin yetişmiş olması, biraz da sultanın gayretleriyle mümkün olmuştur.

Kendisi de bir şair olan Sultan Süleyman, "Muhibbî (seven, âşık)", mahlasıyla şiirler yazmıştır. Söz ustalığında şair sultanların en ihtişamlısı ve en çok şiir yazanı olan Sultan Süleyman'ın, biri Farsça olmak üzere iki "divân"ı bulunmaktadır. Sultan Süleyman'ın devlet işlerinin arasında binlerce şiirden oluşan bir "divân" vücuda getirebilmesi, hayret edilecek bir muvaffakiyettir.

Şair Muhibbi'nin dilden dile dolaşan şu ünlü gazeli, aynı zamanda onun dünya saltanatı karşısındaki tavrını da yansıtmaktadır.

"Halk içinde mu'teber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet, cihanda bir nefes sıhhat gibi
Saltanat dedikleri, ancak cihân gavgâsıdır
Olmaya baht ü sa'âdet, dünyada vahdet gibi"

Sultanü'ş-şuara Bâkî
İstanbul Fatih Camiî müezzinlerinden Mehmed Efendi'nin oğlu olarak dünyaya gözlerini açıp, bir saraç çırağı olarak hayata ilk adımını atan Bâkî, asıl yerinin burası olmadığını kısa sürede anlayacaktır. Zekâsı ve fıtrî kabiliyeti, Osmanlı halkının kadir bilirliği ile birleşince zanaat hayatından irfan dünyasına geçmesi zor olmamıştır. Zamanının ünlü müderrislerinden Karamanlı Mehmed ve Ahmed efendilerden aldığı derslerle henüz delikanlılık çağında ilim ve sanat muhitlerince kabul edilmişti. Nahçıvan Seferi (1555) sonrasında, Sultan Süleyman'a sunduğu kasideyle saray çevrelerine girmeyi başaran Bâkî, bu tarihten itibaren sultanın sohbet arkadaşları arasında yer almıştı. Osmanlı şairleri arasında ayrı bir yeri olan Bâkî, Sultanü'ş-şuara unvânıyla anılmıştır. Bâkî'nin bu unvânı almasında en büyük pay, şüphesiz Sultan Süleyman'ındır. Sultan ondaki sanat kabiliyetini ve kudretini keşfederek, onu has meclisinin ayrılmaz bir parçası yapmıştı. Tarihçi Selanikî'nin anlattığına göre, Sultan Süleyman, Bâkî hakkında "Ömrümün üç yerinden çok hazzetmişimdir; bunlardan biri de Bakî gibi bir şairi bulup, çıkarıp iltifat etmekliğimdir!" demiştir.

Sultan Süleyman'ın gâye-i hayâli ve son seferi
Hayatını İlâhî rızayı kazanmak üzere programlamış olan Sultan Süleyman, bu uğurda hiçbir gayretten geri kalmamıştı. Sultan Süleyman gâye-i hayâlini;
"İmtisal-i cahidu-fi'llah oluptur niyyetim,
Din-i İslâm'ın mücerret gayretidür gayretim."
mısralarıyla ifade etmişti.

Avusturyalı diplomat Busbecq, Türk Mektupları adlı eserinde 16. Yüzyıl İstanbul'u hakkında bilgiler verirken, Sultan Süleyman için; "Devletinin sınırlarını genişletmek istediği kadar, dinini yüceltmek ve yaymak gayesindedir." demektedir.

Sultan Süleyman bu uğurda, 72 yaşına girmiş olmasına rağmen, Avusturya üzerine Zigetvar Seferi'ne (1566) karar vermişti. Hekimler, sultanın hem yaşlılığı hem de müptelâ olduğu nikris (gut) hastalığı sebebiyle sefer meşakkatine tahammül edemeyeceğini bildirmişler; ancak o "Her şey takdir-i İlâhiye tevakkuf eder." diyerek sefere gitmeye karar vermiştir. Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa da aynı sebeplerle sultanın sefere çıkmasını istemeyenlerdendi. Bu fikrini sultana arz edince, sultan "Sarayda kalıp, baş yastıkta ölürsem, yarın rûz-i mahşerde fatih cedlerimin huzuruna nasıl çıkabilirim?" cevabını vererek tarih karşısındaki mesuliyetini beyan etmişti.

Bu şartlarda sefere çıkan Sultan Süleyman, Ziget­var'ın fethini büyük bir sabırsızlıkla beklemiş; ancak fethi göremeden bir gece öncesinde (7 Eylül 1566) vefat etmiştir. Sultan Süleyman'ı yaşlı hâlinde, ata binmeye dahi muktedir olamayacak kadar hasta vaziyette, bu uzun sefere sevk eden gerekçe, onun derin imanında ve yüce gâyesinde aranmalıdır. O âdeta 46 seneden beri rızasını kazanmak için diyardan diyara koştuğu, Rabb'ine kavuşmaya gidiyordu. Bu sefer esnasında şehâdet talep ettiği, hattâ; "Ya Rabbi, nice müddettir ki rûy-i zemini zîr-i nigin-i zafer karinim etdin! Vasıl olmadık recâm, hâsıl olmadık mânâm kalmadı; hâlen habibin hürmetine, saadet-i şehâdet, ba'dehu didâr-ı şerifini müşâhedet nasip eyle." dediği, böylece muharebe esnasında vefatıyla arzuladığı mertebeye kavuştuğu rivayet edilir.

Sultan Süleyman'ın cenaze namazı ve sandukanın sırrı
Henüz düşman karşısında bulunulması sebebiyle Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa, sultanın vefatını bir müddet gizlemeyi uygun görmüş; vefat haberi Belgrat'a gelindiğinde, yani kırk sekiz gün sonra duyurulmuştu. Bâkî bu durumu mersiyesinde "Halk-i cihana kırk sekiz gün duyurmadı" mısraları ile belirtmiştir. Sultanın cenaze namazı Süleymaniye Camiî'nde muhteşem bir kalabalık huzurunda, Şeyhülislâm Ebussuud Efendi tarafından kıldırılmış ve naaşı, Süleymaniye Külliyesi'nde Dâr'ul-Kurrâ'nın (Kur'ân Mektebi) yanındaki türbesine defnedilmiştir.

Sultan'ın defni esnasında elindeki sandukayı ısrarla kabre koymaya çalışan bir saray görevlisi, topluluğun dikkatini çekmişti. Bu duruma mâni olunup ne yaptığı sorulduğunda ise, bunun sultanın vasiyeti olduğu öğrenildi. Ebussuud Efendi duruma müdahale ederek, sandığın açılmasını istedi. Sandık açıldığında, dışarıya kâğıtlar saçıldı. Bunlar sultanın hayattayken Şeyhülislam Ebussuud Efendi'den aldığı fetvalardı. Kendi eliyle yazdığı fetvaları gören Ebussuud Efendi; yaşlı gözlerle "Sen bunlarla kendini kurtardın Ulu Hakan. Biz verdiğimiz hükümlerin mesuliyeti karşısında yarın ahirette ne yapacağız?" demişti.

Sultan Süleyman'ın vefatı Osmanlı halkına derinden tesir etmiş, bu meyanda hüznü ifade eden birçok mersiyeler yazılmıştı. Bunlardan en meşhuru Bâkî'nin "Mersiye-i Hazret-i Süleyman Han" isimli eseridir.

Baki mersiyesini:
"Minnet Hudâya iki cihânda kılub saîd
Nâm-ı şerîfin eyledi hem gaazi hem şehîd"
beytiyle bitirmiştir.

Netice
Sultan Süleyman'ın 46 yıllık saltanatı sırasında Osmanlı Devleti üç kıtaya yayılmış, deniz ve karalarda bütün dünyayı ilgilendiren siyasî kararlar alınmış; her tarafta maddî ve mânevî nüfuzu artmıştı. O, muazzam Osmanlı Devleti'ni, sadece maddî ve siyâsî kuvvetle değil, devrinde yetişen siyaset, bilim ve sanat erbabının da katkılarıyla başarıyla yönetmişti. Saltanatı süresince devletini ve milletini hakkıyla temsil etmiş, seleflerinden devraldığı Osmanlı medeniyet bayrağını, daha yukarılara taşımayı başarmıştı.

Bu sebepledir ki O, "Muhteşem Süleyman", "Büyük Türk", "Büyük Efendi" şeklinde anılmış ve onun asrı da "Türk Asrı" olarak tarihe geçmiştir.